Prag ve Dans Eden Bina Kaynak : 01.10.1998 - Yapı Dergisi - 203 | Yazdır

Prag Orta Avrupa’nın canlı şehirlerinden biri. Bohemya’nın tarihsel ve entellektüel metropolü. Kent dokusu, tarihsel yapıları ve sokakları iyi korunmuş, ideal büyüklükte bir şehir. Vaktiyle Çekoslovakya’nın başkenti idi; şimdi ülkenin ikiye bölünmesinden bu yana yalnızca Çek Cumhuriyeti’nin. Soğuk savaş yıllarının bitmesinden ve Sovyet
İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, çok kısa zamanda kendine gelen ilk Doğu Bloğu şehirlerinden biri oldu Prag.

İlk kez 1974’te gitmiştim Prag’a.. 1968 direniş olaylarının ve Ağustos 1968’deki amansız Sovyet işgalinin ağırlığı hâlâ şehrin üzerindeydi.
Kısaca, Prag’da hüzün vardı. Gündüzleri somurtkan, geceleri karanlık, sessiz, ürkek bir şehirdi. Çekilen sıkıntıların ağırlığı kendisini derhal hissettirmekten geri kalmıyordu. Neredeyse gülmeyi unutmuş insanlar, boş vitrinler, yalnızca birkaç yemek çeşidinden oluşan lokanta menüleri ve sokaklarda ayaküstü para değiştiren gençler..
1991’de Sovyet İmparatorluğu’nun çözülmesiyle 50 yıllık yabancı totaliter rejimlerin (faşizm ve bolşevizm) baskısından sonra Çekoslovakya da bağımsızlığına kavuştu. Özelleştirme işlemlerini çok kısa sürede gerçekleştirerek ekonomisini rayına oturtan ilk Doğu Avrupa ülkesi Çekya oldu.

Komünizm sonrasının özgürlükçü politik atmosferi içinde Prag, yeni bir kimliğe kavuşurken, “kapalı kutu” olmaktan çıkmış durumda. Orta Avrupa ülkelerinden kolay ulaşım nedeniyle hafta sonları bile çok fazla turist çekebiliyor. Biraz da bu olanağa endekslenmiş çok canlı kültürel etkinlikler, şehrin yaşamına değişik bir boyut ekliyor.
Özellikle de müzik.. Bütün kiliseler, komünist rejimden sonra asıl işlevlerine yeniden dönerken, bir yandan da Çek geleneğinde büyük ağırlığı bulunan sanat dalı müzikle içiçe olmuşlar. Dvorak ve Smetana’nın ülkesinin başkentinde, bütün büyük kiliselerde birbirleriyle yarışırcasına konserler yer alıyor.

Prag’ın tarihsel merkezi birinci sınıf koruma alanı olarak ilân edilmiş, ayrıca UNESCO’nun Dünya Kültürel Anıtları listesine alınmış. Roman mimariden, sosyalist gerçekçiliğe kadar uzanan geniş bir yelpazede mimarlık mirasına sahip. Değişik dönemlerin değişik üsluplarına ilişkin binaların yanı sıra, modern yapılar; Barok, Arnuvo ve Art Deco’nun en güzel özellikleriyle uyumlu bir mekân ve biçim bütünlüğü içinde Prag’da yan yanadırlar. Kent dokusu, yapıları, yolları, meydanları, parkları ve kentin ortasından geçen Moldava (Vltava) Nehri ve üzerindeki köprülerin yanısıra kulelerin, kilise sivriklerinin, kiremit örtülü eğik çatıların oluşturduğu siluet, Prag’a emsalsiz bir görünüm veriyor. Geceleri kent aydınlatması, yapılara, mimarî özelliklerini neredeyse gündüz görünümünden daha ayrıntılı olarak ortaya koyan yepyeni yorumlu bir görünüm kazandırıyor.

Prag, tarihte Orta Avrupa’nın eski ticaret yollarının kesişme noktalarından birini oluşturmuş.. Prag kalesi 880-890 tarihini taşıyor.

Roma imparatoru Charles IV, 1346-1378 arasında Prag’ın gelişmesinde büyük rol oynamış; 1348’de Prag Üniversitesi’ni kurmuş, ayrıca Moldava’nın öteki yakasındaki yeni yerleşme Nove Mesto’yu (Yeni Şehir’i) gerçekleştirmiş. Bugün üzerinde sanatçıları barındıran ve kendi adını taşıyan ünlü “Karl” (Charles) Köprüsü’nün yapımına da 1357’de başlanmış. Kentin simgesi durumunda olan gotik St. Vitus Katedrali de yine bu dönemden kalma.

1526’da Çek tahtının Avusturyalı Hapsburg’lara geçmesi, Praglıların dillerini ve kültürel özgürlüklerini yitirmelerine neden olmuş.

1861’deki seçimlerde, Çek siyasal partileri Avusturyalılar karşında seçimi kazanınca şehirlerini de kazanırlar. Böylece Çek Kültürü yeniden yaygınlık kazanmaya başlar. Prag için yeni yapılaşma kuralları getirilir. 1896’da şehircilik konularında Prag Belediyesi ile birlikte çalışmak üzere bir Sanat Kurulu görevlendirilir.

Çek mimarlar, bütün bu gelişmeler sırasında Avrupa’nın ortasında kendi kültürel kaynaklarına başvururlarken, bir yandan da çevrelerindeki ülkelerde gelişen akımlardan etkilenmekteydiler. Böylece Secession hareketinden sonra modernist eğilimler belirmeye başladı. Özellikle de Kübizim hareketini Çekler, resimden mimariye ustalıkla taşımayı becerdiler. Prag’da bu döneme ilişkin önemli örnekler günümüze kadar uzanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonunda, egemen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Çekoslovakya doğmuştu. 1920-30 yılları arasında Çek sanatçılar, Almanya ve Fransa’daki yenilikçi gelişmeleri izlediler. Adolf Loos (Prag’daki Villa Müller-(Villa Winternitz), Mies van der Rohe (Brno’daki Tugendhat Evi), Erich Mendelsohn (Ostrava’daki Bachner Büyükmağazası) gibi dönemin ünlü mimarları da Çekoslovakya’ya gelerek dikkate değer yapıtlar verdiler.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte 1939’dan itibaren Çekoslovakya yine talihsiz bir dönem yaşamaya başladı. Savaş boyunca, Bohemya ve Moravya Alman işgali altına girdi. Slovakya da bağımsız, faşist bir Cumhuriyet oldu. 1948’de Prag Darbesiyle komünist parti yönetimi ülkeye egemen olunca, Batı dünyası ile ilişkiler zayıfladı; baskıcı rejim altında kültür ve teknoloji bocalamaya başladı. Yatırımlar yavaşlarken, mimari yaratıcılık da Sosyalist Gerçekçilik’in sıkıntılarıyla bunaldı. Kısacası, 40 yıllık komünist rejim döneminde sanatın yanısıra mimarlık da geriledi.

Alexander Dubcek’in liderliğinde Ocak 1968’de başlayıp yalnızca sekiz ay sürebilen “Prag İlkbaharı” ve güleryüzlü sosyalizm denemesi, doğal olarak mimariyi etkileyebilecek bir çıkış oluşturamadı. Zaten hemen ardından aynı yılın Ağustos ayında gelen kanlı Sovyet işgali, aydınlar katında geniş çaplı bir erozyona neden oldu (1).

1989 Kasım’ında komünist rejimin çöküşü ve Çekoslovakya’nın yeniden bağımsızlığa kavuşmasının ardından yeni yatırım olanaklarıyla Çekoslovakya’da yeni bir dönem açıldı.

Komünizm döneminde yeni binalar Prag dışında inşa edilmişlerdi. Savaş yıllarında merkezdeki tarihsel binalara el sürülmemişti. Ekonomik nedenlerle, Hükümet de bunları elden geçirmek yerine, kent dışına yerleşmeyi yeğlemişti (2). 1989’dan bu yana, önemli firmalar için Prag’ın merkezinde binalar inşa edilmeye başlandı. Bu evrede özelleştirme çabaları da çok hızlı gelişiyordu.

İşte, literatürde daha çok, Amerikalı ünlü dansçı film yıldızları Fred Astaire ve Ginger Rogers’ın adlarıyla anılan bina da Prag’ın mimarî, ekonomik ve siyasal yenileşmesinin çarpıcı bir simgesi olarak görülüyor.

Fred & Ginger’in inşa edildiği köşe arsada, tarihsel Prag çekirdeğinin 1895’teki yenilenmesi hareketinden sonra yeni-Rönesans tarzında inşa edilmiş bir apartman binası varmış. Bu bina 1945 Şubat’ında ABD uçaklarının attığı bombalarla yerlebir olmuş. Aslında, İtalya’dan kalkan uçakların hedefi Dresden’i bombalamakmış; küçük(!) bir yanlışlıkla Prag’ı bombalamışlar. Karl Meydanı’nı ve burayı.

1948’deki komünist darbesinin ardından özel mülkiyete son verilince bütün arsalar ve gayrimenkuller değer kaybetmiş ve bombalanan arsa da böylece uzun yıllar boş kalmış. Buranın yeniden ele alınabilmesi için 1989 Kasım devrimini beklemek gerekmiş.

Arsanın hemen bitişiğindeki “İkibinler” adlı Arnuvo yapıyı, bugünkü Cumhurbaşkanı Václav Havel’in mimar olan dedesi, 1904-5 yıllarında tasarlayıp inşa ettirmiş. Çekoslovakya’nın özgürlüğe kavuşması sürecinde kendisinden en çok söz ettiren kişilerden biri olan ünlü şair, daha sonra cumhurbaşkanı seçildi. Şimdi de hâlâ sevilen, saygınlığını koruyan bir cumhurbaşkanı. Doğal olarak, kültür ve sanata büyük desteği var Havel’in. Dedesinin yaptığı binada oturan Havel, komşu arsada geniş bir kitabevinin, ikinci el kitapların satıldığı bir yerin, bir galerinin, çokamaçlı bir salonun, çatıda, Moldava Nehri’ne ve karşıdaki Prag Kalesi’ne bakacak bir lokantanın yer alacağı bir kültür merkezi yapılması yolundaki düşüncelerini, daha 1986’da, Başkan olmadan önce alt kat komşusu mimar Vlado Milunic’e aktarmış. O tarihlerde Milunic, Havel’in apartman dairesini yeniden düzenlemekte imiş. Milunic bu düzenlemeye ilişkin güzel bir öykü anlatıyor. Havel daha önce de bu dairede oturmuş.

Yeniden aynı yere taşınmak isteyince eski daireyi ikiye böldürmüş; kardeşi İvan ve kendisi için.. Burada kendisine ayrıca küçük bir oda düzenletmiş: Düşünce suçlusu olarak yattığı cezaevindeki odasının bir benzerini.. Odanın bir yerine bir parmaklık koymayı da ihmal etmemişler.

Anılan kültür merkezi için resmî olmayan, hattâ jürisi bile olmayan bir yarışma açılmış ve görevlendirilen üç mimar, burası için önerilerini ayrı ayrı ortaya koymuşlar. Jan Linek, dekonstrüktivist bir yaklaşımın çevre ile nasıl bir bütünlük sağlayabileceğini denemiş. Daha genç kuşaktan Vit Maslo, Prag’ın iki savaş arasındaki mimarlığından esinlenen yeni-fonksiyonalist, ağırbaşlı bir örnek sunmuş. Linek’in eski ortağı 1941 Zagrep doğumlu Vlado Milunic de esprili, simgesel bir konseptle “Kadife Devrim” olarak tanımlanan olgunun karnaval karakterine daha uygun düşen yorumlarını dile getirmiş.

Mimarlık eleştirmeni Rostislav Svacha’ya göre, Milunic’in önerisindeki mimari biçim, yalnızca mimarlık alanındaki düşüncelere dayanmamaktaydı. Bu biçimlerin anlamı, Milunic’in bağlayıcı çizimlerinde okunabiliyordu. Tıpkı, Jencks’in Postmodern Mimarlığın Dili yapıtındaki, Le Corbusier’nin Ronchamp fiapeli’ni yorumlayıcı eskizlerinde olduğu gibi..

Milunic’le Ekim 1997’de Prag’daki bürosunda görüştük. Yapının öyküsünü ve yaşanan gelişmeleri kendisinden dinledim. Önerisinde, binanın üstünde, Palladio’nun heykel esprisinden yararlanmak istemiş. Tepesi yüksek bir cam kubbe ile taçlandırılmış, öne doğru eğilen bina, bu biçimiyle, Havel’in dedesi tarafından yapılmış olan komşu Arnuvo yapıya ve Üçüncü Enternasyonal’in Tatlin Kulesi’ne atıflarda bulunuyordu. Hattâ aynı zamanda, Çek toplumunun, komünizmden sıyrılmasını striptizle anlatmaya çalışıyor, solmuş güzelliğe, çıplak bir kadının göğüslerine ve hattâ topuklara düşmüş bir pantalona göndermeler yapıyordu.. Bunlar, “ortaya çıkan gerçek” teması üzerinde Milunic’in kişisel çeşitlemeleriydi.. Statik olanla
dinamiğin çatışması.. Milunic’e de, her şeyi bir anda hareketlendiren yeni bir canlılık gelmişti; tıpkı, adeta uyuşmuş, duyarsızlaşmış durumdaki Çek Toplumu’na 1989 Kasım’ında olduğu gibi..

Kadife Devrim’in romantik evresinde geçerli olan, kâr amacı gütmeyen kültürel düş, 1993 başında Hollandalı bir sigorta şirketinin (şimdiki adıyla INB) arsayı satın almasıyla büyük ölçüde silindi.

Yeni malsahibi bir büro binası inşa etmek amacındaydı. Zeminde dükkânlar ve bir kahve, tepede de bir lokanta yer alacaktı. Hollandalı firmanın -bizde de şimdi çok moda olduğu gibi- uluslararası üne sahip bir mimar arayışı, Milunic’in projesine şans payı bırakmıyordu. Yabancı yabancıyı getirir. Yabancı yatırımcı da yabancı mimarı. Neyse ki, iyi bir rastlantı olarak Milunic’in eski arkadaşlarından birinin, Hollandalı firmanın Prag’daki işlemlerini izlemekle görevlendirilmesi yeni bir olanak yaratmakta gecikmedi.
Bu sayede Milunic, projesini hiç değilse, uluslararası üne sahip bir mimarın ortaklığı ve katılımıyla sürdürebilme olanağını bulacaktı. Hollandalılar’ın aklında, Prag’daki Smichov Mahallesi’nin imar planını 1990-91 yıllarında kendileri için hazırlamış olan Jean Nouvel adı vardı. Oysa Milunic’in düşü, Frank Gehry ile işbirliğinde odaklanıyordu.

İsviçre ve Kaliforniya’daki üç görüşmeden sonra iki mimar arasında ön anlaşma ile birlikte düş gerçekleşmiş, işbirliğinin olası koşulları da belirlenmişti. Frank Gehry, Milunic’in görüşlerini de alarak biçimin bütünlüğünden sorumlu olacaktı; buna karşılık Milunic, bu biçimin şehrin mimari bağlamına uygunluğunu sağlayacaktı.

Mimarlar, yüzyıl başında Prag’ın karakteristiklerinden birinin köşe kuleleri olduğunda anlaştılar ve bunun, köşebaşında yer alacak bina için bir çıkış noktası olmasını kararlaştırdılar. Bununla birlikte, Gehry tek bir kulenin çok erkeksi (hattâ askersi) bir simge olduğu görüşündeydi. Binanın köşesindeki bir erkeğin yanına, Jiraskovo Sokağı’na dönük olarak bir “kadın” eklenemez miydi? Başlangıçta maketlerde yer alan bu alışılmamış öğe, Gehry’nin tutkusu olan balık temasını anımsatmıyor değildi. Ancak çok kısa zamanda bunlar atıldı ve dans eden bir çifti çağrıştıran bir biçim, birbiriyle kucaklaşan iki kule köşeyi vurgulamak üzere bunların yerini aldı. Yukarıya doğru genişleyen bir silindir, hemen yanında beli sıkılmış bir cam kule.. Gehry, müziğe ilişkin duyguları, hareketi ve dansı içeren simgeleri, projesiyle bütünleştirmeyi denemek istediğini belirtiyordu. Ekim 1992’deki ilk sunuşta, tasarımını “Fred ve Ginger” olarak adlandırmakta tereddüt etmedi. Fred, saydamsız masif bir yapıydı, Ginger ise dinamik, antropomorfik bir cam kule..

Buna karşılık, Aralık 1992’de Milunic’in bürosunda yapılan ikinci sunuşta Gehry, ilk projesini çok natüralist bulduğunu söyleyerek kendisi eleştirdi ve daha soyut bir eğilime yöneldi. ‘93 Haziran’ında Prag halkına sunulan sonuncu çözümde, Ginger’i taşıyan ayaklar ve Rasinovo Sokağı tarafında çatının genel çizgileri değiştirilmişti. Bunların yanısıra, Fred’in şapkasının yerini, Milunic’in 1990’da tasarladığı kubbe almıştı. Gehry böylece Fred ve Ginger metaforundan uzaklaşmış oluyordu.

Büyük olasılıkla, Orta Avrupa’nın çok değerli bu mimari ortamına Hollywood film “kitsch”ini getirmiş olmakla suçlanacağından kaygı duymaktaydı. Bununla birlikte Fred ve Ginger’ı, Fellini’nin güzel filminden tanıyan Praglılar bundan alınmadılar.

Kuşkusuz, bazı tepkiler gelmekte gecikmedi. Fakat projenin halka sunulması sırasında sergiyi ziyaret edenlerin %70’i olumlu görüş bildirmişti. Karşı olanlar yalnızca %16 idi. Bu duruma göre ABD’li bir mimar 1945’te ABD askerlerinin yaptıkları hatayı onarmış oluyordu.

Bu yapıda mimarların katkı paylarına gelince, yine eleştirmen Rostislav Svacha’ya göre, Gehry’nin üstünlüğünü yadsımak olanaksızdı. Gehry’nin çalışmalarını bilenler için, onun burada temanın hareket noktası olarak eski tasarımlarından yararlandığı kolayca söylenebilir. Ancak, bu tasarımı kimi Amerikan ve İngiliz dergilerinin yaptıkları gibi yalnızca Gehry’ye mal etmek de doğru olmaz.

(1) Dubçek Sovyet işgalinden sonra, Başbakanlık’tan uzaklaştırılarak bir süre için Çekoslovakya elçisi olarak Ankara’ya gönderilmişti.
(2) N. Turner, World Architecture dergisi, sayı 46, Mayıs 1996, s. 21.

KAYNAKLAR
* Vlado Milunic’in kendisinden sağlanan dokümanlar.
* World Architecture dergisi, sayı 46, Mayıs 1996.
* I. Margolius, Prague, A Guide to twentieth – century architecture, Artemis 1994.
* The Architecture Review, Nisan 1997.
* Architecture Intérieure CREE, Kasım 96, No. 273.

The Dancing Building

One of the most remarkable buildings to appear in Prague with the current restructuring of the city is the one the famous American architect Frank Gehry and the local architect Vlado Milunic have built together.

The plot on which the building was erected used to be occupied by another building designed in the new renaissance style after the 1895 renewal of the historical centre of the city. This building was bombed down by US planes in February 1945. In fact, the bomber planes had taken off from their Italian base with orders to bomb Dresden, but made a slight (!) mistake and threw their deadly burden over Prague instead, destroying the famous Karl Square and the mentioned building.

After the 1948 Communist coup, private property was abolished so that all land and real estate became worthless. The bombed plot thus remained empty and bare for years and years. It was only after the November 1989 revolution that anything could be envisaged.

Adjacent to the plot is an Art Nouveau building named “the two thousands,” which was designed and built in 1904-5, by the grand-father of Vaclav Havel, the current President of the Republic. Back in 1986, before he became President, Havel, who lived in this building, spoke to Vlado Milunic, who lived one floor below him, of the idea he had of creating a cultural centre on the neighbouring plot.

Following the idea, a unofficial contest was launched, without even a jury, for the Cultural Centre project, to which three architects submitted their separate proposals. Jan Linek explored how a deconstructivist approach could harmoniously fit in with the neighbouring environment. Vit Maslo, who was from a younger generation and inspired by the architecture of the period between the wars, proposed a serious new-fonctionalist solution, while Vlado Milunic chose a symbolic concept in line with the Carnival character of what has come to be known as the “Velvet revolution.”

But the situation changed when a Dutch company bought the mentioned plot of land. The new owners planned to build an office building, with shops and a coffee house on the ground floor, and a restaurant on the top şoor. They also insisted that it should bear the signature of a world famous architect, whereupon Vlado Milunic contacted Frank Gehry, the two architects finally deciding to work together.

The two architects also agreed that one of Prague’s characteristic was its corner towers and chose to reflect this in their project. However, F. Gehry found that a single tower would constitute a rather masculine, even militarist symbol and proposed to add a second one.

Two towers dancing together, that how Fred and Ginger had turned up.