| Sinan Erdem |
Kaynak :
31.07.2003 -
Cumhuriyet Gazetesi
|
Yazdır
|
|
Geçen pazar Sinan Erdem’i sonsuzluğa uğurladık. Bir yaz pazarında bine yakın insanın Olimpiyat Evi’nde toplanması ancak sevginin gücüyle açıklanabilirdi. Sinan Erdem kendisini spor ve olimpiyat idealine adamıştı. En büyük amacı da İstanbul’da olimpiyat yapıldığını görmekti. Herkesin dudak büktüğü dönemde bunun bayraktarlığını yapmak hiç de kolay değildi. En yetkili “ünlü Türk büyükleri” bile “biz buna hazır değiliz” derken, O durmak bilmeden çabalıyordu. Sonuçta İstanbul, olimpiyatları alamasa da birçok dünya şehrini geride bırakarak aday olmayı başardı; hem de iki kez. İstanbul, böylece dış dünyada olimpiyat düzenleme yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamış şehirler arasına adını yazdırıyordu. İçeride ise artık büyük çoğunluk, komplekslerden sıyrılmış olarak olimpiyatların hâlâ alınamamış olmasına hayıflanmakta. Sinan Erdem’le yakınlığımızın başlangıcı eskilere, Yeşilköy’deki ahşap köşkünün projesini eşimle birlikte yaptığımız döneme (1976-77) dayanıyor. Her cumartesi ailece buluşur inşaatı gözden geçirirdik. İnsancıl, hoşgörülü, anlayışlı, dost bir malsahibiydi. İşin bitiminde Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanlığı projede ve uygulamadaki başarıdan dolayı, pek adet olmadığı halde bizi teşekkür yazısıyla onurlandırdı. Bunda, işin sahibi olarak gösterdiği anlayışla Erdem’in payı büyüktü. İlişkimiz sıcaklığını hep korudu. Sonraki yıllarda spor uğruna, kendi iş yaşamına veda etti. Olimpiyat Evi’ndeki törende yapılan konuşmalardan biri, eski iş ortağı Fortunato Maresia’nınki, Sinan Erdem’in insancıl yanını ve dünya görüşünü çok güzel özetlemesi bakımından ilginçti. O sözlerin bir bölümünü buraya aktarmak istiyorum : “Bundan otuz sekiz sene önce beraber çalışmaya karar verdiğimiz zaman, müşterek bir dostumuz : “Bunların beraberliği 15 gün sürmez” demişti. Bu dostumuz haklıydı. Çok farklı iki insandık. Benden 11 yaş büyüktün, iri yarıydın; bense o zaman cılız bir delikanlıydım. Sen Galatasaray’lı idin, ben Saint Benoit’lı. Sen iyi bir sporcuydun, |
ben iyi bir spor seyircisi. Sen hukuk okumuştun, ben edebiyat fakültesi mezunuydum. Senin adın Sinan’dı, benimki Fortunato. Sen Türktün, ben Türkiye’li bir İtalyan. Sen müslümandın, ben katoliktim. Sen çok sabırlıydın, bense o zaman bir sinir küpüydüm.
Arkadaşımız haklıydı; bu beraberliğin yaşaması olanaksızdı. Fakat, arkadaşımız senin değişmez evrensel değerlere ne kadar bağlı olduğunu bilmiyordu. Senin derin hümanizmanı, insan sevgini, başkalarına şans tanıma felsefeni hesaba katmamıştı. Bunlar sayesindedir ki, otuz sekiz sene aramızda hiçbir anlaşmazlık yaşamadan bu beraberliği sürdürdük. İstanbul’da son zamanlarda hep bir mozaikten bahsediliyor : Kültür mozaiği, din mozaiği vb. Zannedersem biz bunun canlı, güzel bir örneğini oluşturmuştuk. Son senelerde belki sen daha az sabırlı oldun, ben biraz daha sinirli. Bu, uzun zaman beraber yaşayanların kaderidir. Birbirlerine benzemeye başlarlar. Sinan’cığım, hayatta herşeyin paraya dayalı olmadığını bizlere öğrettiğin için sana teşekkür ederim. Sinan Erdem, son anında bile yanında olan iş arkadaşının çok güzel özetlediği gibi, insan olmanın yanısıra dava adamı olmanın güzel örneklerini verdi. Herkesin üretmeksizin yalnızca konuştuğu bir ülkede O, haklı haksız eleştirileri tek başına göğüsleyerek çalıştı ve yaptı. Huzur içinde yatsın. |

