Türkiye’nin Gündeminde Mimarlık Yok Kaynak : 01.04.2000 - Yapı Dergisi - 221 | Yazdır

AIA’nın dergisi Architecture’a yazdığı bir başyazıda (1) Reed Kroloff İngiltere’deki bir arayıştan söz ediyordu; bunu bir duyuru üslubuyla özetlemişti:

“Ulusal Mimarlık Savunucusu Aranıyor”

“Sorumluluklar: Yerel ve ulusal düzeydeki iyi tasarımlar için kamu ve özel sektör desteği yaratacak; mimarlık standartları ve bilincinin artırılması için hükümetçe finanse edilen komisyonu yönetecek; hükümete mimarlık eleştirmenliği ve danışmanlığı hizmeti verecek.. Bakanlar Kuruluyla iletişim garantisi.. Çalışma süresi: haftada en az iki gün.”

Kroloff düşüncelerini şöyle sürdürüyor:

“Bir fantezi gibi mi görünüyor? Hiç değil. Şu anda, Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in İşçi Partisi hükümeti tam böyle bir eleman arayışında. Mimar Richard Rogers (şimdilerde Lord Rogers) bu iş için adı fısıldanan pek çok adaydan biri…”

“Savunucunun iş tanımı henüz açık değil. Belli olan, bu kişinin 2,5 milyon dolar tutarındaki yıllık bütçeyi yönetecek ve mevcut birçok kamu örgütünü bir merkezde toplayacak olan, henüz adı konmamış bir mimarlık komisyonunu yönlendireceği. Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı’nın açıkladığı gibi, “daha iyi tasarım kalitesi elde etmek için hükümet ve öteki kamu kuruluşlarına danışmanlık sunmak; ilkokuldan yaşam boyu öğrenime dek bütün düzeylerde toplumun mimarlığı anlamasını sağlamak ve mimarlık eğitimini özendirmek; iş ve sanayi dünyasıyla birlikte hareket ederek tasarım kalitesini artırmak; bu amaçlar doğrultusunda araştırmaları yönlendirip finanse etmek.” “Başka bir deyişle, mimarlık, tüm ülkede bu söylemi yaygınlaştırmak için Bakanlar Kuruluna doğrudan bağlantılı resmi ve atanmış bir sese sahip olacak.”

Kroloff, kendi ülkesi ABD’de mimarlara ve mimarlığa böyle bir destek sağlanmadığından acı acı yakındıktan sonra, İngiliz mimarlarının böyle bir ayrıcalığı nasıl kazanmış olduklarını irdeliyor. Savaş sonrasındaki yapılaşmada olumlu katkılarının onlara saygınlık kazandırdığını belirtiyor. 1980’e kadar mimarların yarısı devlette görevliymiş. Ayrıca, ülkenin “millennium” programlarındaki yaratıcı çalışmalarıyla mimarlar prestij kazanmışlar.

İngiltere’de mimarların ve mimarlığın saygın bir yeri olduğunu öteden beri biliyoruz. Yıllar önce Prens Charles’ın mimarlık konularına nasıl eğildiğini anımsayabiliriz. Evet, çağdaş mimarlara çatarken belki haksızdı ama, bütün eleştirilerini “mimarlık”a verdiği önem ve değer kapsamında yaptığı kuşkusuzdu. Denys Lasdun ve Norman Foster’ın adlarının önüne eklenen “Sir” unvanı, Richard Rogers’a verilen “Lord”luk payesi mimarlığa verilen değerin göstergesi değilse neyin göstergesidir ?

Gelelim bize, Türkiye’ye.. Ülkemizin, toplumumuzun gündeminde mimarlık var mı? Olmadığını hepimiz biliyoruz. Eğitim eksikli toplumumuz mimara gereksinmesi olmadığını sanıyor, daha doğrusu mimarlığın, mimarın ne yaptığının farkında değil. Bu nedenle de kentlerimiz göz tırmalayan yapılar yığınıyla perişan durumda. Tek tük rastlanan iyi mimarlık örnekleri durumu kurtarmıyor. Bu olguda baş sorumlu: devlet.

Sanatın ve Mimarlık’ın koruyucusu öncelikle devlet olmalı. Koruyuculuk evrensel değerleri ölçüt alan bir anlayışla devletin tutarlı kültür politikasıyla yapılır, yapılmalıdır. Bu, yapılmadığında sanat da yozlaşır, mimarlık da.. Bugün Türkiye’de pek çok alanda yaşadığımız sıkıntılar ve kısırlık, devleti yönetenlerin oportünist, ilgisiz, tutarsız tutumundan kaynaklanıyor. Ülkede yapıların yüzde 70’i kaçak.. Ya gerisi? Yönetenler, kötü mekânlarda iyi insan yetişmeyeceğinin bilincine hâlâ varılabilmiş değiller.

Devlet, mimarî proje yarışmaları şartnamelerine yazılan “… ve güzel sanatları teşvik etmek” cümleciğinin ötesinde ne yapmıştır mimarlık için? Hiç.. Hiçbir şey.. Örneğin Bayındırlık Bakanlığı yıllardan beri izlediği yanlış yollarla, anlamsız tip projelerle, yozlaşmış taahhüt düzeni içinde yaptırdığı düzeysiz yapılarla Türk mimarlığına kötülük etmekte. Günahlar listesine imar ve gecekondu affı yasa önerilerini eklemeyi de unutmamalıyız.

Anılan Bakanlık deprem sonrasında, mimarlardan herhangi bir yardım istemeyi aklına bile getirmedi. Konuya salt mühendis gözlüğüyle , ama daraçılı olarak baktı.

Gelelim işin başka bir boyutuna.. “Yabancı daha iyidir” anlayışına.. Bu anlayış özel kesimde olduğu gibi artık devlet katında da yaygınlaşıyor. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi, deprem bölgesinde Dünya Bankası Finansmanıyla yeni kurulacak yerleşim birimlerinin projelendirilmesi için istediği ön yeterlik başvurularının duyurularını İngilizce ve Türkçe yaptı. Haddimizi aşarak (!) ve yalnızca mimarlığımıza güvenerek biz de büromuzla başvurmak gafletinde bulunduk. İstedikleri tamamlayıcı belgeler için TOKİ’nin daha sonra bize gönderdiği yazı bile İngilizce idi. Biz de çaresiz, İngilizce yanıtlamak zorunda kaldık. Acaba resmî dilimiz İngilizce olmuştu da bizim haberimiz mi yoktu? Sonuçta, Toplu Konut İdaresi veya Dünya Bankası bizi seçmedi. Zaten, arananlar biz değildik, yabancılardı.

Özel sektörün yatırımları da artık büyük çoğunlukla yabancı mimarların. Özel sektörün vizyon sahibi (!) büyükleri sıradan işleri için bile önyargıyla yabancı mimar arıyorlar. Niteliğine, meslekî kariyerine bile bakılmaksızın. Gelenler genellikle sıradan mimarlar.. Halen Türkiye’de iş yapmakta olan yabancı mimarların en önemli özellikleri, yabancı oluşlarının ötesine geçmiyor.

Daha önce de bir yazımda sormuştum (2); yine soruyorum: Geleceğe bugünün mimarlığı olarak ne bırakacağız ? Yabancıların yaptıklarını mı?

Mimarlar Odası’nı bu çarpıklıklarla savaşım konusunda biraz daha gayretli olmaya çağırıyorum. Yalnızca geçmişi koruma çabaları yetmiyor; bugünü ve geleceği biçimlendirmek. Mimarın asıl görevi bu.. Korumak değil, yaparak, yeni dünyalar yaratmak.. Korumak, bütün aydınların doğal ödevi.

(1) R. Kroloff, Architecture needs good advocates, Architecture dergisi, Nisan 1999, S. 11
(2) D. Hasol, Geleceğin Mimarlığı, Mimarlığın Geleceği, YAPI, Mart 1999, S. 208, S. 49