YAPI, 400′e Nasıl Ulaştı? (Söyleşi: Yasemin Keskin Enginöz) Kaynak : 01.03.2015 - Yapı Dergisi | Yazdır

“İnsancıl değerleri, toplum çıkarlarını, özgür düşünceyi, doğal, kültürel, tarihsel çevreyi, ödünsüz savunup koruyan bir dergi oldu YAPI Dergisi”.

YASEMİN KESKİN ENGİNÖZ YAPI Dergisi nasıl bir gereklilikten doğdu?
DOĞAN HASOL Öncelikle şunu belirtmek isterim: YAPI, Türkiye’de kendi alanında 400’üncü sayıya erişen ilk dergidir. Bu, kutlanacak bir olaydır. Dönelim işin başlangıç öyküsüne… YAPI Dergisi’nin ilk sayısı Temmuz 1973’te çıktı. Bunun koşullarını yaratan bazı nedenler vardı. Birincisi; 1973 yılı Yapı-Endüstri Merkezi’nin atılım yılı olmasıydı. Ben askerlikten sonra 1972’de yeniden Merkez’e dönmüştüm. Önce yeniliklerin hazırlıkları yapıldı. 1973 yılında Demirtaş Ceyhun’un yönetiminde Yapı-Endüstri Merkezi Kitabevi’ni kurduk. Ardından, YAPI Dergisi geldi. Yapı Kataloğu 29 Ekim 1973’te çıktı. Yine aynı dönemde ilk kitaplar basılmaya başlandı. Merkezde düzenli konferanslar başladı. Bütün bunlara baktığınız zaman 1973’e atılım yılı demek yanlış olmaz. Hattâ, Demirtaş Ceyhun’un girişimiyle Yazarlar Sendikası’nın kurulması bile Yapı-Endüstri Merkezi’nde gerçekleşti sayılabilir.
O günlerde neredeyse dergi kalmamıştı. Oda’nın Mimarlık Dergisi İstanbul’dan Ankara’ya alınmıştı. İstanbul’da her ay düzenli bir şekilde çıkarken Ankara’ya gidince sarsıntı geçirdi. 1970’li yıllar zaten ülkede sıkıntılı yıllardı. Siyasi konjonktüre bakalım: 1971’de 12 Mart Muhtırası verilmiş ve daha da sıkıntılı bir dönem başlamış. O dönemde de Oda’lar yine bir bakıma baskı altında… Öte yandan kırk yıllık Arkitekt çıkmaz olmuş. Kısacası mimarlık dergileri alanında bir boşluk doğmuş. Dolayısıyla o ortamda yeni bir dergi çıkarmak âdeta gereklilik haline gelmişti.

IMG_6317
Bir başka olgu… Yayıncılığın sevimli kurdu girmişti içimize; Bülent Özer’in ve benim. Ayrıca, 10 sayılık Mimarlık ve Sanat serüveninde yayıncılığın inceliklerini öğrenmiştik. Arkasından Oda’nın Mimarlık dergisinde görev almıştık. Mimarlık Dergisi’nde önce yayın uzmanı sonra da yayın müdürü olduğum Temmuz 1963’ten, askere gittiğim Eylül 1969’a kadar 63 ay süreyle her ay bir dergi çıkarmıştık. Kısaca, edindiğimiz bilgi ve deneyimle, yayın işinin sürdürülmesi gerektiği inancındaydık.

YKE İlk yıllarda kimlerle ve nasıl üretildi? Örnek aldığınız bir yayın var mıydı?
DH Derginin çıkarılmasında Bülent Özer’in ve Kitabevi döneminde Demirtaş Ceyhun’un katkıları, yüreklendirici destekleri oldu. Yapı-Endüstri Merkezi’nin de gücünü eklemek gerekir elbette. Onların hepsi bir araya gelince dergi yayın yaşamına başladı. Bülent Özer’le aklımızdaki örnek, Mimarlık ve Sanat dergisi idi. Adeta onun devamı gibi düşündük YAPI’yı başlangıçta. Kare format bizim ilk göz ağrımız Mimarlık ve Sanat’ın formatıydı. Bir de o dönemde Ottagono diye bir İtalyan dergisi vardı, kare formatta çıkan; o da hoşumuza gidiyordu. 2003’e dek, 22×22 cm boyutunda çıktı YAPI. İlkin iki ayda bir çıkarmaya başlamıştık, o iki aylık tempo Temmuz 1988’den itibaren aylığa dönüştü. Bu şekilde dergi tam profesyonelleşmiş oldu. Daha sonra, yapılar da giderek büyüdükçe kare formata sığamaz olduk ve derginin boyutunu 2003 başından itibaren bugünkü şekline getirdik.

YKE Bugün Türkiye’de, mimarlık alanında kimi sektörel kimi akademik oldukça çok yayın var. Ancak sürekliliğini koruyanlar az. Kimi yayın yalnızca sektörün gözünden mimarlığı ele alıyor, kimi yalnızca akademik ortamı hedefliyor. Öte yandan YAPI Dergisi’nin ilk sayılarını incelediğinizde yayın kurulunda Haldun Taner’i de görebiliyorsunuz. Kentleşme meselesi tartışılıyor, öte yandan koruma, kültürel miras konuları gündemde tutulmaya çalışılıyor. Bir değer oluşturma ve o değerin korunması söz konusu. Ama öte yandan Türkiye’deki yapı sektörünü olabildiğince mimarlık ve tasarımdan kopmadan ele almaya çalışıyor ama sanatla bağını da koparmıyor. Bir yanda kalıcı sergiye ve bir yanda sanat sergisine evsahipliği yapan Yapı-Endüstri Merkezi’nin yapısıyla oldukça örtüşen bir içeriği var.
DH Doğrudur. “Yayın yapmak”, Yapı-Endüstri Merkezi’nin hedeflerinden biri olarak kuruluş ana sözleşmesinde yer alıyordu. Dolayısıyla yayın alanına bilinçli girilmişti. Derginin, “YAPI” adı öncelikle Yapı-Endüstri Merkezi’nden geliyor.
Cumhuriyet’in 50. yılına denk geliyordu derginin çıkışı. O yıl, 50 yıllık süreç yapısal olarak her yönüyle irdeleniyor, gözden geçiriliyor. İlk sayıyı çıkarırken diyoruz ki, “YAPI Dergisi, en geniş anlamıyla (ülkenin) tüm yapısal sorunları(nı) incelemek amacındadır”. “Bu bakımdan ağırlık merkezi inşaat, teknik ve endüstri olmak üzere çeşitli sorunlar, iktisadi konulardan sanat konularına kadar açılan bir yelpazede, bir bütünlük içinde ve elden geldiğince eksiksiz olarak ele alınacaktır”. Sanıyorum ki yıllar içinde biz bunu yapabildik. Bir de 300. sayıda yazdığım ön yazıda derginin rotası konusunda şunları söylemişim: “Dergi, bu bağlamda şu öncelikleri gözetmiştir;’’
•Şehircilik (kentsel planlama + kentsel tasarım), mimarlık, içmimarlık, peyzaj mimarlığı, restorasyon, teknoloji ve tasarım konularının bir bütünlük içinde derginin konularını oluşturması,
•Mimarlığın sanat ve toplumun yararı için yüceltilmesi, mimarlığın ilkesel değerlerinin korunması, mimarlık varlığımızın artırılması,
•Yapı teknolojisinin ve mühendislik dallarının toplumun yararı için geliştirilmesi,
•Yağmaya, çevre değerlerinin talanına (yeşilin, ağacın, havanın, suyun….), başta kent toprağı olmak üzere genelde toprağın yağmalanmasına ya da spekülasyon aracı olarak kullanılmasına karşı olunması,
•Tarihsel ve doğal değerlerimizin yalnız kendi ülkemiz ve insanımız için değil, bütün insanlık adına korunması gerektiği bilincinin yaygınlaştırılması; aynı bilincin ülkemiz dışındaki coğrafyalar için de geçerli olduğunun savunulması (örn. Irak ve Lübnan’a saldırılar),
•Kaçınılmaz küreselleşme karşısında, ülkemizde ve dünyanın çeşitli yörelerinde ayakta kalmış tarihsel çevrelerin ve yerel renklerin yozlaştırılmadan korunması yolunda çaba gösterilmesi,
•Mimarlıkta tarihsel yapıların taklit edilmemesi gerektiğinin, taklidin mimarlığın düşmanı olduğunun, bu anlamda yapılacak denemelerin başarısız kalacağı gerçeğinin sürekli olarak anlatılması; bu tür girişimlerin önlenmesi doğrultusunda çaba gösterilmesi. Geleceğin tarihsel yapılarının taklitle değil; bugünün anlayış, olanak ve ölçütleriyle yaratılmaya çalışılması,
•Koruma’nın bilimsel bir dal olduğu bilinciyle davranılması; restorasyon adı altında yapılan bilim dışı uygulamaların tarihsel yapıtı yok edeceği bilincinin yaygınlaştırılması.
Bunlar derginin, içeriğe ilişkin ilkeleri olmuştur. Bugüne değin, yazılı olmasa da bu ilkeleri korumaya, yayınlarımızı bu doğrultuda gerçekleştirmeye çalıştığımızı belirtmeliyim.
Bu ilkelerin ne kadar geçerli, ne kadar isabetli olduğu zaman içinde yaşananlarla da sanıyorum ki görüldü. Her maddesi bugün bile geçerli.
İnsancıl değerleri, toplum çıkarlarını, özgür düşünceyi, doğal, kültürel, tarihsel çevreyi, ödünsüz savunup koruyan bir dergi oldu YAPI Dergisi. Her zaman bilimden, sanattan, haktan, hukuktan yana oldu. Doğru olduğuna inandığı düşünceleri hiç yılmadan dile getirerek aktarmaya, tartışma forumu yaratmaya, özgür düşüncenin önünü açmaya çalışan bir dergi oldu. YAPI, genelde yansız olmaya çalıştı ama, yukarıdaki değerlerden yana tavır almaktan da hiç çekinmedi. Bu ilkeleri koruyarak çevre, mimarlık, sanat konularında onbinlerce sayfalık haber, kaynak ve belgelik üretti. Canlı bir yayın programı için çığır açarak YEM Yayın’ı besledi. İlk kitaplarımızın çoğu Yapı’dan seçmeler şeklinde çıktı. Ayrıca, ülkedeki mimarlık yayıncılığına, teknik yayıncılığa, sanat yayıncılığına büyük katkısı oldu. Sağlanan olanaklar mimar yazarların ortamını genişletti. “Nasıl olsa Yapı-Endüstri Merkezi var, onlar yayımlarlar” dedirtti. YAPI, ülkenin sıkıntılı dönemlerinde de aksatmadan sürdürdü yayınını. Bu, övünülecek bir süreç oldu. YAPI, bugün tirajı, abone sayısı, ödünsüz yayın düzeyiyle kendi alanında lider konumundadır.

IMG_6357

YKE Ama aslında şunun altını çizmek gerekiyor; YAPI tümüyle özgün koşullardan, buranın özgün değerlerinden doğmuş bir dergi…
DH Çok doğru. YAPI Dergisi Yapı-Endüstri Merkezi ortamı içinde çıktığı için endüstriyle yakın ilişki halinde, endüstriyle âdeta iç içe oldu. Mimarlıkla endüstrinin kol kola girmesinde de katkısı olmuştur diye düşünüyorum. Üstelik 20. yy’ın büyük bölümü endüstri çağı idi. Türkiye tarım ülkesi olmaktan çıkıp bir endüstri ülkesi olma yolunda ilerlerken pek çok alanda olduğu gibi, dergi çıkarmakta da büyük güçlükler vardı. O dönemde bilişimin olanakları daha ortada yoktu.
Biz YAPI Dergisi’ne ilkin tipo ile başladık. Tipo baskıda, satırlar halinde kurşun dizgi yapılıyor, sonra satırlar sütunlar halinde bağlanıyor; size kuşe kâğıtta prova veriyorlar; onları kesip biçip sayfa düzeneği kuruyorsunuz. Fotoğraflar kimyasal yolla çinko klişelere aktarılıyor… Sonra, sütunlar ve klişelerle kalıplar oluşturuluyor ve baskıya geçiliyor. Böylesine eziyetli bir iş… Daha sonra ofset baskı tekniği geldi, ama o da bugünkü ofset tekniği kadar gelişmiş değildi. Kısacası çok ciddi güçlükler vardı ama güçlükler aşılıyor.
1973 yılına ilişkin olarak 250. sayıda o günlerin dünya ve Türkiye ortamına değinmişim. Şöyle: O tarihte, şu an sahip olduğumuz nimetlerden çoğu yoktu. En büyük eksiklikler iletişim alanındaydı. Örneğin teleks, teleteks, faks, uluslararası otomatik telefon, cep telefonu yoktu. Bilgisayarlar çok ilkel haldeydi, satın alınamazdı, kiralanırdı. O da bilgisayar değil, halk arasında “elektronik beyin”, teknik alanda “work station”dı. Elektronik posta da, internet de ortada yoktu. Bill Gates’in adı daha duyulmamıştı. Bir dostumuz icadını duyduğu faks makinesi sistemini o günlerde şöyle anlatıyordu: “Burada belgeyi makineye koyuyorsunuz, kilometrelerce ötede telefonla fotokopisi çıkıyor… Ve biz bu yeni buluşu hayretle dinliyorduk o tarihte.”

Teknik gelişmelerin yerleşmelere bile yansımaları oluyor: 1980 öncesinde gazeteler, yaşamın, olayların aktığı şehrin merkezinde, Cağaloğlu’ndaydı. 1980’li yıllarda gazeteler İkitelli’ye taşındı. Niye taşındı? Birincisi, kendilerini daha ucuz geniş bir alanda geliştirme şansları vardı. İkincisi, daha da önemlisi, sayfa klişeleri hazırlanıp uçağa yetiştiriliyordu… Yeşilköy’e yakın olmaları istendi. Oysa faksimile sistemi çıktıktan sonra bunlara hiç gerek kalmadı. Hazırlanmış sayfayı o elektronik sistemle başka noktalara aktarmak mümkün oldu; örneğin, Ankara’da baskı tesisleri yapıldı. Bu bile yerleşmeyi etkileyen teknolojik bir gelişme örneğidir. Sonra ne oldu? Gazeteler yeniden şehir merkezlerine geldi. Sayfalar bilgisayar ortamında gidiyor artık, Anadolu’da, hattâ Avrupa’da basılacağı yerlere.

IMG_6375

YKE Peki konular nasıl oluşuyordu? Yani size katkı nasıl sağlanıyordu?
DH İlk sayılara baktığınızda onların daha az sayfalı olduğunu görürsünüz. Ekonomik bakımdan da biraz öyle olması gerekiyordu Yazı bulmak çok kolay değildi, reklamda da aynı sorunlar vardı. Yazı yazma alışkanlığı yaratma konusunda Mimarlık Dergisi’nin belli bir katkısı olmuştu. Üniversite sayısı çok azdı ama her şeye karşın akademisyenlere de yazı yazma ve yayımlatma alışkanlığı gelmişti. YAPI Dergisi olarak biz başlangıçta yine de çok fazla yazı sıkıntısı çekmedik. İlk dergi çıkarma serüvenimizde, “dolmuş” diye bir söylemimiz vardı. Rastgele ulaşan yazılarla “dolmuş”u dolduruyorduk. Dergi, dolduğu zaman çıkıyordu…
YAPI için, ilkin bir Danışma Kurulu kurmuştuk ama o kurul çok etkin olmadı. Kuruldan, beklediğimiz verimi alamadık. Oradaki isimler uzmanlıklarına göre hangi konulara eğileceğimizin göstergesiydi bir bakıma. Ama onların içinden desteğini hiç esirgemeyen, yalnızca Bülent Özer oldu.

YKE Hâlâ daha da moral olarak desteği sürmekte.
DH Tabii hep öyle oldu. Ayrıca, Demirtaş Ceyhun’un da kitabevi sürecinde, edebiyat söyleşileri ve konferansları düzenlenmesi katkılarıyla desteği oldu. Emek verenler arasında Ömür Candaş, Deniz Toka, Semih Erkin, Saadet Altınay, Ayla Gürsel, Güner Çılgın (Çelikkurgan), Sedat Acar, Yalçın Karaca, Ayşe Hasol, İbrahim Niyazioğlu var. Daha sonra Derya Nüket Özer’in de ciddi katkıları oldu. İşte ondan sonra senin katkılarınla daha da başarıyla sürüyor.
YKE Sağolun, teşekkürler…
1973 yılından bugüne dek mimarlık, mimarlık eğitimi, yapı sektörü anlamında Türkiye’nin gündemini belirleyen konular nelerdir? Bugün, sizin 100. sayıda belirttiğiniz üzere 1970’li yıllarda Oda’ya yapılan baskının benzerini yaşıyoruz. Onun dışında yüksek yapıları tartışıyoruz.
DH Aslında mimarlık ve planlama, ülkede herhalde Atatürk dönemi dışında hiçbir zaman olması gereken konuma gelmedi. Atatürk dönemine baktığınızda planlamaya çok önem verildiği görülüyor. Başta Ankara’da olmak üzere kısa zamanda çok yerde düzgün yapılar… Ankara’nın, Antalya’nın, Tarsus’un, İzmir’in, İstanbul’un kentsel planları… O günlerin zor koşulları altında bütün bu planlar hazırlanıyor. Sonra 2. Dünya Savaşı döneminin sıkıntıları araya giriyor. 1950’lerde ise Bayındırlık Bakanlığı’nın mimarlığa çok sahip çıktığını görüyoruz. Bakanlıktaki mimarlar, dirayetli kimselerdi; onlar mimarlığa çok sahip çıktılar. 1970’ten sonra mühendislerin egemenliğiyle, yapım işi mimarlardan çok müteahhitlere geçti. Kamu yapıları avan projelerle ihaleye çıkarılır oldu. Müteahhit ihaleyi aldıktan sonra işine gelen mimara uygulama projesini dilediğince çizdirmeye çalışıyordu. Müteahhidin hedefi, iyi mimarlık değil, azami kârdı. Her dönemde Mimarlar Odası bunun mücadelesini vermiştir. O nedenle de Mimarlar Odası, eleştirel yaklaşımı nedeniyle, hiçbir iktidara yaranamamıştır. 1960’larda kurulan İmar ve İskân Bakanlığı kentsel ve bölgesel planlama konularını başarıyla üstlendi. 1980’lerde ise her iki bakanlığın birleştirilmesiyle garip bir bakanlık alaşımı yaratıldı.
Mimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası ile birlikte 1960’ların sonuna doğru özel yüksekokullara karşı da bir mücadele verdi. O tarihte tümüyle ticari amaçla kurulmuş okullardı bunlar. O iki oda, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne kadar taşıdılar. Anayasa Mahkemesi kararı sonucunda, işe yarayanlar devletleştirildi, diğerleri kapatıldı. Oda’nın mücadelesi hep planlamadan, mimarlıktan yana oldu.
Türkiye’deki siyasi yöneticilerde ne yazık ki, “Biz seçildik, en iyisini biz yaparız, biz biliriz; kimse bize karışmasın” anlayışı hâlâ egemen. Mimarlık ortamı kamuca hiçbir zaman mimarlığı yüceltecek şekilde ele alınmadı. Bugünü ise herkes biliyor; olanları yaşayarak, kaygıyla görüyoruz.

YKE Geçmişten bugüne baktığımızda aslında teknolojik anlamda olanakların arttığını görüyoruz. Bilgisayar destekli tasarım, Yapı Bilgi Sistemleri mimarın çizim için sarf ettiği emeği önemli ölçüde azalttı, bir bakıma çizim için harcanacak süre tasarıma, düşünceye aktarıldı. Araştırma ve geliştirme olanakları arttı, yapı malzemelerinde yerli üretim, çeşit ve kalite arttı. Ama sanırım elimizde ne kadar olanak olursa olsun düşünme biçimi ve yaklaşım değişmediği sürece aslında bunlardan gerçek anlamda faydalanmak mümkün olmuyor. Farklı yapım tekniklerinin gelişmesine karşın bir kesimde, geçmişe öykünen ama geçmiştekini özümsememiş, gereken temel anlayışını değil de yalnızca gözümüze görünen kısmını tekrar eden bir mimarlık yaklaşımı var. Demek ki elimizdeki kaynakları doğru biçimde kullanmıyoruz…
DH Bu, şuradan kaynaklanıyor: Mimarlık, mimarın tek başına yapabildiği bir iş değil; öncelikle başkalarının parasıyla yapılan bir iş. Öncelikle bir işvereni var. İşverenlerin de mimarlığı istemeleri, mimarlığa gereken önemi vermeleri gerekiyor. Ayrıca, toplumun mimarlığı istemesi, benimsemesi gerekiyor. Bu iş, bir ressamın, tablosunu yapmasına benzemiyor. İş verme biçimi çok önemli. Devlet bugün mimara, sağlıklı bir düzende doğrudan iş vermeyi ya da yarışmalar yoluyla yaptırmayı düşünmüyor. Almanya’da kamunun bütün yapıları yarışmayla yapılır. Bizde ise müteahhide veriliyor iş. Genellikle de bu süreç kayırmalı olarak işletiliyor. Ünlü bazı mimarların bile müteahhit egemenliği altında çalıştığına tanık oluyoruz bugün. İnşaat yoğunluğunu alabildiğine artırabilme hedefli zorlamalarla, mimarlığın özüyle çelişen marifete dayalı süreçler yürürlükte. Geçenlerde bir mimar arkadaşım, Adalet Bakanlığı’nın, yaptıracağı binaların cephesinde Selçuklu-Osmanlı motifleri dayatmasından yakınıyordu. Sormak gerekiyor: Yeni bir milli mimari yaratma peşinde miyiz acaba? Olacak şey değil bu: Mimari yaratma dayatmalarla sürdürülemez.
Bir başka nokta: mimarlığın eğitim boyutu… Türkiye’de, geçen hafta yenileri açılmadıysa, 87 mimarlık okulu var. Bu okulların düzeyleri arasında çok büyük farklar söz konusu. Çok iyileri var, iyi olmayanları var. Sonuçta, herkes bir şekilde mezun oluyor. Buna karşılık, Fransa’daki mimarlık okulu sayısı yalnızca 20. Bizde, yetkinlik prosedürü de yok. Japonya’da “ülkede kaç mimar var?” diye sormuştum: “Okulu bitirenlerin sayısı 600.000 ama hepsi mimarlık yapmıyor; birtakım meslek sınavlarından geçmeleri lazım, sayı çok azalıyor” demişlerdi. Oralarda mimarın yetkinlik kazanması koşulu aranıyor. Bizde 4 yıllık okulu bitiren kişi istediği büyüklükte binaya imza koyabiliyor. Ayrıca, okullar için de akreditasyon sistemi getirilmesi gerekli. Biz, “şu kadar üniversitemiz var” diye övünüyoruz. Peki hiç sorguluyor muyuz bunun kaçı gerçek üniversitedir diye? Mimar öğretim üyesi olmadan açılan mimarlık okulları biliyorum. “Nasıl yürütebiliyorsunuz?” diye sorduğumda, “İngilizce öğretiyoruz” dediler. Yabancı dil öğretmek üniversitelerin işi değildir. Kısacası, Türkiye’de pek çok alanda tutarsızlık var. Yazık ki bunca yanlıştan bir doğru çıkmıyor. Ben Türkiye için, “Varlar içinde, yoklar ülkesi” diyorum, yani, “Var mı? Var… ama gerçekte yok.”

YKE Aynı şekilde belki birkaç yıl içinde 3 boyutlu yazıcılarla projenin şantiyede doğrudan üçboyutlu modeli çıkarılıp uygulanacak…
DH Neo-ekonomik düzenin işleyiş tarzı ve teknolojinin gelişimi üretim biçimlerini değiştirdi. Bugün mimarlık tümüyle işverme düzenine bağımlı hale geldi. Türkiye’de yürürlükteki süreçte kamuda işverence girişimciler ve müteahhitler muhatap alınıyor. O müteahhitler televizyon reklamlarında projeleri ellerinin tersiyle itince mimar da mimarlık da halkın gözünde küçük düşürülüyor. Plansız bir ortamda mimarlığın gelişmesi çok zordur. Bilgi açığını yalnızca teknolojik gelişmelere yaslanarak kapatamazsınız. Bugün yaşadığımız süreç ne yazık ki bu. Bir de biçimsel dayatmalar, geriye dönük üslup dayatmaları… Bunlar kabul edilebilecek şeyler değil.

YKE Peki yine gelecekten umut etmek mümkün mü? Ve umudumuzu besleyecek neler olabilir?
DH Umutlu olmak zorundayız. Yaşıyorsak umutlu olmamız şart. Karamsarlığa kapılırsak her şeyi bırakıp köşeye çekilmek lazım. Bu olamaz. Hepimiz güzel bir Türkiye için çaba harcıyoruz. Bu topraklarda yaşayan herkesin mutlu olmasını sağlamak gerekiyor. Vaktiyle zorlu dönemlerden biri Adnan Menderes’li Demokrat Parti dönemiydi. Onda bile zaman zaman Menderes-İnönü yakınlaşması olurdu; hava yumuşardı, “bahar havası geldi” denirdi. Şimdi bahar havası hiç yok. Bu durum sürdürülebilir değildir. Doğruları söylemek zorundayız. Kimsenin de bize “sus” dememesi lazım.

IMG_6382