|
Hürriyet gazetesinin 10 Haziran tarihli Cumartesi Eki’nde Aslı Sözbilir‘in Dolmabahçe Sarayı’na ilişkin bir yazısı çıktı. Yazının başlığı “Türkler İnce Zevkten Anlamıyor” idi ve sarayın içmimarisini düzenleyen Fransız dekoratörü Séchan‘ın yazdığı mektuplardan alınmıştı.
Konu ilginçti. Séchan‘ın mektupları Türkçeye çevrilerek Dolmabahçe Sarayı Dergisi’nde yayımlanmıştı.
Önce Séchan‘ın Dolmabahçe Sarayı için görevlendirilme öyküsüne kısaca değinelim. 1839’da tahta çıkan Sultan Abdülmecid ilk yıllarını ahşap Çırağan Sarayı’nda geçirdikten sonra, Batılılaşma çabaları kapsamında, Batı tarzında bir saray yaptırma arzusuna kapılır. Böylece, kimi kaynaklara göre 1844’te, kimilerine göre de 1846’da Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına başlanır. Yapının mimarı olarak Garabet Kalfa (Balyan) görevlendirilir. Yapımın bitimine doğru da ince işler için Paris Sefiri Ahmed Fethi Paşa ve İstanbul’daki Fransız Sefiri M. Lavalett aracılığıyla Paris Operası dekoratörü Charles Séchan‘a ulaşılır. Opera ve tiyatro binaları dekorasyonuyla ünlü Séchan, sarayın kimi bölümlerinin dekorasyonunu yapmak üzere Padişah tarafından davet edilir ve 1851’de İstanbul’a gelir. Dolmabahçe Sarayı’nın yanısıra Eski Saray, Saray Tiyatrosu ve Sadrazam Konağı gibi yapıların iç mekân tasarımlarını da üstlenir ve İstanbul’da altı yıl kalır.
Sarayın yapımı Osmanlı ekonomisinin bunalımda olduğu bir döneme rastlar. İmparatorluğun giderleri gelirlerinin çok üzerindedir. Ekonomi özellikle İngiliz Ticaret Antlaşması’ndan sonra Avrupa kapitalizminin dümen suyuna girmiştir. Bir yandan da sürüp giden Kırım Savaşı nedeniyle, tarihte ilk kez, Avrupa’dan yüklü miktarda borç para alınmaktadır (1).
Ekonomik bunalıma karşın sarayın yapımına büyük paralar harcanacak, döşenmesi sırasında çok göz alıcı, çok pahalı ürünler seçilerek ithal edilecektir.
Saray bu koşullar ortamında 1855’te tamamlanmış, savaşın bitiminde 10 Haziran 1856 günü düzenlenen törenle kullanıma açılmıştır.
Séchan‘ın İstanbul’dan Paris’e yazdığı mektuplar ve gönderdiği fotoğraflar birkaç yıl önce, Séchan‘ın iş ortağının bir yakını tarafından saray görevlilerinden Cengiz Göncü‘ye ulaştırılmış ve arşive alınmış. Mektuplar ilginç; hem o dönemde yaşananları aktarıyor, hem de bir yabancı sanatçının işveren Osmanlı padişahı ile yakın çevresi konusundaki izlenim ve düşüncelerini ortaya koyuyor.
Tarabya, 22 Ağustos 1851 tarihli mektuptan bazı bölümler aktaralım (2):
…”Bu sabah saraya geldiğimde birkaç mimar ile tanıştırıldım. Mimarların hiçbiri Fransızca bilmiyordu. Fransa’da çalışmış, Fransızcası iyi bir genç bir stükatör (stük sıvacısı) imdadımıza yetişip bize tercümanlık yaptı. Uzun süren bir nargile ve kahve faslından sonra, inşaatı süren sarayı gezdik. Boğaz kıyısınca uzanan, görkemli ama çevreye uymayan bir yapılar bütünü… İçinde ise, hemen ana giriş salonundan sonra çıkılan bir merdiven düzeneği vardı ki, görülmeye değer! Bu protokol merdivenlerinin bulunduğu bölüm çepeçevre mermer sütunlu bir iç mekân şeklinde tasarlanmış, son derece yerinde ve oturmuş bir çalışma. Zaten bana da öncelikle bu bölümü gösterdiler… Ama, bana tuhaf gelen, daha doğrusu inanılması güç bir çelişki gibi gördüğüm bir şey var ki, o da bu tarz bir saray yapısının, Türkler’in kendi geleneksel mimari biçimlerinden vazgeçip, onların yerine Avrupa’da benimsenen mimari formları yine kendi tarzlarında yorumlayarak meydana getirmiş olması ve bunun Padişah hazretlerinin fermanı olarak mimarlarının görüşüne karşı yapılmış olması; bu sana Türkler’in bu geçiş döneminde içinde bulundukları yabanıl olma halini de göstermektedir. Yine büyük protokol merdivenlerine geri dönelim… Bu merdiven düzeneği, Sarayın resmi bölümünün ortasında bulunmakta; tıpkı Louvre veya Tuileries’deki saat gibi. Yine aynı yerde dört yanı tonozlu bir alanda, tamamen kırmızı camlarla kaplı, demir iskeletli aydınlık çatıya asılı duran büyük bir avize var. Ama kırmızı-kızıl rengin en yoğun kullanıldığı yer ‘7 şömineli’ veya ‘kare salon’ olarak bilinen yerdir. Burası kornişlerin başlangıç noktalarından itibaren kırmızı vitraylı tonozsuz bir salon… Doğrusu, bol güneş alan bu mekân ustalığımın ifadeden aciz kaldığı, insanın kırmızı renge boğulduğu, aykırı, sıradışı bir yer… Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak iktidarı altında çalışan bu zavallı mimarlar, düşünüyorum da, ne kadar çelişkili ve mutsuzdurlar; çünkü özgür düşünmeye alışmış bu insanlar, -Padişahın yanılmazlığına inanmış Müslüman bir Osmanlı sanatçısı gibi- baskı ve yönlendirmelerle hareket etmeyi kabul edemezlerdi.
Diğer salonları da gezdim; bu mekânlar, kötü İtalyan dekoratörlerin yanında yetişmiş Ermeni sanatçılar tarafından resimlendirilmiş tavanlarla dolu salonlardan ibaretti; o kadar kötü yapılmışlardı ki, bana göre yeniden elden geçirilmeleri gerekiyor. Bu tavan çalışmalarından bazıları, greko-rönesans tarzında bölümlere ayrılmış beyaz ve altın yaldız zemin üzerinde ve çoğunlukla da kabartmalı olarak işlenmiş. Bu tavan daha önce gördüklerim kadar kötü değil; oturmuş ve yerinde çalışmalar gibi görünüyor. Ancak, tavan çalışmalarıyla diğer yüzeyler arasında sanatsal ve estetik bütünlük yok”…
…”Keşke sen de burada olup, benim gördüğüm bu görkemli ama tuhaf şeyleri görebilseydin”…
Tarabya, 24 Ağustos 1851 tarihli mektuptan:
…”Sarayda yerinde yaptığım inceleme sonucu, dekorasyonda ‘stük sıva’ kullanımından tamamen vazgeçtim; zira uygulaması çok uzun sürecek ve de çok zahmet verecek; ayrıca, stük üstüne desen çalışmaları çok masraflı ve zor olacaktı. İşte bütün bu nedenlerden ve, -en önemlisi de- Türk müşterilerimizin, bizim ‘ince zevk’ dediğimiz şeyden anlamadıklarından ötürü ‘stük sıva’ kullanımından vazgeçmek zorunda kaldım. Onlar daha çok biçim ve şekildeki şatafat ile debdebeden, kullanılan malzemelerdeki zenginlik ve çeşitlilikten hoşlanıyorlar”…
…”Bütün bu detaylara giriyorum çünkü, benden tefrişatı ve düzenlenmesi hazır bir oda planı isteyeceklerini tahmin ediyorum. Tabii bütün mesele, bu hazırladığım ve senin de onaylayacağını umduğum planın, Padişaha sunulmasında izlenecek üslubun nasıl olacağı konusundadır. Nasıl bir sunuş yapacağım konusunda şunları söyleyebilirim: Türkler geometrik dekorasyon tarzından pek hoşlanmıyorlar; bu tür bir zevki yetersiz ve sanatsal ifade tarzlarına aykırı görüyorlar. Bu insanlara daha çok derinlikli yani perspektifli görünümler hitap ediyor”…
…”İhmal edildiğinde bizi batıracak bir başka husus da şudur: Padişah cırtlak sarı renkten hiç hoşlanmıyor; hattâ nefret bile ediyormuş. O yüzden desenlerindeki altın yaldız taklidi olarak kullandığın açık sarı tonları silip yerlerine kızıl sarı bir renk vermelisin. Böylece, kullanılan döşemelik kumaşların renkleri ile uyum sağlanacaktır”… |
|
23 Eylül 1851 günü yine Tarabya’dan yazılmış mektupta Bursa şöyle anlatılıyor:
…”Geçen hafta Müslümanların Avrupa topraklarına girmeden önceki ilk başkenti olan ve ipek dokuması ile ünlü Bursa’ya bir yolculuk yaptım. Şehir her zaman olduğu gibi eski ahşap barok yıkıntılarla dolu, ayrıca antik Roma, Yunan medeniyetlerine ait kalıntılar ve güzel Arap camilerine de rastlanmakta”…
Evet, Bursa’da Arap Camileri?!
İstanbul, 6 Kasım 1856 tarihli mektuptan:
…”Folley‘in yaptığı maun ağaç masalar çok kaliteli ve balmumu cilası sürülmüş.
Ama Türkler parlak şeylerden hoşlanıyor, o yüzden iyice parlatılmaları gerekmekteydi. Adrien de onları üst tarafları itibarı ile vernikleyip parlattı, böylece Türkler’in hoşlanacağı bir hal aldı”…
…”Eğer kütüphanelerin küçük çekmecelerinde, iç yüzeylerde herhangi bir şekilde eksik ve kusur söz konusu ise bunu saten veya başka herhangi bir ipekli kumaş ile kaplayarak kamufle etmek gerekir”…
…”Dün İstanbul Fransız Büyükelçiliğinde, Büyükelçi, Madam Thouveret ve bütün elçilik personelinin hazır olduğu halde bir akşam yemeği toplantısına katıldık. Büyükelçi, çok açık ve kesin bir dille bana Osmanlı Kabinesi’nin değişeceğini; yeni atanan Sadrazamın kuracağı kabinenin ilgili bakanlarının faaliyet programlarının hepsinde öngörülen en önemli şeyin, devrik hükümetin yaptığı iç ve dış borçların geri ödenmesinin kararlaştırılması olduğu; ve işe öncelikle Sultan hazretlerinin adına alınan borçlardan başlanacağını ifade etti. Bu sabah da, Saray Başmabeyincisi tarafından haberler elimize ulaştı; buna göre ek bir dekorasyon taslağı hazırlanması söz konusuymuş… Ben de kendi teklifimi sunarak hemen ihaleye katıldım”…
…”Bir başka haber de Sultan hazretlerinin küçük biraderi hakkında… O da, kendi adına birçok sipariş vereceğe benziyor. Ve de her şeyin en iyisi, en kalitelisi ne ise onu istiyor, çünkü, kendi köşkü için basit mobilya siparişlerini kabul etmedi. Kendi köşkünü gezdim. Baş haremağası, bana oldukça kabarık bir sipariş listesi sundu. Ama bütün mesele bunu Sultan’a onaylatmakta… Yani anlayacağın, bir yandan Sultan’ın kendi borçları ödenmeye çalışılırken, diğer taraftan da yine hem kendisi, hem de öteki hanedan üyeleri için yeni borç kalemleri çıkartılmaya çalışılıyor (kendi ihtişamlarını göstermek için) ve biz de doğal olarak bu büyük pastadan payımıza düşeni alacağız. Bana sunulan sipariş listesinde 2 (milyon) 800.000 Frank’lık malzeme bedelini görünce ürkmüştüm. Ama bu Padişah’ın hareminde gözden çıkardığı iki cariyesi için bir yıldır harcadığı meblağ olan 200.000 Fransız kuruşu (yaklaşık 40.000 Frank) yanında devede kulak kalmakta. Bu iki eski harem cariyesinin Padişah’a bindirdiği masraf bu rakamla da sınırlı değil; bu sadece Padişahın kendi bilgisi çerçevesinde yapılan harcamadır. Bir de haberi olmaksızın sonradan öğrendiği ödemeler de var, şöyle ki: Bu sabık (eski) cariyeler kendilerini hiç çekinmeden zengin, soylu aile kızları olarak gösterip, paraya ihtiyaç duyduklarında sarraflardan değerli taş ve elmas yüzükler satın alıyor ve bunları daha sonra elden çıkararak ya da rehincilere bırakmak sureti ile nakit paraya çevirip ihtiyaçlarını görüyor; Padişah’a da bu tezgâhta asıl rolü üstlenen, çoğu Musevi, Rum ve Katolik asıllı sermayedarların fısıltı ve dedikodularından kulağına çalındığı kadarı ile gereğini yapmak düşüyormuş”…
Bütün bu öyküyü niçin anlattım? Önce, mektuplarda yer alan bilgiler “tarih”e katkı sağladığı için.. Sonra da, “tarih tekerrür mü ediyor” türünden kuşkuları irdelemek için. Bugün de ülkemiz yöneticileri, ülke ekonomik sıkıntılarla boğuşurken yabancı mimarları çağırıp onlara görkemli projeler hazırlatmanın peşindeler. Gelen mimarların dostlarına yazdıkları mektuplar ya da aktardıkları izlenimler konusunda henüz bilgimiz yok. Bakarsınız ileride, tarihtekine benzer mektuplar çıkar ortaya ve bizler öğrenemesek de gelecek kuşaklar, bugün ülkeye davet edilip yere göğe konamayan mimarların, örneğin, Zaha Hadid‘in ya da Ken Yeang‘ın ülkemiz ve işveren konumundaki yöneticilerimize ilişkin düşüncelerini yıllar sonra öğrenirler.
Her Terzi İpek Kumaş Dikemez
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Kartal ve Küçükçekmece Dönüşüm Projeleri nedeniyle yaşanan polemiği sürdürüyor. Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı ziyaret sırasında bu konuda söylediklerini aktaralım (3):
“‘Her terzi ipek kumaş dikemez’ ifadem doğru bir sözdü. Her terzi ipek dikebilir mi? Benim burada demek istediğim ihtisas. Birisi ‘Ben her şeyi yaparım’ diyorsa yanlıştır. Yapamaz, ben de yapamam. Bir mimar olarak söylüyorum, birçok meslektaşımın masasında (belki benim de) birçok saygın mimarın yapıt modellerinin yer aldığı dergiler vardır. Bir proje gelince o dergilere bakarlar. Yani kendi özgür tasarımlarımız yok, hep böyle eklektik, devşirme şeyler yapıyoruz. Çok iyi niyetli ve doğru bir şey söyledim. Ciddi bir yanlış algılama, değerlendirme var, bunlar hoş değil. ‘Bizim mimarlarımızda cesaret yok’ dedim, buna da alındılar. Bize hep sıkıştırılmış, tanımlanmış talepler, projeler geldi. Bize bu cesaret verilmemiş. Ayrıca eserlerinin bulunduğu dergileri alıp masamıza koyduğumuz insanları buraya getirmek çok doğru değil mi?…”
Meslek adamlarının dergiye, kitaba bakmakla suçlandığına ilk kez tanık oluyorum. İş ve değer verilmeyen mimarlarımızın nasıl “cesur” olacakları da ayrı bir tartışma konusu. Gelelim bir türlü anlatamadığımız asıl soruna: Başkan’a yabancıları niçin getirdiğini soran yok. Sorun yabancıları yarıştırırken yerlileri yarış dışı bırakmakta. Biz, Türk mimarlarının yarışa girmelerinin niçin engellendiğini sorguluyoruz. Yarışa girerler, “ipek kumaşı dikemezlerse” elenirler. Konu bu kadar basit.
1. Bkz. İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul 1994.
2. Dolmabahçe Sarayı Dergisi, T.B.M.M. Milli Saraylar Daire Başkanlığı, Temmuz-Eylül 2000, Sayı 2-3, s.91-105.
3. Cumhuriyet, 10 Haziran 2006, S. 7.
|