| Yeni Yüzyıl, Yeni Dünya, Mimarlıkta Küreselleşme |
Kaynak :
01.06.2002 -
Yapı Dergisi - 247
|
Yazdır
|
|
20. yüzyıl öncekilerden çok farklı bir yüzyıl oldu. İki dünya savaşı, ardından gelen iki kutuplu soğuk savaş, çok değişik siyasal rejimler (nasyonal sosyalizm, faşizm ve komünizmin kuramdan uygulamaya geçişi) hep bu yüzyılda denendi. Yine 20. yüzyıl, gelişmiş toplumların sanayi toplumundan bilgi-bilişim toplumuna geçişlerine tanık oldu. Değerler sistemi değişti. Farklı grupların kabullerine göre üstün değerler emek ve sermaye iken, yüzyılın sonlarına doğru kol kuvvetinin ve sermayenin yerini bilgi aldı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyanın en zengin kişisi, servetini, petrolden, ticaret ya da sanayiden değil, bilgi üreterek sağlayan kişiydi. Yine aynı yüzyıl, totaliter rejimlerin yıkılmasına, buna karşılık birçok ülkede demokrasinin gelişmesine ve özgürlüklere tanık oldu. Soğuk savaş bitti. İki kutupluluk yerini tek kutupluluğa bıraktı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra artık, iki süper gücün yerine karşımızda tek süper güç var. Bu gidişi, Jean Jacques Servan-Schreiber daha 1960’larda Le Défi Américain (Amerika Meydan Okuyor) adlı ünlü kitabında ortaya koymuştu. Ancak, tez-antitez, etkitepki ilişkileri dikkate alındığında, bu tek kutupluluk ne kadar geçerli olabilecektir? Bu, tartışılmaya değer. Dünya 20. yüzyılda çok hızlı bir dönüşüm yaşadı. Çeşitli dönüşümlerin ilgi çeken yanı, her devrimin gittikçe daha az zaman süreleri içinde ortaya çıkması ve daha köklü etkiler yaratmasıdır. Uygarlık tarihi üç büyük devrim geçirmiştir: tarım devrimi, sanayi devrimi ve bilgi devrimi. ABD’li fütürist düşünür Dr. Stan Davis’e göre, “tarımsal ekonomi binlerce yıl sürerken, sanayi çağı 200 yıl sürmüştür, bilgi çağının ömrü ise 50 yıl olarak saptanmaktadır.” 20. yüzyılın ikinci yarısı gözkamaştırıcı değişimlerin yaşandığı bir yarım yüzyıl oldu. İnsanlık son 20 yılda, son 2000 yıldakinden daha fazla değişimle karşı karşıya kaldı (1). Ortaya, “20. yüzyılın en önemli karakteristiği nedir?” türünden, bir soru atarsak, bunun yanıtı bence “hız”, “daha çok hız”dır. Ulaşım ve iletişim hızdan en çok pay alanlar oldular. Ayın fethi de hıza bağlı olarak gerçekleşti. Ulaşımdaki otoyolları bilgisayar otoyolları izledi. İnternet bilgiye hızlı ulaşmayı sağladı. Sanayi, kısa sürede hızlı üretime dayanıyordu. Atom bombasının yıllarca sürmüş bir savaşı daha hızlı bitirmek üzere, en kısa sürede en çok sayıda insan öldürmek amacıyla kullanılmış olduğunu anımsayalım. Son zamanlarda teknolojik savaşlar da hızlı oluyor, televizyonlardan, naklen canlı olarak veriliyor ve kısa sürede bitiriliyor. Hep daha hızlı.. Daha hızlı.. (2). Yüzyılın son çeyreğinde en çok sözü edilen kavram, “sürdürülebilirlik” kavramıydı. Günümüzün mottosu ise “küreselleşme”. Ulusal sınırlar aşılıyor; alan, artık bütün dünyadır. Ekonomide, çağın dönüşümlerine uygun bir tarzda, küreselleşme ve bölgesel bütünleşmeler ile daha büyük “yeni ekonomiler”e doğru hızlı bir dönüşüm görülüyor. Ancak, endüstri devriminde ortaya çıkan koşullara benzer şekilde bu kez de karşımıza, hızla artan gelir ve katlamalı büyüme yanında artan işsizlik, dış borçlar, düşük büyüme hızı, giderek bozulan gelir dağılımı, yoksulluk ve yoksunluk çıkmaktadır. Günümüzde, bilgi teknolojisinin sağladığı zenginlikler sayesinde, dünyadaki en zengin 200 kişinin, 2,5 milyar insan kadar varlıklı olduğu, en zengin ve en yoksul ülke arasındaki farkın 228 kata çıktığı, en zengin yüzde 20’nin üretimin yüzde 86’sına, en yoksul yüzde 20’nin ise yüzde 1’ine sahip olduğu biliniyor (1). Ülkelerarası siyasal, toplumsal, teknolojik, ekonomik farklılıklar, hattâ çelişkiler sürüp gittikçe; üstelik bu çelişkiler aynı coğrafyada aynı toplumlar içinde dahi var oldukça küreselleşmenin hedefi olan bütünleşme nasıl sağlanacaktır? Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere göre çok daha hızlı kalkınıyorlar. Bu durumda, üçüncü dünya ülkeleri, nüfus dışında her alanda daha düşük olan hızlarıyla, gelişmişlere nasıl yetişebilecekler? Bu soru, yalnızca ekonomik alanda değil, toplumsal ve siyasal alanlarda da geçerlidir. Karşımızdaki temel soru şudur:Toplumlararası ve insanlararası eşitlik ve adalet nasıl sağlanacaktır? Dünyanın çeşitli bölgelerinde gruplaşmalar sözkonusu. AB, NAFTA, ASEAN, Şangay Beşlisi vb. Yalnızca bu gruplaşmalar bile, kendi çıkarlarını koruma amaçları nedeniyle genelde topyekûn küreselleşmenin önünde bir engel oluşturmakta değil midirler? Bu gruplar kendi içlerinde, küreselleşme doğrultusunda adımlar atmaktalar, ama bu grupların dışında kalan ülkeler küreselleşmeden nasıl yararlanabileceklerdir? Yoksa, küreselleşme tümüyle dışlanmışların zararına mı işleyecektir? Bu gelişme süreçlerinde “küreselleşme” dünyaya refah mı getirecektir, yoksa zengini daha zengin, yoksulu daha mı yoksul kılacaktır? Yeni yüzyıla bilgisayar teknolojisi ve internetle girdik. Bilişim devrimi, dünyada zaman ve mekân kavramlarını değiştirdi. Giderek, “toplum” un yerini “birey ve insan hakları” alıyor; “devlet” ve “ulus” kavramları değişikliğe uğruyor. Dünyanın bu hızlı gelişimi karşısında ileriye dönük olarak söylenebilecek şeyler ancak “kehanet” kapsamına girse de, birçok alanda köklü yeniliklerin yaşanacağı açıktır. Tıp ve genetik alanında sağlanacak gelişmelerin dünyayı sarsacak türden bir biyoteknoloji çağı yaratacağı şimdiden görünüyor. Bu gelişmeler nedeniyle, 2000’de doğanların 2150 yılına kadar yaşayacaklarını söyleyenler yanılmayabilirler. Gelelim mimarlığa.. Küreselleşmede örgütlenme önemlidir. Mimarlık alanındaki örgütlenme sistemi içinde genel anlamda şemsiye örgüt olarak UIA var. Etkinliğini, siyasal platformdaki Birleşmiş Milletlerin konumuyla özdeşleştirebiliriz. ACE (Architects’ Council of Europe), AB üyesi mimarları bünyesine almaktadır. Bizim Mimarlar Odası da ACE’nin gözlemci üyesidir. Bu anlamda başka bölgesel birlikler de olabilir. Ama bu birliklerin dışında kalan ülkelerin mimarları küreselleşmeye aktif olarak nasıl katılabileceklerdir, yoksa pasif bir konumda bekler halde mi kalacaklardır? Gelişmiş ülkelerin mimarları genelde ülkelerinin gücü oranında ekonomik ve siyasal desteğe sahiptirler; daha kolay seyahat edebilmekte, sınırları daha kolay aşabilmekte, kendilerine daha kolay iş olanakları yaratabilmektedirler. Daha gelişmiş bürolara sahiptirler, daha ileri teknolojiyi temsil etmektedirler, çoğu kez arkalarında ülkelerinin yatırımcıya sağladığı kredi olanakları vardır. Bu kredi olanakları müteahhitlik ve malzeme sektörlerine de sağlandığından Batı’nın mimarlık hizmetleri, teknolojisi, malzemesi daha az gelişmiş ülkelere akacaktır. Üçüncü dünya ülkeleri mimarları ise zengin ülkelerdeki meslektaşlarının sahip oldukları bu olanaklardan yoksun oldukları gibi, kendi ülkelerinde bile onların rekabetiyle karşı karşıyadırlar. UIA Başkanı Vassilis Sgoutas bu duruma şöyle değiniyor: “Mimarlık mesleği gerek ulusal, gerekse uluslararası ölçekte çok adil bir düzen içinde uygulanmıyor.”(3) Buraya kadar söylediklerimiz, konunun ekonomik boyutuyla ilgilidir. Sosyal ve kültürel alanda ise; dilde, müzikte, sinemada, giyimde yaşanan özenti ve yozlaşma mimarlıkta da artarak sürüyor. Bugün birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de bu durumun örneklerini somut olarak görüyoruz. Örneğin, İstanbul, efsanevi tarihsel görünümünü giderek yitirmekte, sermayenin gücü her türlü planlama sürecini baskı altında tutup etkilerken, yükselen gökdelenler Boğaziçi’nin siluetini değiştirmektedir. Yabancı mimarlar tarihsel verileri, tarihsel dokuyu, çevreyi, yerel teknoloji ve malzeme olanakları nı çoğu kez dikkate almadıkları için, var olan çevre yozlaşıyor (Yerli mimarların yaptıkları da ayrıca düşünülmeye değer). Bu olguyu, dillere giren yabancı sözcüklere benzetebiliriz. Dillerdeki yozlaşmadan, İngilizce konuşan ülkeler dışında yakınmayan ülke yok gibi. Mimarlıkta da durum bu. Ülkelerin dillerini korumakta karşılaştıkları sorunların benzerleri mimari kimlik ve mimari dilde de yaşanıyor. Çevre, var olan kültürel ve sosyal dokuyla bağdaşmayan yapılarla farklı, yabancı bir görünüm kazanıyor. Mimarlığın, yere tam bağımlı bir sanat olduğu gözardı ediliyor. Küreselleşme sürecinde, ekonomik gelişmelerin de katkılarıyla belki biraz daha düzenli, daha sağlıklı fiziksel çevreler oluşturulacak ve yaşam kalitesi yükselebilecektir. Ancak mimari bakımdan, bir süre sonra “global köy”ün yerel renkleri yokedilmiş olarak tekdüze bir görünüme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. |
İnsanoğlu yaradılış olarak, değişiklikten yanadır; buna karşılık, alışkanlıklarından da vazgeçmek istemez. Bu durumda iki tutkuya da yanıt verebilecek çözümler üretmek gerekiyor. Aşırı rasyonalizm, Uluslararası Üslup bir dönem bütün dünyada uygulandı. Sonra tepkiler doğdu. Mies van der Rohe’nin “Less is more” (az çoktur) buna karşılık, tekdüzelik, Venturi’nin deyişiyle “less is a bore” (az sıkıcıdır) şeklinde özetlendi. Yeni arayışlar sonucu, mimarlıkta, sanatta çoğulculuk böylece ortaya çıktı. Bu gelişmeler bilimsel bir şekilde değil de keyfî şekilde olursa ortaya kargaşa çıkıyor. Küreselleşmedeki kültürel tehlike budur. Küresel çeşitliliğin kargaşaya dönüşmeksizin korunması ve yeni koşullara uygun tarzda sürdürülmesi için, bireyselciliğe öncelik veren bir küreselleşme yolu izlenmeli; mimarlar bu doğrultuda psikolojik ve sosyolojik açıdan da uzman gibi yetiştirilmelidir.
UIA, “sürdürülebilirlik”, “kültürel çeşitlilik”, “yoksulluğun yokedilmesi” konularını çalışma programına almış durumda. Ne kadar etkili olabileceği kestirilemez. Kimi ülkelerin hükümetlerce benimsenmiş mimarlık politikaları, hattâ yasaları var. Aslında, UIA’nın bu üç temasını da kapsayacak şekilde bütün dünyanın benimseyeceği bir mimarlık politikasının bir an önce hazırlanıp uygulamaya sokulması gerekiyor. Unutulmamalıki, mimarlık yalnızca varsıllar için değil, herkes için gereklidir. Bu nedenle de yalnızca zengin ülkelerin insafına terk edilemeyecek kadar ciddi bir konudur. Özetlersek, küreselleşme, dünyanın bugün geldiği noktada, -hoşnut olsak da olmasak da- yaşanması zorunlu bir olgudur. Kaçınılması olanaksızdır. Kurallarını, oyunun başını çekenlerin belirlediği bu oyuna, bu dünyada yaşayan herkes katılacaktır. Zengin-yoksul dünya vatandaşları, kısaca herkes bundan etkilenecek, iyi ya da kötü, az ya da çok pay alacaktır. Bu zorunlu bir yarışa uyanık olmak gerekiyor. Yapılması gereken şey; bilgi, yetenek, buluş-yenilik ve sermaye ile yarışa katılmak ve kazanmaya çalışmak. Tıpkı olimpiyatlarda olduğu gibi: citius altius fortius (5). Küreselleşmenin zararlı etkilerini azaltmak için çaba göstermek ise insanlık borcudur. 1. Nusret Ekin, Mercek, özel sayı, Ocak 2002, s.7 New Century, New World,The Globalization of Architecture In the 20th century the world went through a number of rapid changes and interestingly each change took place more rapidly than the other, proving more radical in effects. The history of civilization has passed through three great revolutions. According to the American futurist thinker Dr Stan Davis, “while the agricultural revolution took thousands of years and the industrial revolution took two hundred, the information revolution was effected in a mere fifty”. The second half of the 20th century constituted fifty years of breath-taking change. In the last twenty years mankind has experienced a greater transformation than any that had taken place in the previous two thousand. The motto is now “globalization”. National boundaries are no longer restrictive, the whole world now forms a single area. But what of architecture? Organization is an important feature of globalization and the UIA may be regarded in a general sense as an umbrella institution in an organizational system. The ACE (Architects’ Council of Europe) embraces architects from the European Union. And there may well be other regional organizations of the same type. But how can architects belonging to nations outside these associations take an active part in globalization? Or are they to remain on the sidelines as purely passive spectators? Architects in the advanced countries enjoy economic and political support relative to the strength of their own countries. They can travel freely, they can cross frontiers with no visa and they find no difficulty in creating work opportunities for themselves. They have more highly developed offices, they represent a more advanced technology, and they are usually backed up by the possibility of credits granted by the state to the investor. As these credits are generally directed towards materials and the building sector, Western architectural services, technology and materials tend inevitably to flood into the less developed countries. Thus architects in third world countries not only lack the advantages enjoyed by their colleagues in the richer countries, they are confronted even in their own countries with competition from their more fortunate colleagues abroad. As for the social and cultural sector, debasement seen in language, music, the cinema and fashion can also be seen in architecture. As in my own country, Turkey resembles several other countries in presenting concrete examples of this trend. Foreign architects generally ignore the historical data, the old fabric, the environment, the possibilities of local technology and materials, thus causing irreparable damage to the existing environment. This process could be compared to foreign words entering a native language. Practically every single nation in the world complains about the corruption of its language. The same situation is to be found in architecture. The same anxieties concerning the preservation of the language is to be found in connection with architectural identity and architectural discourse. The erection of buildings incompatible with the existing cultural and social fabric creates a wholly foreign, alien entity. One tends to forget that architecture is an art intimately linked to the environment. Globalization, aided by economic development, may lead to the creation of a more disciplined, healthier physical environment and a higher quality of life. But if local trends are ignored as far as architecture is concerned, the creation of this “global village” will lead inevitably to the creation of a monotonous landscape devoid of local colour. The human being, by his very nature, is always in favour of change. But, at the same time, he is unwilling to abandon his old habits and traditions. It is thus essential that solutions should be found that will meet both tendencies. Extreme rationalism, the International Style, was applied throughout the world. Then came the reaction. The uniformity represented by Mies van de Rohe’s slogan “Less is more” was countered by Venturi’s “Less is a bore”. New directions led to the emergence of “plurality.” These developments, if applied abitrarily rather than scientifically, can lead to chaos. This is the cultural danger posed by globalization. To ensure that global variety doesn’t lead to chaos and that it is practised in accord with the new conditions, it is essential that the type of globalization followed should be one that gives priority to the individual, and that architects should be given adequate training in psychology and sociology. The UIA have adopted concepts such as “sustainability”, “cultural diversity” and “awareness of poverty” as items in their work programme. But it is impossible to judge just how effective this will be. The governments in some countries have adopted policies and even laws governing architecture. But for architecture worldwide it is absolutely essential that the UIA should immediately formulate and implement an architectural policy concerning these three topics that are universally acceptable. It should never be forgotten that architecture is not only for the well-to-do, it is for everyone. Similarly, it is far too serious a topic to be left to the tender mercies of the wealthier nations. |

