Türkel Minibaş ve Bir Anı Kaynak : 14.02.2009 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Türkel Minibaş’ı çok erken yitirdik. Uzun yıllardan beri okuyucusuydum, ama kendisini geçen Mayıs’ta bir konut seminerinde yakından tanımak şansını bulmuştum. Türkkent’in Antalya-Kemer’deki ilkbahar semineriydi; ikimiz de aynı oturumda konuşmacıydık. Konuşmasında, “Her iktidar üç temel soruna yanıt vermek zorundadır: beslenme, giyinme, barınma yani konut” diyordu.

Gözlerinin içi gülüyordu; sıcak ve sevecendi. Tanışmaktan mutlu olmuştuk. Toplantı saatleri dışında da, özellikle yemeklerde bir araya geliyorduk. Yiyeceklerini çok seçerek alıyor, pek bir şey yemek istemiyordu. Midesinden sorunu olduğunu söylüyordu, ama sıkıntısı, güleryüzüne yansımıyordu. Neşesi yerindeydi, hayat doluydu. Doğrusu, görünümünde ve davranışında yaşamın sonuna yaklaşmakta olduğunu gösterir bir belirti yoktu. Bu nedenle ölümü benim için sürpriz oldu. Çok yazık… Türkiye çağdaş, aydınlık, örnek bir bireyini çok erken yitirdi.

Akşam yemekte yine birlikteydik. Toplantıda konuşulanları, Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntıları ve ülke gündemini turladık. Hemen yanımızdaki masada günün konuşmacılarından biri olan Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu vardı. Son oturumda güncel anayasa tartışmalarını mükemmel bir şekilde değerlendirmişti. Kanadoğlu bir ara bana takıldı: “Dilerim yarın akşam siz de bizim Denizli’de uğradığımıza benzer bir akıbete uğrarsınız…” “Siz” Galatasaray’dı, “biz” Fenerbahçe… İki yıl önce Fenerbahçe tam şampiyonluk kutlamasına hazırlanırken Denizli engelini aşamamış ve şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırmıştı. Şimdi, bir gün sonra Galatasaray’ın Gençlerbirliği Oftaş maçı vardı. Maç beraberlikle bile sonuçlansa Galatasaray şampiyon olacaktı. Aksi durum ise felaketti.

Çok şaşırmıştım. Sayın Kanadoğlu’nu o güne kadar hep televizyonda izlemiştim, gülümsediğine bile tanık olmamıştım. Şimdi birden kulüp muhabbetinde buluşuyorduk. Koyu Fenerbahçeli olduğu anlaşılıyordu. Şaka yollu, “Bu mu sizin adaletiniz?” dedim. Sonra da “Bakın Sayın Kanadoğlu, yarın akşam Bebek’te şampiyonluk kutlaması yapacağız, orada ilk kadehimi sizin için kaldıracağım” dedim. Şayet Galatasaray kaybederse o da aynı şeyi benim için yapacağını söyledi. Bu keyifli atışmada, Türkel Minibaş da, yanılmıyorsam, bir Galatasaraylı olarak benim tarafımdaydı.

Ertesi akşam Galatasaray ligdeki son maçını da kazanarak şampiyon oldu. Bebek’teki coşkulu kutlamada eşimle birlikte kadehlerimizi sevgili Kanadoğlu için kaldırdık.

İşte sporun gücü bu. Konumumuz, bulunduğumuz yer ne olursa olsun spor, özellikle de yandaşlık ve aidiyet duygusu akıldan çıkmıyor. Bu olguya Galatasaray’daki yöneticilik yıllarımda çok fazla rastlamıştım; hâlâ her gün yenilerine tanık oluyorum. Kısacası, spor herkesi ilgilendirir, sonuçları herkesi sevindirir ya da üzer, ama baki kalan dostluk olur. Keşke bütün çekişmeler bu düzeyde olsa…

* * *

Bir not:

Geçen haftaki yazımda Galatasaray Spor Kulübü’nün çıkardığı “Yüzyılın Öyküsü” kitabını eleştirirken bunun bir tarih kitabının niteliklerine sahip olmadığını; yazarlarının da tarihçi olmadığını yazmıştım. Kitabın iki yazarından Mehmet Ali Gökaçtı’nın İstanbul Üniversitesi’nde tarih okumuş olduğunu bilmiyordum. Kasım 2008’de yitirdiğimiz Gökaçtı’ya haksızlık yaptığımı düşünerek üzüntü duydum. Ancak bu bilgi, kitap konusunda dile getirdiğim düşünceleri değiştirmiyor.