| Sömürgecilik Savaşında Tarih Yağması |
Kaynak :
01.05.2003 -
Yapı Dergisi - 258
|
Yazdır
|
|
* Kan, gözyaşı… Büyük bir insanlık dramı… ABD, yardakçı ortağı İngiltere ile birlikte Irak’a saldırıyor ve işgal ediyor. Bütün bunlar niçin? Saldırının gerekçeleri şöyle açıklanıyordu: Irak’ı sahip olduğu biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarından arındırmak; terörün kaynaklarını yok ederek ABD’yi ve dünyayı terörden korumak; Saddam Hüseyin rejimini devirip Irak’a huzur, barış, özgürlük ve demokrasi getirmek. Gerekçeler bunlardı. Gerçekler ise şöyle: Evet, Saddam diktatördü… Öte yandan, petrolü İngilizlerin elinden alıp millileştiren adamdı. Son zamanlarda Fransa, Rusya ve Çin’le yeni petrol anlaşmaları yapmıştı. Bu anlaşmalar anılan ülkelerle birlikte Irak’ın elini güçlendiriyor, ancak ABD çıkarlarını ve dolarını tehdit ediyordu. ABD giderek azalan kendi petrol rezervlerini çok özenle kullanırken gereksinmesini dışalımla karşılamaktaydı. Rastlantıya bakın ki tarihin bu döneminde ABD yönetiminin başındaki şahinlerin hemen tümü “petrol” kökenliydiler. Irak’ın düşmesinden sonra gerekçelerin birer bahane olmaktan öteye gitmediği ortaya çıktı. Kitle imha silahları bulunamamıştı, Saddam ortalarda yoktu; aslında, nerede olduğu da kimsenin umurunda değildi (tıpkı Afganistan ve Usame Bin Ladin örneğindeki gibi). Demokrasi ve özgürlük ise zamanla görülecekti. Birleşmiş Milletlerin ve güçlü devletlerin hiçe sayılmasıyla bütün dünyanın gözü önünde yaşananlar temelde, ABD’nin petrole ve dünyanın zengin yeraltı-yerüstü kaynaklarına egemen olmak adına yaptıklarıydı. Bir çeşit “yeni nesil sömürgecilik”… Meşruluğun aranamayacağı, kaba kuvvetin, saldırganlığın egemen olacağı yeni bir düzen… 15. yüzyılın sonlarından başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını kendi ekonomileri adına ele geçirip işletmeleri amacıyla ortaya çıkardıkları süreç, çeşitli değişimler göstererek 1945’e, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürmüştü. Sömürgecilik Avrupalıların 1488’de Afrika’nın güney ucunu dolanıp Hindistan’a ulaşmaları ve 1492’de de Amerika Kıtasını keşfetmeleriyle başlamıştı. |
15. yüzyıldan bu yana savaşların çoğunun sömürgecilik uğruna yapıldığı biliniyor. Dünya savaşları bile sömürgecilik kavramına ve hedefine dayalı savaşlardı. 1945’ten sonra yeni ulusların bağımsızlık ve egemenliklerine kavuşma çabalarıyla sömürgecilik çözülmeye başlamış ve büyük ölçüde çözülmüştü. Örneğin İngiltere, artık toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk değildi.
Sömürgecilik tarihinin dünya yüzündeki en önemli coğrafi bölgelerinden birinin Amerika kıtası olduğu gözardı edilmemeli. ABD’nin, sömürgecilik tarihini o kıtada yaratanların torunlarının ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Azteklerin, İnkaların, Kızılderililerin nelerle karşılaştıklarını tarih yazıyor. ABD’lilerin, kısmen ataları da olan eski işbilir sömürgecilerden İngilizlerle savaş koalisyonu kurmaları da bu nedenle yadırganmamalı. Vaktiyle güçlü sömürgecilik için denizlerde söz sahibi olmak yetiyordu; günümüzde havaya ve uzaya egemen olmak gerekiyor. Stratejisi artık tümüyle küresel olan ABD, bu güce bütün ülkelerden daha çok sahip. Sömürgecilik tohumları ise damarlarındaki kanda var. Kültürel değerlerin yağmalanmasına gelince… Irak’taki kültür varlıkları tahribatının rastlantıya da ihmalden kaynaklanmadığı, tümüyle bilinçli olduğu açıktır. “ABD ve İngiltere’de yaşayan, kültürel miras bilincindeki çok sayıda arkeolog, tarihçi, sanatçı savaş merkezlerini önceden uyarmaya çalıştılar. Bunlardan bazıları ABD’de Pentagon’a ulaşabildi. Pentagon’a bu konuda danışmanlık yapan Chicago Üniversitesi Irak uzmanı McGuire Gibson şunları söylüyor: “Pentagon’un elinde 150’lik bir liste vardı. Biz onlara dört bin yer daha verdik. Ancak bu, ülkedeki zenginliğin yüzde 10-15’i” (1). Kendi köklerinden koparak “yeni dünya”ya yerleşmiş tarihsiz bir toplumdan, binlerce yıllık tarihsel birikimin korunması için daha çok duyarlılık beklemek boşunadır. Ayrıca, bu savaşın özünde gasp ve talan yatmıyor mu? Talancıdan duyarlılık beklemek fazla saflık olmaz mı? Bu, işin bir boyutu… Öteki boyut, sömürgeciliğin köksüzleştirme anlayışına dayanıyor. Bir toplumu köklerinden koparıp uzaklaştırmanın bir yolu da onun tarihsel mirasını, tarihsel varlıklarını yok etmekten, yerel kültürünü baskı altına almaktan geçer. 1954’te imzalanmış olan uluslararası Lahey Sözleşmesi, “savaş durumunda kültürel mirasın korunmasını” zorunlu kıldığı halde ABD’nin, Irak’taki müze ve kütüphane talanları karşısındaki umursamaz tutumu biraz da bu görüşün ışığında büyüteç altına alınmalıdır. ABD ve İngiltere’nin bu anlaşmayı bugüne değin imzalamamış olduklarını da ekleyelim ve niçin imzalamamış olabileceklerini bir kez daha düşünelim. “Özgürlük” vaadine gelince… Şunu söylemekle yetinebiliriz: Özgürlük kavramı sömürgecilikle bağdaşmaz. Sömürgeciliğin temelinde özgürlük değil, köleleştirme vardır. Sömürgecilik hortladı mı, yoksa hiç mi ölmemişti? Bu sorunun yanıtı ne olursa olsun, şimdi asıl soru şudur: Sıra hangi ülkede? Yeni kurban kim olacak? 1. Faruk Pekin, Cumhuriyet Dergi, 13.4.2003, s.7. |

