Yabancı Mimarlar Sorunu Kaynak : 01.04.2004 - Ege Mimarlık 36 | Yazdır

Türkiye son zamanlarda yeniden yabancı mimarların kuşatması altında. Parayı elinde tutanlar, yatırımcılar giderek yerli mimar yerine yabancı mimarla çalışmayı yeğliyorlar ve bunu övünerek ifade ediyorlar, hatta zaman zaman satış reklamlarında bir artı puan gibi kullanıyorlar. Kısacası yatırımcı sermaye-yabancı mimar arasında bir birliktelik kurulmuş durumda.
Adına küreselleşme ya da globalleşme denen, siyasal, ekonomik ve kültürel emperyalizmin yeni biçimi kendisini mimarlık alanında da ağır bir şekilde hissettiriyor. Bu yalnızca, finansmanı yabancı sermaye tarafından, ya da sağlanan dış kredilerle gerçekleştirilen havaalanı, otel, vb. türünden binalarda değil, yerli yatırımcılarımızın uygulamalarında da artık çok yaygın.. Artık giderek artan bir şekilde yerli mimar “out”, yabancı mimar “in”.
Şimdi bu çerçevede günümüz mimarlık ortamındaki gelişime, bugünkü mimarlığımıza karşı büyük bir tehlike oluşturan “yabancılaşma” ve “yabancılara teslimiyete” göz atalım. Konuyu somutlaştırmak için, yabancı mimarlar tarafından İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan ya da çok kısa bir süre önce bitirilmiş yapılarla işe başlayalım..

– Galatasaray Ali Sami Yen Stadyumu
– İstanbul Olimpiyat Stadı
– İstanbul Atatürk Havalimanı yeni tesisleri
– Şişli Ticaret Merkezi
– Etiler İş ve Ticaret Merkezi
– Alkent İstanbul 2000
– Kemer Country (Kemerburgaz)
– İş Bankası gökdelenleri (Levent)
– İstanbul Kongre ve Kültür Merkezi (Maslak)
– Oyakbank İstanbul
– Sabancı Üniversitesi (Tuzla)
– Koç Üniversitesi (Sarıyer)
– Yapı Kredi Operasyon Merkezi (Gebze)

Sunulan bu listenin şu anda İstanbul’da yabancılar marifetiyle yapılmakta olan yapıların tümünü kapsamadığı kesin. Bunlar bir çırpıda aklımıza geliverenler. Sabancı Gökdelenleri ile Swissôtel de yine yabancıların gerçekleştirdikleri yapılar arasında. İstanbul Hilton, Çırağan, Ceylan Intercontinental ve The Marmara otellerinin iç düzenlemeleri de öyle…
İstanbul’da şu anda Türk mimarların yapmakta olduğu, yukarıdakilerin boyutlarında kaç yapı vardır dersiniz?..
İşte böylece, günümüzde Türkiye yeniden bir yabancı mimar sendromu yaşıyor. “Yeniden” diyorum çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yine benzer doğrultuda bir yabancı mimar egemenliği yaşanmıştı. Ne var ki o dönemlerde Türkiye’de inşaat gereksinimi büyük, mimar sayısı çok sınırlıydı.
Bugünün Türkiyesi’nde mimarlıkta yaşananlar, öteki alanlarda yaşananların bir uzantısı ya da benzeridir. Yabancı mallarına, yabancı dillerde eğitime, yabancı müziğe, yabancı olan her şeye duyulan özenti ve tutku, yapı yaptıranları da aynı akımın içine soktu…
Bu bilinç dışı akımın örneklerinden biri, eski Sheraton otelinin Ceylan Intercontinental’e dönüştürülmesi evresinde yaşandı. Yabancıların yaptıkları yeni iç düzenlemeye ilişkin olarak özgün binanın mimarlarından Hande Suher şunları söylüyor: “Mekan düzenlemeleri binanın bütünleyici parçası değil, bina ile bütünleşemiyor, binanın dış ve içi ayrı dilden konuşuyor.”: “Zamanlar değişiyor. 1959 yılında Türk mimarlar yarışmayı kazandı diye övünüldü, 1975 yılında Türk mimarlar, Türk mühendisler, Türk uygulayıcılar, Türk girişimcilerin yapıtıdır, sermayesi yerlidir, kullanılan malzemeler yerlidir diye övünüldü. 1996 yılında da, ithal malı malzeme kullanıldı, İngiliz mimar yaptı, 45 milyon dolar harcandı diye övünülüyor”.(1)
Başka bir örnek.. Koç Üniversitesi konusunda.. Milliyet Gazetesi’nin eğitim köşesi yazarı Abbas Güçlü bakınız ne diyor: “İran asıllı Amerikalı mimar Mozhan Khadem‘in projesini çizdiği kampus 3-4 katlı binalardan oluşuyor. Eski Türk mimari tarzının benimsendiği kampusta öğrenci ve öğretim üyelerinin keyifli bir ortamda öğrenim yapmaları için her şey düşünülmüş”. (2) Şu işe bakın.. Eski Türk mimarlık tarzını benimseyip İstanbul’da üniversite yapmak İran asıllı ABD’li mimara kalmış.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da yapılmış olan bugünkü TBMM binasını 1960’lı yıllarda gören Avusturyalı genç bir mimar, binanın mimarı, yurttaşı C. Holzmeister için “Viyana kuşatmalarının intikamını almış” diyordu şaka yollu.
Yaptırılacak bir projeyle ilgili olarak İstanbul’a gelen Kevin Roche‘un “İstanbul’un estetiği 80-90 katlı binaları kaldırır mı?” sorusuna verdiği yanıta bakın: “Neden kaldırmasın.. Yüksek minarelere alışık olan İstanbul, gökdelenleri yadırgamayacaktır”. (3) Mr. Roche’un umurunda mı sizin minareleriniz, sizin tarihsel mirasınız, İstanbul ölçeği, İstanbul silueti? Önemli olan, kendi yapacağı gökdelen.. Nasıl olsa alışırsınız, yadırgamazsınız. Tarihi, üç yüz yılını ancak dolduran bir ülkeden gelen mimardan alacağımız akıl bu kadar olur işte. Ne yazık ki, bu tür çarpık davranışlarıyla pek çok yabancı mimar, kültürel gelişmelerini tamamlamamış genç kuşaklarımıza moda öncülüğü bile yapabiliyorlar.
Saptamalarımızı, isterseniz, İstanbul’daki konut yatırımcılarının süslü broşürlerinde söyledikleriyle sürdürelim. Bakın, yaptıklarını anlatırken neler diyebiliyorlar: (firma adlarını burada anmayı gereksiz buluyorum; söyledikleri daha önemli). “……….konutlarının tasarımı, dünyaca ünlü Sandy&Babcock International mimarlık şirketi tarafından geleneksel Türk mimarisi göz önünde bulundurularak çağdaş ama klasik bir tarzda yapıldı. Dış cephedeki geniş pencereler ve zarif kemerler binalara ayrı bir estetik katıyor. İnşaatta kullanılan ve tümü ithal olan granit, mermer ve seramik gibi malzemelerse tam anlamıyla kaliteli iç mekanlar yaratıyor.”
Gördünüz mü neler oluyormuş? Cahilliğime verin, benim tanımadığım bu yabancı mimarlık şirketi, “geleneksel Türk mimarisini göz önünde bulundurarak çağdaş ama klasik bir tarz” yaratmış. Geleneksel Türk mimarisini göz önünde tutarak hem çağdaş, hem klasik… Nasıl olabiliyorsa? Bunları yapan da Amerikalı bir firma.. Söylenebilecek tek söz var: Bravo az, bravissimo onlara…
Bir başka yabancı bakın ne demiş: “İstanbul’da Boğaz’da olan konakları buraya (Kemerburgaz’a) taşımak istiyordum. ” İşte, yatırımcısı tarafından bu evlerin “Yalı Konakları” olarak adlandırılması bu nedene dayanıyormuş. Burada da yapılan, doğal olarak, söylenene pek uymuyor. Yapılanların Boğaz’la da Boğaz’ın soylu eski yapılarıyla da hiç ilgisi yok. Niçin olsun ki? Boğaz niçin Kemerburgaz’a taşınsın? Üstelik, bu operasyonu yapanlar da yine, eksik olmasınlar, ABD’li mimarlar. Bütün söylenenler, pazarlama sözcükleri olarak güzel. Bunlar havuzlar, parklar, şelalelerle cennetten köşeler vaat eden süslü lüks broşürlerle uyumlu, ama mimarı alanda anlamsal içerikten yoksun.
Başka bir yerleşme, başka bir broşür… 6 yabancı mimarın adıyla başlayıp süren bir metin… Tasarım kavramı şöyle ortaya konmuş: “Modern Akdeniz mimarisiyle, geleneksel Türk mimarisi birleşti”. Nasıl birleşmişse? İstanbul nire, Akdeniz nire? Neyse, yine bravo. Burada da “yapılanla” “söylenen” yine birbirini tutmuyor, ama yapılmakta olanın ne denli tutarsız olduğuna ışık tutuyor.
Yabancı mimarlar bir şeyler çiziyorlar, yapılanlara daha sonra reklamcı diliyle güzel sözlü gerekçeler, kılıflar uyduruluyor. Bu şekilde yapılan evlerin plan analizlerine, işlevsel niteliklerinin bizim yaşama biçimimize nasıl yanıt verdiği sorunsalına burada girmek olanağı yok.

 Şu anda yapılmakta olan, mimarinin temel ilkelerinin uygulanmasından, form, kütle plastiği, mekan araştırmalarından çok, cepheye ve içeriye uygulanan, yapıştırılan, eklenen çoğu yersiz süslemelerden oluşuyor. Örneğin, hiç gereği yokken cephelerde kullanılan Yunan sütunları, sütun başlıkları, sütun kaideleri, alınlıklar, kemerler, kemerli pencereler, taş konsol taklitleri, taklit silmelerle allanıp pullanmış değişik bir mimari aranıyor. Bu davranış geçmişe öykünme olarak tanımlanabilir belki, ama hangi geçmişe, kimin geçmişine? Tarihten çalıntı süsleme öğeleri kullanılarak, tutarlı, sağlıklı, özgün bir mimariye ulaşmak olanağı yoktur. Kaldı ki, dünyada konut mimarisinde bugün egemen olan akımlar da bu yolda değil. Çağdaş dünyada tutarlı, ağırbaşlı ve sade bir mimarlık egemen.
Yabancı mimarlar niçin geliyorlar? Yanıtı açık: Yeni pazarlara açılmak için. ABD’de yayımlanan Interiors dergisinin Ekim 1998 sayısında yer alan, 40 çokuluslu tasarım firması arasında yapılmış bir ankete göre, Türkiye, gelişmekte olan en iyi pazar hedeflerinden biri olarak görülüyor.
Asıl, sorulması gereken soru niçin getirildikleri? Toplumsal bir hastalığımızın sonucu olarak, yabancı hayranlığımızdan, statü yükseltme, sınıf atlama düşkünlüğünden.. Yoksa, inşaat yaptıracak kişilerin yabancı mimarlara duydukları bilinçli hayranlıktan değil. Toplumun hiçbir bilgiye dayalı olmayan körü körüne özentisinden: “Batılı bizden iyi bilir; yaptığı hep doğrudur” gibi önyargılara dayalı bir hayranlık, körü körüne bir inanç.
Öte yandan, dile getirilmeyen başka bir neden daha var. İnşaat yaptıracak varlıklı kişiler ya da büyük kuruluşlar imar kurallarını zorlama pahasına kendi akıllarından geçeni, yabancının ağzından ortaya atarlarsa, fetvayı daha kolay elde ediyorlar, istemlerini daha kısa yoldan benimsetiyorlar. Yerel yönetimlere, “dünyaca ünlü mimar böyle istiyor” deyip, üstü örtülü bir şekilde “siz daha iyisini bilecek değilsiniz ya” demeye getirerek, diledikleri gibi at oynatabiliyorlar. Örneğin, yabancı mimarların önerileri yeşil alanları ticaret alanına, turizm alanına dönüştürmekte kolaylık sağlayabiliyor. Mal sahiplerinin yabancı tutkusu, yabancıları tercihi bazen da buradan kaynaklanıyor.
İşte böylece, mimarlığımız yabancılara emanet… Bakalım sıra, yabancı hukukçulara, yabancı avukat, hakim ve savcılara, yabancı polislere ne zaman gelecek?(4) Yabancıdan bu hizmetleri almak, yabancıdan otomobil almaya benzemez.
Bu, bizi kültürel kimlik çıkmazına sürükler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yerli mimar sayısı çok azdı Türkiye’de.. Buna karşılık, savaştan çıkmış ülkede çok yoğun bir yapılaşma gereksinmesi vardı. Ayrıca, genç Cumhuriyet’in, özellikle de Ankara’nın yeniden yapılanması gerekiyordu. O dönemde çaresiz olarak yabancı mimarlardan medet umuldu. Avrupa’yı çürütmeye başlayan Nazi baskısı da Avrupalı mimarların göçünü Türkiye açısından kolaylaştırıyordu. 1927’den başlayarak pek çoğu, Türkiye’ye gelip yerleşerek eğitimci ya da uygulayıcı olarak çalıştılar.(5) Ne var ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gelen mimarların yaptıkları da Ernst Egli ve Bruno Taut gibi bir ikisi dışında, çağın mimarisini yansıtmaktan uzak kalmış, atılımcı, devrimci genç Cumhuriyet’e yaraşır özellikler oluşturamamıştır. Çağdaş mimarlık anlayışı daha sonraki yıllarda yine Türk mimarların öncülüğünde gelmiştir Türkiye’ye. O dönemde yapılanların mimarı eleştirisine girmek bu yazının amacını ve sınırlarını aşar.
Günümüz Türkiyesi’nin durumu pek çok alanda olduğu gibi mimarlıkta da nitelik ve nicelik açısından, o dönemden çok farklıdır ve yukarıdaki olumsuz koşullardan uzaktır. Türkiye bugün 30 bin mimar, yaklaşık 7000 mimarlık öğrencisi, nitelikleri tartışılabilir olmakla birlikte 22 mimarlık okuluyla (6) önemli bir güce sahiptir. Yurtta var olan büyük mimarlık gücüne karşın mimarlığımız yeniden yabancıların ellerine teslim edilmiş durumda… Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tutumla bugün arasında, gözardı edilemeyecek başka bir fark daha var: O yıllarda gelen mimarlar Türkiye’ye yerleşerek, içinde bulundukları ortamı ve kültürel koşulları iyi-kötü soluyarak proje üretiyorlardı. Pek çoğu sığınmacı statüsünde olduğu için bu, biraz da zorunluluktu. Şimdikiler öyle değil; gerektikçe günübirlik gelerek, çoğu kez uzaktan kumanda yöntemiyle, “müşteri”ye (7) ya da yerel çizimcilerine proje ulaştırıyorlar.
“Küreselleşme çağında yabancıların gelip Türkiye’de çalışmaları doğaldır” diyenler çıkabilir.
Ustalığını dünya çapında kanıtlamış mimarların ses getirecek yapıtlarına Türkiye’nin kapılarını açık tutması, kuşkusuz yararlıdır. Ne var ki, gelenler genellikle sıradan mimarlar. Halen Türkiye’de iş yapmakta olan yabancı mimarların en önemli özellikleri, “yabancı” oluşlarının ötesine geçmiyor.
Küreselleşme yalnızca gelişmiş ülkeler çıkarına işleyen bir Batı yanıltmacasıdır. Turist olarak bile vize engelini aşmak zorunda olan meslek adamlarımıza, mimarlarımıza, küreselleşmenin bayraktarı olan ülkelerin kapıları çalışma olanakları bakımından tümüyle kapalıdır.
Emperyalizm yalnızca topla tüfekle gelmez. Gelirken, “geliyorum” da demez. Müzikle, dille, eğitimle, örnekte görüldüğü gibi mimarlıkla da gelir. Ve bu, kültür emperyalizmidir. Kültür emperyalizmine çanak tutanların çoğu, nedense ulusal değerler konusunda herkesten daha duyarlı olduklarını ileri süren, milliyetçilik konusunda kimseye söz bırakmayan kişiler ya da kurumlardır… Onlara sormak gerekiyor:
Türkiye’nin mimarlığı yabancıların elinde mi biçimlenecek? Bu ortamda geleceğin mimarlığı nasıl oluşacak? Bir yıl önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıldönümü kutlanırken en çok anılanlardan biri de Mimar Sinan’dı. İleride mimarlığımızı anmaya kalkarsak kimin adıyla, hangi mimarlığı anacağız? Yıllar sonra, “işte mimarlığımız” diye bugün yapılanları gösterip, “bu binayı ABD’li mimar filanca yaptı” diyerek mi övüneceğiz?
Geleceğe mimarlık yapıtı bırakma olanağı, bugün yaşanan yabancı hayranlığına kurban edilerek Sinan’ın torunlarının elinden alınıyor. Mimarlığımızın geleceği ve geleceğin mimarlığı, mimarlığımızın bugününe sıkı sıkıya bağlıdır. Mimarlar Odası geçmişimizi kurtarmak için gösterdiği çabayı biraz da geleceğimizi kurtarmak için gösterse…

Kaynaklar
1. H. Suher, “Bir Otelin Yaşam Öyküsü”, YAPI 181, Aralık 1996, s. 116.
2. A. Güçlü, “Diyalog”, Milliyet, 3 Şubat 1999.
3. Milliyet, 11 Ağustos 1991.
4. Yabancı avukat konusundaki ilk girişim Abdullah Öcalan için Hollandalılarca yapıldı ve neyse ki püskürtüldü.
5. Bu konuda bilgi için Bkz. Gürhan Tümer, Cumhuriyet Dönemi’nde Yabancı Mimarlar Sorunu, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yayını, İzmir, 1998.
6. KKTC ‘deki okullarla birlikte bu sayı 28 olur; öğrenci sayısı da 8000’e yükselir. Bkz. D. Hasol, Türkiye ve KKTC’deki Mimarlık Okulları, YAPI 206, Ocak 1999, s. 44.
7. Bizdeki “malsahibi” ya da “işveren” yerine Anglosaksonlar “client” yani müşteri sözcüğünü kullanırlar. Son zamanlarda bu sözcük bizde de kullanılır oldu. Kimi okullardaki İngilizce meslek eğitimi yoluyla gelmiş olabilir.

* Bu yazı, YAPI dergisinin 118, 205, 208, 210, 221. sayılarında yayımlanmış yazılarımdan derlenerek hazırlanmıştır.