“Ülkenin Büyüklüğü, Sarayının Büyüklüğüyle Ölçülmez” Kaynak : 01.12.2014 - Tempo Dergisi/Aralık 2014 | Yazdır

“Büyük bina yaptırma eğilimi, büyüklük tutkusuyla, sanatı iyi anlayamamak, kültürü yeterince sindirememiş olmakla ilgili.“ Türkiye’nin duayen mimarlarından Doğan Hasol, tartışmaların odağındaki cumhuriyetin ilk ‘saray’ı, Cumhurbaşkanlığı Beştepe Yerleşkesi’ni böyle yorumluyor. Ona göre Selçuklu-Osmanlı mimarisi açıklaması da, muhafazakâr estetik söylemi de tutarlı değil, dahası yapının mimarisi taklit.

Tempo: Yeni cumhurbaşkanlığı binasını mimari açıdan nasıl buluyorsunuz? “Biraz Selçuklu, biraz Osmanlı” diye tarif ediliyor. Sizce mimari bir dili var mı?
Doğan Hasol: Önce “Bu iş nasıl ele alınmalıydı?” diye bakmak gerekir. Bir ülkenin başbakanlık yahut başkanlık sarayını yani çok önemli bir yapıyı inşa edecekseniz yöntem bu olamaz. Yöntem şudur: Doğru dürüst bir yer belirlenir, sonra bir jüri kurulur ve düzenlenen yarışma bütün mimarlara açılır. Bence yalnız Türk mimarlara açılması daha doğru olur. Yarışmanın iki tür faydası var. Birincisi, jüri ihtiyaç boyutunu inceler. Yapının 1000 odalı mı, yoksa 5000 odalı mı olması lazım araştırır, ihtiyaç programını belirler, yarışmanın şartnamesini hazırlar ve onu mimarlara açar. En iyi tasarımı yapan seçilir. Şaka değil, bir anıt yapıyorsunuz. Düşünün ki, büyük Atatürk’ün ölümünden sonra Anıtkabir için de yarışma açıldı. Değerli, ikonik bir yapı yapmak istiyorsanız, bunun tek yöntemi yarışmadır.

Tempo: Peki ortaya çıkan yapıyı nasıl buluyorsunuz?
Doğan Hasol: Çok büyük görünüyor. Bu işlev için bu büyüklükte yapılar dünyada artık pek yapılmıyor. Düşünün, Beyaz Saray bunun yanında ufacık kalıyor. Bina, sadece Çavuşesku’nun Bükreş’teki sarayından biraz daha küçük.

Tempo: Mimari dili nasıl?
Doğan Hasol: “Biraz Selçuklu, biraz Osmanlı” diye tarif ediliyor ama bence asıl Washington’da yapılan Türkiye Büyükelçiliği binasını çok andırıyor. O bina 23 Nisan 1999 günü, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından açılmıştı. Tasarımını da Musevi mimarlar, Shalom Baranes Associates mimarlık şirketi üstlenmişti. Onlar bu bina ile ilgili şu açıklamayı yapıyorlardı: “Türk geleneksel mimarisini çevredeki Sheridan-Kalorama mahallelerindeki yapıların stilleriyle harmanlayarak bir üslup yansıttık.” Çok benzedikleri için aynı açıklamayı cumhurbaşkanlığı binasına da getirebiliriz. Çünkü içine eklenen ufak tefek Selçuklu ya da Osmanlı detaylarıyla bir bina Selçuklu-Osmanlı olmuyor. Ancak mimarlıkta taklit olamaz. Kabul edilemez. Hiç kimseye “Osmanlı-Selçuklu karışımı bir bina yap” diyemezsiniz. Zaten Osmanlı’da da, Selçuklu’da da ne bu büyüklükte ne de bu işleve sahip bir bina yoktu. Selçuklular’dan kalma saray yokken, nasıl onlardan ilham alacaksınız?

ulkenin buyuklugu sarayin buyuklugu ile olculmaz_02

Tempo: Peki sizce tasarımı nasıl olmalıydı?
Doğan Hasol: “Mimarlık, sanatların anasıdır” diyoruz. Sanatta önemli olan özgün, yepyeni ve güncel bir şey üretmektir. Taklide dayalı sanat olmaz. Bu binanın da özgün olması gerekirdi.

Tempo: Peki sizin en beğendiğiniz kamu binası hangisi?
Doğan Hasol: Yanıtlaması çok zor. Neye benziyor biliyor musunuz? “Çocuklarınızdan hangisini daha çok seviyorsunuz?” sorusuna cevap vermeye.

Tempo: Brezilya’nın başkanlık sarayı örnek verilebilir mi? Baktığınız zaman çağı yansıtıyor, sanki yeni yapılmış gibi ama aslında 1958 tarihli.
Doğan Hasol: Çok iyi bir örnek. Ölümsüz sanat yapıtları bu nitelikte oluyor zaten. Onlar kaybolmuyor, değerini sürdürüyor. Klasik şeyler eskimiyor. Bugün, dünü taklit ederek yaptığınız şeyler ise klasik olmuyor. Çünkü şimdi tasarlayacağınız bir şey, ancak 200 sene sonra “Klasik” diye tanımlanabilir.
Klasiği bugün yapmaya kalkarsanız, taklitten öteye geçemezsiniz, hiçbir değeri olmaz. Ama bugün camiler, adalet sarayları bile yüzlerce yıl önceki yapıları taklit ediyor maalesef.

Tempo: Türkiye’de son dönemde konut projeleri dâhil tüm yapıların çok büyük, çok yüksek olduğunu görüyoruz. Cumhurbaşkanlığı sarayı da sanki bu eğilimin devamı gibi. Bu eğilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğan Hasol: İnsanların görgü düzeyiyle ilgili. Bakın yıllar önce bizim zenginlerimizden birinin evine yabancıları götürmüşler. Ev çok şatafatlıymış. Çıktıktan sonra evi nasıl bulduklarını sormuşlar. “Şarkta bu işler böyle oluyor” diye yanıtlamış konuklar. Bu büyüklük eğilimi, sanatı iyi anlayamamak, kültürü yeterince içine sindirememiş olmakla ilgili. Cumhurbaşkanlığı sarayına özel konuşacak olursam, ülkenin büyüklüğü sarayının büyüklüğüyle ölçülmez. Beyaz Saray’a ne diyeceğiz o zaman?

Tempo: Mimariyle siyasi mesaj verilir mi?
Doğan Hasol: Sanata ve spora, siyaset karıştırmamak gerekir. Mimarlık da bir sanat; ideolojik bir boyut getiremezsiniz. Bu daha önce dünyanın pek çok yerinde denendi. Hitler özel bir mimarlık yaratmaya çalıştı. Roma hayranıydı ve yaptırdığı binalarda ona öykünüyordu. Mussolini’nin de yaptığı çok büyük binalar var. O dönem Türkiye’de de hem Hitler Almanya’sının hem Mussolini’nin yeni binalarının sergisi açıldı; bizde de “Milli Mimari” diye anılan, bugün “İkinci Ulusalcı Mimarlık” dediğimiz akım ortaya çıktı. Sonra kayboldu gitti. Daha önce de, “Birinci Ulusalcı Mimarlık” dediğimiz akım gelişmişti. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Panislamizm’den sonra öze dönüş arayışları başlamıştı ve bu akım da Selçuklu ve Osmanlı yapılarından aktarılan öğelerle başlamıştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar etkin oldu. Yani siyaset zaman zaman mimariye yansıtılmaya çalışılsa da kalıcı olmuyor.

Tempo: Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yanı sıra İstanbul’da da yine cumhurbaşkanlığı için Vahdettin Köşkü hazırlandı. İkisini beraber düşündüğümüzde, estetiğin muhafazakârlaşmasıyla mı karşı karşıyayız?
Doğan Hasol: Evet “Muhafazakâr mimarlık” diyorlar ama, muhafazakâr demek koruyan, muhafaza eden demektir. Bunun bütün davranışlarınıza, beğenilerinize sinmiş olması lazım. “Ben şu konuda muhafazakârım, bu konuda liberalim, o konuda bilmem neyim” diye bir şey olmaz. Yapılanlarda muhafazakârlık görülmüyor. Yani kalkıp Ankara’nın yeşil alanını yok ederseniz, nasıl muhafazakâr olursunuz ki? Taksim’deki AKM’yi yıkmaya kalkarsanız, nasıl muhafazakâr olursunuz? Vahdettin Köşkü’nü yıkıp yeniden yapmak nasıl bir koruma anlayışıdır? Hep şunu söylerim; mimarlık, ülkelerin bunalımlı dönemlerinde kendisini geliştiremiyor. Dünyada da bu böyle. Hitler, Mussolini, Stalin dönemi hep bunalımlıdır.

Tempo: Peki siz olsanız cumhurbaşkanlığı sarayını nasıl tasarlardınız?
Doğan Hasol: Hazır bir reçete yok ama bir yarışma kapsamında doğru dürüst bir arsada, doğru dürüst bir ihtiyaç programıyla böyle bir yapının nasıl olacağını birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızla tartışarak tasarlamaya çalışırdık.

Röportaj : Eren Başağan