Yabancı Mimar Hayranlığı Kaynak : 01.09.1991 - Yapı Dergisi - 118 | Yazdır

İstanbul’u bugünkü kötü durumuna getirenlerin başında, İstanbul kültürünü almamış, İstanbul’un ne olduğunu yeterince kavrayamamış sorumluların geldiği kuşkusuzdur. Bu kişilerin yaptıkları hataların benzerlerini ya da tamamlayıcılarını, son zamanlarda ülkemize sıkça gelmeye başlayan yabancı mimarların yapmaları da doğal olarak beklenebilir. Her iki grup da İstanbul’u yeterince tanımıyorlar; tanımadıkları için de hataya düşmeleri kaçınılmazdır.
Yabancı mimarlar niçin geliyorlar, daha doğrusu niçin getiriliyorlar? Toplumsal bir hastalığımızın sonucu olarak, yabancı hayranlığımızdan… Yoksa, inşaat yaptıracak kişilerin yabancı mimarlara duydukları kişisel hayranlıktan değil. Toplumun hiçbir bilgiye dayalı olmayan körükörüne hayranlığından: “Batılı bizden iyi bilir; yaptığı hep doğrudur” gibi önyargılara dayalı bir hayranlık, körükörüne bir inanç.
İnşaat yaptıracak varlıklı kişiler ya da büyük kuruluşlar kendi akıllarından geçeni, yabancının ağzından ortaya atarlarsa, fetvayı daha kolay elde ediyorlar, daha kısa yoldan benimsetiyorlar. Yerel yönetimlere “dünyaca ünlü mimarlar böyle istiyor” diyerek, üstü örtülü bir şekilde “siz daha iyisini bilecek değilsiniz ya” demeye getirerek, diledikleri gibi atoynatabiliyorlar. Böylece yabancı mimarların önerileri yeşil alanları ticaret alanına, turizm alanına dönüştürebilir ve hemen imar durumu niteliği kazanabilir. Mal sahiplerinin yabancı hayranlığı, yabancıları tercihi işte daha çok buradan kaynaklanıyor.
Bu saflığımız sürüp gittikçe İstanbul’a daha çook yabancı mimar gelip gider. Bu arada, zaten elden çıkmaya yüz tutmuş olan İstanbul, devboyutlu uyumsuz yeni yapılarıyla her gün biraz daha kötüye gider.
Yabancı mimarların meslek aşkıyla, kazanmış oldukları ünü zedelemek istemeyecekleri inancıyla hep en iyiyi yapacaklarını düşünerek kendimizi kandırmayalım. Önce kendi imzalarını atmak, şehrin önemli bir noktasına kendi damgalarını vurmak isteyeceklerdir. Bu, her mimarda az ya da çok, ama hep var olan bir tutkudur. Buna örnek olarak ünlü Louvre Piramidini gösterebiliriz: Çin kökenli ABD’li mimar Pei için Paris bir yana, kendisinin yaptığı Louvre Piramidi bir yanadır. Tarih bir yana, piramit bir yana, Pei bir yana..
Ayrıca sık sık inanç değiştiren mimarlar da vardır ünlüler arasında. Bunu Oscar Niemeyer, meslektaşı Philip Johnson için böyle dile getiriyor. Bugün böyle, yarın başka türlü yapan. Bugün söylediklerini yarın unutan.. California’daki çağdaş tavırlı ünlü cam katedrali yapan Johnson, öte yanda New York’taki garip ATT binasını, Brunelleschi’den ve İtalyan Rönesans’ından aktardığı motifler ve bir Rolls Royce’un ön panjurunu andırır cephesiyle tuhaf bir gökdeleni dikebiliyor.

Hıristiyanların giremediği Mekke’de bina yapmak uğruna sünnet olan ünlü Alman mimarını hepimiz biliyoruz.
Dünyaca ünlü Japon mimar Kenzo Tange’nin Riyad’da yaptığı çarşının, Riyad’ın iklim koşullarına uymadığı için boş kalacağı tehlikesinden söz ediliyor. Yine Riyad’da, yabancıların verdiği akılla, tarihsel şehir dokusunun son kalıntıları da bugünlerde ortadan kaldırılıyor.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Türkiye yabancı mimarlara Cumhuriyet’in ilk yıllarında da çokça başvurmuştur. “Türkiye’nin o yıllarda yetişmiş kadroları azdı” denebilir. Ancak Ankara’da TBMM binasını 1960’lı yıllarda gören Avusturyalı genç bir mimar, binanın mimarı, yurttaşı C.Holzmeister için “Viyana kuşatmalarının intikamını almış” diyordu şaka yollu.
Geçtiğimiz günlerde, yaptırılacak bir projeyle ilgili olarak İstanbul’a gelen Kevin Roche’un “İstanbul’un estetiği 80-90 katlı binaları kaldırır mı? ” sorusuna verdiği yanıta bakın:
“Neden kaldırmasın.. Yüksek minarelere alışık olan İstanbul gökdelenleri yadırgamayacaktır”(1). Mr.Roche’un umurunda mı sizin minareleriniz, sizin tarihsel mirasınız. İstanbul ölçeği, İstanbul silueti? Önemli olan, kendi yapacağı gökdelen.. Nasıl olsa alışırsınız, yadırgamazsınız. Tarihi, üç yüz yılını ancak dolduran bir ülkeden gelen mimardan alacağımız akıl bu kadar olur işte.
Ne yazık ki, bu tür çarpık davranışlarıyla pek çok yabancı mimar, kültürel gelişimlerini tamamlamamış genç kuşaklara moda öncülüğü bile yapabiliyorlar.
Yukarıda adı geçen mimarları yadsımak ya da kendi ortamlarındaki başarılarını küçük göstermek gibi bir çabanın içinde değilim. Ancak, bizim ortamımızı, tarihsel ve kültürel verilerimizi öğrenmek için ciddi bir çaba göstermek yerine, kendi fantezilerini bizim olanaklarımızla uygulayarak İstanbul’u büsbütün yanlış yollara sürükleyeceklerinden kuşku duyuyorum.

(1) Milliyet, 11 Ağustos 1991.