YEM 40 yılı geride bıraktı Kaynak : 01.02.2008 - Yapı Dergisi - 315 | Yazdır

Zaman ne kadar hızlı akıyor…
Yapı-Endüstri Merkezi (YEM) 40 yılı geride bıraktı bile. Kuruluş hazırlıklarına 1967’de başlanmış, 1968’de açılmıştı. Biraz gerilere dönelim…
15 Ocak 1968 Cumartesi… YEM’in Harbiye’deki yerinde yoğun bir çalışma var; herkes koşuşturmakta. O gün öğleden sonra Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin genel kurul toplantısı aşağıdaki konferans salonunda yapılacak. Aslında üst kattaki Yapı Malzemesi Daimi Sergisi’nin açılışının da aynı gün yapılması tasarlanmıştı, ama biz kurucuların deneyimsizliği, sergileyen firmalarınkine eklenince serginin o güne yetiştirilemeyeceği anlaşılmıştı.
Serginin açılışı ertelenmişti; ancak Oda Kongresi doğal olarak, gününde yapılacaktı. Merkez’in en alt katındaki salonun bir konferans-sinema salonu gibi düzenlenmesi tasarlanmış, sinema perdesi sinemaskop film gösterimine uygun boyutlarda, etaminden yapılmış ve bir demir çerçeveye gerilerek yerine konmuştu. Önünde, motor gücüyle ağır ağır açılıp kapanan ikinci bir perdesi bile vardı. Bunun için saten kumaş alınmış ve perde bizim Şişli’deki evimizde, Hayzuran (Hasol) ve iki bayan mimar arkadaşımızın, Güngör Aydoslu ve Günsel Tezer‘in özverili imece katkılarıyla dikilmişti. Olanaksızlıklar içinde, inanılmaz bir özveri, inanılmaz bir çaba söz konusuydu.
Salon için ısmarlanan koltuklar yetişmediğinden 15 Ocak günü için, Vakko’nun defilelerde kullandığı, yapay deri kaplı, katlanır sandalyeler kiralanmıştı. Onların getirilip yerlerine konması da son güne kalmıştı. İşte 15 Ocak 1968 sabahı, son hazırlıklar yapılıyor; sandalyeler YEM’in önüne yanaşan kamyondan alınarak iki kat aşağıdaki salona taşınıyordu. Sandalyeyi taşıyanlar mı?.. Bizlerdik… YEM’in kurucularının bir bölümü: Ruhi Kafesçioğlu, Yalçın Hasol, Erdal Müldür, Yılmaz Zenger, ben…
Salon toplantıya elverişli hale getirilmişti ancak ortada başka bir sorun vardı: ara katta bulunan fuayedeki parkeler… Zamana karşı yarışta, daha kurumamış şap üzerine yapıştırılmış olan ahşap mozaik parkeler küçük kubbeler oluşturacak şekilde kabarmaya başlamıştı. Yarı şaşkınlık yarı utançla ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Bu durum, bir yapı merkezi için kötü bir başlangıç olmuştu, ama o gün herkes durumu anlayışla karşıladı. Sonraki etkinliklerle YEM’in kendisini bağışlattığını düşünüyorum.
YEM, ilk etkinliği olan Daimi Sergi ile 8 Mart 1968 günü açıldı. Her şey pırıl pırıldı bu kez…
Öyküyü biraz daha öncesinden başlatmakta yarar var. Bunu son kitabım “Anılar Kuşlar Gibidir” den kısaltarak aktaralım (1). “Ocak 1965… İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni üç yıl kadar önce bitirmişim; aynı fakültede Yapı Bilgisi Kürsüsü asistanıyım. Bir yandan, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Sekreter Üyeliği görevini sürdürüyorum, bir yandan da Oda’nın dergisi MİMARLIK’la uğraşıyorum. Katılmadığım bir kongrede bir oldu bittiyle Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu’na seçilmişim… Sonra da sekreter üyeliğe… Görevden kaçmayı kendime yediremediğim için tam anlamıyla, “bir koltukta birkaç karpuz…”
O yıl Uluslararası Mimarlar Birliği UIA’nın kongresi Cumhurbaşkanı General de Gaulle‘ün himayesinde Paris’te toplanacaktı. Fakülteden pek çok öğretim üyesi Paris’e gitme hazırlığındaydı. Dekanlığın izniyle ben de onlara eklendim.
“Amacım, Paris’te binlerce mimarın katıldığı böylesine büyük bir organizasyonu görmek, içinde bulunmak, sonra da Londra ve Rotterdam’daki ünlü “Yapı Merkezleri”ne ulaşmaktı.”
“…Londra’daki “Yapı Merkezi” 1931’de kurulmuş; Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği (UICB) içinde kuruluşu en eski olan merkez… Rotterdam’a gelince… Öyküsü daha ilginç… İkinci Dünya Savaşı’nda Rotterdam’ın yüzde sekseni yıkılmış. Savaştan sonra şehrin yeniden yapılması gerekiyor. Bunun için de malzemeye, teknolojiye, daha da önemlisi bilgiye gereksinme var. Bu durumda, kurulması gereken ilk yapı, Yapı Merkezi (Bouwcentrum) olmalı diye düşünülüyor. Ve böylece savaş sonrası Rotterdam’da inşa edilen ilk yapı, Bouwcentrum binası… Tren istasyonuna yakın bir noktada, daha sonra ünlü mimarlar Bakema ve Van den Broek‘un yaptıkları çarşının çok yakınında özel işlevli bir yapı olarak kuruluyor.
Bir aylık keşif seyahatinden döndüğümde Yapı Merkezi düşüncesi beni iyice etkilemişti. O tarihlerde böyle bir merkez için bildiğim kadarıyla Türkiye’de iki değişik çalışma yürütülüyordu. Birincisi İmar ve İskân Bakanlığı’nın İstanbul’da İnönü Gezisi’nde, Spor ve Sergi Sarayı yakınında kurmayı düşündüğü merkez, ikincisi İTÜ Mimarlık Fakültesi Yapı Araştırma Kurumu’nca yürütülen proje.
Ben o hızla kendimi, Yapı Araştırma Kurumu’nun düşündüğü projenin içinde buldum. Taşkışla’nın hemen yanında, Londra ve hele Rotterdam’dakiyle hiç kıyaslanmayacak kadar küçük, ama gerçekten çok küçük bir yapının çelik iskeleti bitirilmişti. Ek görevle atandığım Yapı Araştırma Kurumu’nda projeyi, o zaman Kurum’un Genel Sekreteri olan Doç. Ruhi Kafesçioğlu‘nun yürütücülüğünde tamamlamaya, yapıyı bitirip bir Yapı Merkezi olarak açmaya çaba gösteriyorduk, ama benim asistan konumumla nedenlerini kavrayamadığım, işin yürümesini engelleyen bürokratik bir şeyler vardı. Yapı bir türlü bitirilemedi ve uzun yıllar bir iskelet halinde kaldı (2). İmar ve İskân Bakanlığı’nın projesi ise hiç gerçekleşmedi…”
“…Yine o sıralarda koltuğumun altında bir karpuz daha vardı: Lufthansa İstanbul Şehir Terminali’nin içmimarisini yeniliyorum. İlkeleri görüşmek ve başlama işaretini vermek üzere Lufthansa’nın Frankfurt’taki inşaat merkezinden Avusturyalı bir mimar geldi. Haklı olarak, İstanbul’da kullanılabilecek yapı malzemesi türlerini görmek istedi. Böyle bir istek karşısında yapılabilecek tek şeyi yaparak birlikte, o günlerin yapı malzemeleri çarşısı Perşembepazarı’na gittik. Dükkânların birinden çıkıp ötekine girmekle geçen yaklaşık bir saatin sonunda adamın başı dönmüştü. “Bütün bu malzemeyi topluca görebileceğimiz bir yer yok mu?” dedi ve sonuçta bıktı ve dolaşmaktan vazgeçti.
O günkü, kendiliğinden oluşan deneyim ve bu soru da kafamdaki Yapı Merkezi düşüncesini pekiştiriyordu.
İşte, şimdi deneme sırası bize gelmişti.
Bir “Yapı Merkezi” kurma düşüncesini açtığım zaman bana ilk katılanlar, kardeşim Yalçın Hasol ile Galatasaray Lisesi’nden arkadaşım Elk. Y. Mühendisi Ergin Serter oldular. İşi kurmak için sermayeye gerek vardı. Yalçın‘ın ve benim ancak küçük katkılarımız olabilirdi. Ergin ise, Kalender’de ailesinin babadan kalma evini yeni satmıştı; aldığı parayı bu işe yatırmayı öneriyordu. Ama, ailesinin hemen hemen bütün varlığını bu işe bağlamasını düşünmek bile bana korku veriyordu. Sonuçta iş, ticaret kurallarına göre işleyecekti ve bizim bu alanda hiç deneyimimiz yoktu. Riski dağıtmaya çalışmak bana daha doğru bir yol olarak göründü. Başka arkadaşlarımızı da projeye katarak hem riski dağıtacak hem de gücümüzü artıracaktık. Sırasıyla, o tarihlerde İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde asistan olan Bülent Özer, Yılmaz Zenger ile Doçent Ruhi Kafesçioğlu, ardından mimar arkadaşlarım Erdal Müldür ve Turhan Uyaroğlu ilk gruba katıldılar. Çoğunluk mimarlardan oluşuyordu, Yalçın reklamcılıktaki, Ergin ise elektrik dalındaki bilgileriyle katkılar getireceklerdi. Kadroyu tamamlamak için inşaat ve makine mühendisleri gerekiyordu. Öğrenciliğimde tanıdığım ve bana bir ağabey kadar yakın olan İzzetdin Somer‘in yanısıra Muzaffer Yalçınalp ve Hikmet Vardar gruba böylece katıldılar. Haliyle, hesap- kitaptan anlayan biri de gerekiyordu. O da hesap uzmanı arkadaşım Yalçın Tezer olacaktı (3).
1967’de kadro böylece tamamlandıktan sonra kuruluş hazırlıklarına giriştik. Önce, “Vakıf mı, şirket mi kuralım?” tartışmaları başladı. Öylesine deneyimsizdik ki, bir limited şirket halinde örgütlenme kararı verildikten sonra bile anasözleşme hazırlıkları aylarca sürdü.
Anasözleşmede kuruluşun amacını şöyle tanımlıyorduk: ‘Yapı ve endüstri alanında yetkili elemanlarının fikrî potansiyeline dayanarak yapı, yapı malzemesi ve donatımının kalitesini arttırıcı çabalarda bulunmak, kültür hizmetleri yapmak, yapıcı ve yaptırıcıya yardımcı olmak.’
Çalışma alanları ise,
• Yurtiçinde ve dışında imal edilmekte olan yapı malzemesi ve donatım araçları için daimi ve geçici sergiler ve fuarlar tertiplemek,
• Yurtiçinde ve dışında yapı merkezleri ile kuruluş, firma ve kişilerle işbirliği yapmak, yerli ve yabancı malzemenin yurtiçinde ve dışında tanıtılmasını sağlamak,
• Araştırma, test, deney yapmak ve yaptırmak,
• Yapı ile ilgili bilgilerin toplanması, geliştirilmesi ve yayılmasını sağlamak,
• Teknik müşavirlik ve kontrol hizmetleri yapmak,
• Kitap yayını, ithalâtı, ihracatı ve ticareti yapmak
şeklinde belirlenmişti.
Sıra kuruluşun adının konmasına gelmişti. Bu kuruluşun benzerlerine İngilizce’de Building Centre, Fransızca’da Centre du Bâtiment, Almanca’da Bauzentrum deniyordu. Bu kuruluşların oluşturduğu, ileride üyesi olmayı planladığımız birlik de “International Union of Building Centres” adını taşıyordu. “Eh! çok kolay, bunların Türkçesi de “Yapı Merkezi” olur” diyeceksiniz, ama bu o kadar kolay değildi; çünkü dostlarımız Ersin Arıoğlu ile Köksal Anadol‘un o tarihlerde iyi bir öngörüyle bizim tasarladığımıza benzer bir kuruluşu gerçekleştirmeyi düşündükleri için firmalarına bu adı verdiklerini öğreniyorduk. Sonradan, çalışmaları mühendislik ve müteahhitliğe

doğru kaydığı için bu projeyi ertelemişlerdi. Yapacağımız işi en iyi tanımlayan addan kolay kolay vazgeçemiyorduk; biraz değiştirerek kullanmaya karar verdik. Kuruluşumuzun adı “Yapı-Endüstri Merkezi” olacaktı.
İki dost kuruluşun bu isim benzerliği zaman zaman küçük karıştırmalara neden olmadı değil; ancak hiçbirimizi rahatsız edecek boyutta bir sıkıntıya yol açmadı…”
“… Bir yandan kuruluş formaliteleriyle uğraşırken bir yandan da malzeme sergilemeye elverişli bir yer bulmamız gerekiyordu. Danıştığımız kişiler bize, İstanbul’da yapı malzemesi ticaretinin yoğunlaştığı Perşembepazarı’nı salık veriyorlardı. Oysa bizim gözümüz hep Taksim-Şişli eksenindeydi. Sonunda, Harbiye’de bugünkü yerimizi bulduk. Yeni boşalmış bir mağaza idi. Giriş katı otomobil lastiği mağazası, alt katları ise Coca-Cola’nın deposu olarak kullanılmıştı. Projemize göre giriş katı sergi alanı olarak düzenlenirken bodrum da tümüyle elden geçirilip konferans salonu ve fuayeye dönüştürülecekti.
Mal sahibiyle görüştük; bulduğumuz yerin yıllık kirası 200 bin lira idi, yarısını da peşin istiyordu. O dönem için bu, belki de İstanbul’daki bir taşınmazın en büyük kirasıydı. Peşin istenmeseydi sorun yoktu; hesaplamalarımıza göre bu kirayı kazancımızla ödeyebilecektik. Bir süre yeni ortak arayışına girdik. Üniversitede kendilerine öneride bulunduğum arkadaşlarımdan kimileri “Doğan delirmiş; çok şükür bizim aklımız yerinde” diyorlardı arkamdan, hattâ biraz da acıyarak.
Sonunda, şirket kuruluşu için zorunlu olarak bloke ettirdiğimiz parayı temlik ederek kiranın ilk bölümünü ödeme önerimizi mal sahibine kabul ettirebildik.
Sıra sergiye katılacak firmalarla ilişki kurulmasına gelmişti artık. Hepimiz tanıdıklarımız aracılığıyla firmaları ziyaret ediyor ve firma yetkilisine projeyi anlatmaya çalışıyorduk. O günlerde firma sayısı da az, üretilen malzeme çeşidi de… Temaslarda karşılaştığımız ilk güçlük, bizden önce bazı kişilerin kurdukları, başarısızlıkla sonuçlanmış sergiler oldu. Bu sergilerden biri Tepebaşı’nda, bir başkası Gümüşsuyu’nda sanayi sergisi adı altında açılmış; işler yürütülemeyince malzemeler kapıya konmuş, dükkânlar kapatılmış. Bu olumsuz deneyim, belleklerde çok taze… Biz, dilimiz döndüğü kadar, kuracağımız merkezin yalnızca bir sergi olmayacağını, işin bir uzmanlık işi olduğunu, bir bilgi merkezinin yararlarını anlatmaya çabalıyoruz, ama benzeri olmayan bu fikri kabul ettirmekte zorlanıyoruz ve bu yüzden de gecikmeye başlıyoruz.
Sonuçta, firmaları birer birer ikna etmeyi başarıyoruz. Sergileme hazırlıkları başlıyor. Açılış hedefi 15 Ocak 1968…”
Konferans salonu yukarıda anlattığım öyküdeki gibi, 15 Ocak’a şöyle böyle yetişebilmişti. İki ay kadar sonra, “8 Mart’ta güzel bir açılış yaptık. Artık hepimiz çok mutluyduk, her şey pırıl pırıldı. Sergilediğimiz malzemenin çeşidi bugünküyle kıyaslanamayacak kadar azdı. Tuğla, kiremit, marley, bazı boyalar, beyaz fayansın yanı sıra, yeni yeni üretilen birkaç çeşit, renkli fayans. O zamanlar desenli fayans bile yoktu. Kimya sanayisi hiç gelişmemiş olduğu için sergiye hiç yansımıyordu. İthalât zaten yasaktı. Seramik sağlık gereçlerini Kartal’daki Eczacıbaşı fabrikası ve Sümerbank Bozüyük fabrikası, karoseramik’i ise yalnızca Bozüyük’teki Sümerbank tesisi üretiyordu. Bugünkü firmaların pek çoğu o günlerde daha kurulmamıştı.
Yapı-Endüstri Merkezi’nin (YEM) kuruluşundan bu yana 40 yıl geçti. Dönüp geriye baktığımızda “dün” gibi geliyor ama, YEM’in kuruluşu sırasında, yani 1968’de doğanlar bugün 40 yaşındalar.
YEM’in kurulduğu 1968 yılı çalkantılı bir yıldı. Yalnızca Türkiye için değil, bütün dünya için böyleydi. Dünya çapında bir özgürlük arayışı ve başkaldırı dönemiydi o yıllar. Genç insanlar, öğrenciler kabına sığamaz duruma gelmişlerdi. Herkes, tam olarak tanımlanmasa da “değişim” istiyordu. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere bütün Avrupa, değişim rüzgârları sonucu öğrenci gösterileriyle çalkalanıyordu. Benzer olaylar doğal olarak Türkiye’ye de yansıdı ve oradakilerden daha uzun sürdü. Bence, bizdeki 1968 öğrenci olayları başlangıçta biraz da toplumsal düşüncelere ortam sağlayan 27 Mayıs 1960 devriminin uzantıları gibiydi.
Bu olayların ne getirip ne götürdüğünü tartışmak bu yazının konusu değildir. Ancak burada vurgulamak istediğim, Yapı-Endüstri Merkezi’nin kuruluşunun, bir kuşağa adını veren 1968 yılına rastlamasıdır. O kuşaktan olanlar bir toplumsal değişim evresinde başı çektikleri için kendilerinden övgüyle söz ederler. Ben de burada Yapı-Endüstri Merkezi’nin 1968 kuşağından olduğunu aynı övünçle söyleyebilirim. Yapı-Endüstri Merkezi’nin yüklendiği ve yerine getirdiği işlevlerle Türkiye’de bir değişim sürecinin başlangıcı olduğunu dile getirmek abartılı sayılmamalıdır. İşte bu ortamda, bir bilgi merkezi olarak kurulan YEM, Türkiye’de pek çok “ilk”e damgasını vurmuştur.
‘Bilgi Merkezi’ kavramının kendisi bile Türkiye için ciddi bir yeniliktir. YEM, yapı alanında bilgileri derleyip bunların üretici-uygulayıcı-kullanıcı arasında akışını sağlamayı amaçlıyordu. Doğal olarak o günün araç-gereç ve olanaklarıyla bu iletişimin gerçekleştirilmesi hiç de kolay değildi. Telefon karaborsada, şehirlerarası görüşmeler ancak operatris aracılığıyla gerçekleştirilebiliyor, şehirlerarası otomatik telefon henüz yok, teleks yok denecek kadar az, faks, bilgisayar daha ortalarda yok. Ayrıca, iletişim düşüncesi henüz yerleşmemiş. Ancak bütün bu olumsuzluklara karşın Türkiye’nin aydın ortamına konunun anlatılarak benimsetilmesi, güçlüklerin aşılması çok zor olmadı. Ve “ilk”ler birbirini izlemeye başladı.
Harbiye’deki sürekli sergiyi, İzmir’deki sürekli sergi ve birkaç yıl içinde Türkiye’nin tam 50 ilini dolaşacak gezici sergiler izledi. Daha sonra, “bilgisayar” adının bile olmadığı bir dönemde, bilgilerin kiralama “work-station”la elektronik ortama aktarılması denendi. Kimi tiyatro ve müzik toplulukları, DGSA Sinema ve TV Enstitüsü, Türkiye Yazarlar Sendikası, kuruluşlarını YEM’de gerçekleştirdiler. Ardından sürekli yayın çabaları başlatıldı. Kurslar, konferanslar, meslekî buluşmalar, güncel konulardaki açıkoturumlar, teknik geziler, YEM’in konuğu konferansçı ünlü mimarlar… Ve yayınlar! Önce Yapı Kataloğu, ardından 1973’te YAPI dergisi, öteki kataloglar ve mesleki kitaplarla bugünlere ulaşan koskoca bir yayın düzeni ve YEM Kitabevi…
YEM Kitabevi’ni, mimar ve mühendislerin, sanayicilerin yararlanmasına açılan Başvuru Kitaplığı izledi.
Yapı Fuarı 1978’de, Türkiye’nin ilk uzmanlık fuarı olarak bir bilgilenme platformu konumunda açıldı. Yurtdışı fuarlara açılan ilk kapı yine YEM oldu.
YEM’in gerçekleştirdiği ilk’ler giderek geliştiler ve kendi alanlarında Türkiye’nin göz dolduran etkinlikleri oldular. YEM, mimarların, mühendislerin, sanayicilerin yanısıra 1968’den bu yana mimarlık öğrencilerinin de uğrak yeri oldu.
YEM, yurtiçindeki çabalarını yurtdışına da yansıtmaktan geri kalmadı: Dünyanın çeşitli ülkelerindeki benzeri yapı bilgi merkezlerini bünyesinde toplayan “Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği”ne (UICB) üye oldu ve anılan kuruluşun başkanlığını altı yıl süreyle üstlendi.”
YEM’in araştırma bölümü YEMAR kuruldu. Ardından YEM Ödülleri geldi: Altın Çekül Ödülü, Mimarlık Okullarının diploma projeleri arası yarışma Archiprix Türkiye; şimdi de “Mimarın İlk Yapısı Ödülü”, “YEM Medya Onur Ödülü”, “YEM Mimari Tasarım Ödülleri…”
Artık elektronik ortamın bütün güncel olanakları YEM’de “bilgi”nin hizmetindedir. Bu çerçevede YEM’in portalleri (“www.yapi.com.tr”, “www.mimarizm com”, “www.santiyeciler.com”, Internet üzerinden ulaşılabilen Yapı Kataloğu web sitesi “www.yapikatalogu.com”, kitap satış sitesi “www.yemkitabevi.com”, yapı sektörüne özel arama sitesi “www.yapidaara.com” birbiri ardından hizmete girdi. Başka bir önemli girişim de sanal Mimarlık Müzesi oldu: (www.mimarlikmuzesi.org) Türkçe ve İngilizce 365 gün, 24 saat, dünyanın her noktasından ziyarete açık bir müze…
* * *
“… Dünya 21. yüzyılın eşiğinde bilgi ve iletişim çağına geçti. Oysa Yapı-Endüstri Merkezi, daha 1968’de, çağa daha bu ad verilmemişken bir bilgi merkezi olarak ilk adımlarını atmıştı.
Çeşitli vesilelerle belirttiğim gibi, Yapı-Endüstri Merkezi bir buzdağıdır. Görünmeyen etkinlikleri, görünenlerden kat kat fazladır. YEM’i, yalnızca su üzerinde görünen bölümü ile tanımlamak yanıltıcı olabilir.”
Kuruluştan 40 yıl sonra YEM’de önemli bir değişiklik oldu. YEM artık Harbiye’de değil, Beşiktaş-Fulya’daki yeni yerinde. Ayrılış kolay olmadı; ancak yeni yerin, daha geniş olanaklarla yeni bir soluk getireceğine inanıyoruz. Yeni YEM, mimarların, mühendislerin, sanayicilerin, öğrencilerin buluşma mekânı olmayı sürdürecek. 100 çalışanı aşkın seçkin kadrosuyla… Daha gelişmiş teknik ve sosyal sorumluluk projeleriyle… Daha gelişmiş bir bilgi merkezi kimliğiyle… Nice yıllara…

Notlar
1.D. Hasol, Anılar Kuşlar Gibidir, Remzi Kitabevi, İstanbul, Eylül 2007, s. 100-109
2.İTÜ’nün şimdiki “Mühendishane” lokali.
3.Engin Serter, Bülent Özer ve Yalçın Tezer kuruluştan bir süre sonra ortaklıktan ayrıldılar. Ayrıca kuruculardan Yalçın Hasol, Hikmet Vardar, İzzetdin Somer, Muzaffer Yalçınalp ve Erdal Müldür de ne yazık ki artık bu dünyada değiller.