Viyana’daki Kuklacı Kaynak : 03.11.2005 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Geçenlerde Brno (Çekya)’daki uluslararası bir toplantıya giderken yolum Viyana’ya düştü. Kuşbakışı bir göz turu oldu… Tarihsel operasında Kazak balerin Tschernishova’nın rol aldığı Giselle Balesi, Teknik Üniversite’nin galerisi Kunsthalle’de mimarlık öğrencilerinin diploma projeleri sergisi vardı. Ünlü ressam Hundertwasser’in evleri bütün canlılığıyla turistlerin ziyaret odaklarından biri olmayı sürdürüyordu. Yine orada yer alan, sanat yapıtlarıyla süslü, belki de dünyadaki tek “Modern Sanat Tuvaleti”… Yaya bölgesi Kertner Strasse yine canlıydı.

Bir kukla satıcısı, yolun hemen ortasındaki tezgâhında ilginç hayvan kuklaları sergiliyor; bunları sergilemekle kalmıyor, bir yandan da hünerli elleriyle oynatıyordu… Rengarenk, şipşirin kuklalarla ilgilenmemek olanaksızdı. İçinizdeki çocuk sizi zorlamasa bile, -varsa- torununuzun özlemi sizi buna zorlardı. Her ikisi birden de zorlayabilirdi. Öyle de oldu… Yaklaştık. Kuklalar derken, ayaküstü söyleşmeye başladık. Gürcü kökenliydi. Düzgün bir İngilizce konuşuyordu. İlgimizden hoşlanmış olmalıydı. “Nerelisiniz ?” dedi. “Türküz” dedik. İlgisi büsbütün arttı. Avusturya’nın, Türkiye’nin AB’ye aday ortaklığına karşı çıkmasını eleştiriyordu. Bölgenin insanı olarak Türkiye’yi ve Türkleri tanıdığını, pek çok Türk dostu olduğunu söylüyor, Atatürk Türkiye’sine hayranlığını dile getiriyordu : “Türkiye pek çok Avrupalı ülkeden daha Avrupalı. Türkiye Atatürk devrimleriyle bölgesinin en önemli ülkesi oldu” diyordu.

Ayaküstü söyleşi giderek koyulaştı. “Nasıl, İsviçre’yi yenebilecek misiniz ?” diye sordu. Dünya Kupası elemeleri için bizim ulusal takımın İsviçre’yle eşleştiğini biliyordu. “Dikkat edin, savunmaları çok güçlü” diyordu. Sözü Galatasaray’ın dış başarılarına getirdi; övgüyle anıyordu onları… “Ama” dedi, “bugün Galatasaray iyi konumda değil; onun yerini Fenerbahçe alacak gibi görünüyor…

Hep birinci olmanın ve bunu sürdürmenin kolay olmadığı düşüncesinde buluştuk.

Görüldüğü gibi, dış başarılar ülkeyi uluslararası platforma taşıyor. Örneğin, Avrupa’ya katılmak; yalvarıp yakarmak, ödünler vermek sonra da zaman zaman kafa tutar gibi yapmak türünden tutarsızlıklarla olmuyor; ülkelerin, başarılarıyla dünya ölçeğinde bir yere gelmeleri ve yarattıkları saygınlıkla oluyor. Ayrıca, “Avrupalı” olmayı statü belirleyici bir nitelik gibi algılamanın yanlışlığı üzerinde de düşünmemiz gerekmiyor mu ? Asyalı olmayı neredeyse küçük görüp, Avrupalılığa öykünmek hafifliğinden de sıyrılmamız gerekiyor. Uygarlığın tek belirleyicisi coğrafya değil. Dilerseniz gelin, “çağdaş uygarlık”ta buluşalım. Atatürk de zaten çok kimsenin algıladığının aksine, Batılılaşmaktan ya da Avrupalılaşmaktan değil, muasır medeniyet seviyesinden (çağdaş uygarlık düzeyinden) söz etmişti. Hedef, çağdaşlık olmalı.

Ülkenin her alanda başarıya ulaşması gerekiyor; özellikle de bilimde, sanatta, sporda… Ülkeyi yüceltecek her alanda… Bunları, bir de ülkeyi yönetmeye soyunmuş olanlar kavrayabilseler…

Bugün bayram… Ne var ki çocukluğumuzun bayramları da çocukluğumuz gibi çok gerilerde kaldı artık. Ülkenin içine sürüklendiği sorunlar nedeniyle yeterince ağız tadıyla kutlayamadığımız Cumhuriyet Bayramı’nın ardından gelen şeker bayramının hiç değilse, şeker tadında olması dileğiyle…

Düzeltme/Açıklama :Geçen haftaki yazımda gazetedeki bir düzenleme hatası sonucu, mektubunu aktardığım Ömer Tümay’ın yazdıklarıyla benimkiler iyi ayrılmamış. Okuyucular belki çözebilmişlerdir, ama ben yine de bu karışıklıktan dolayı özür dilerim. D.H.