| Yeşil, Planlama, İstanbul |
Kaynak :
01.06.2012 -
Yapı Dergisi - 367
|
Yazdır
|
|
Dünyanın geleceği büyük ölçüde çevreye, ekolojiye, başka deyişle “yeşil”e bağlı. Yeşil tasarım, yeşil mimarlık, yeşil bina, yeşil planlama… Biz burada “yeşil planlama” üzerinde duralım. Yeşil planlama için, önce “planlama” olması gerekiyor. Planlama, geleceği önceden kestirip belirlenen hedeflere göre gelişmeleri akılcı stratejilerle yönetmek eylemidir. Ne var ki toplum olarak genelde planlama özürlüyüz; bizde planlama kültürü hâlâ oluşmadı. “Bize plan değil, pilav lazım” deyişi de bizim politikacıların yumurtası. Plan süreci, “Nasıl bir ..?” sorusuyla başlar. Örneğin nasıl bir İstanbul?.. Bugün, “Nasıl Bir İstanbul?” sorusunu soran var mı? Ayrıca, merkezi ve yerel yönetimler de dahil, bu sorunun yanıtını bilen var mı? Her şeyden önce planlama kararlılığı içinde olmak gerekiyor. Korumak için de, geliştirmek için de… Birinci adımda, önce hedefleri koymak ve plan yapmak söz konusu; doğal ki saydamlık içinde ve paylaşarak, tartışarak… Başka bir nokta: Planı, ülke, bölge, şehir, kent ve kır ölçeğinde bütüncül olarak düşünmek gerekiyor. Nüfus büyüklükleri… Yatırımlar… Nüfus dağılımı… Ülke, bölge, şehir plan kararlarının ardından daha büyük ölçekte planlama süreci söz konusu… Ulaşım, Mimarlık, İnşaat… Ve tabii sonuçta, planların kâğıt üzerinde kalmaması ve ilgili bütün kesimlerle paylaşılarak şeffaf bir şekilde uygulanması gerekiyor. Bütün bunları yaparken de doğayı, havayı, suyu, güneşi, rüzgârı, yeşili korumakla yükümlüyüz. Planı uygulamak planı yapmaktan daha zordur. Büyük Atatürk plan fikrine olan inancıyla dönemin önemli planlama uzmanlarını, Ankara için Hermann Jansen’i, İstanbul için Henri Prost’u görevlendirmişti. Daha Cumhuriyet’in beşinci yılında 1928’de Ankara Nâzım Planı için açılan yarışmayı Alman şehir plancısı-mimar H. Jansen kazanmıştı. Jansen’in o tarihte Atatürk’e yönelttiği soru çok önemlidir: “Yapacağımız planı uygulayacak gücünüz var mı?” Bu soru, ülkesini kurtarmış bir kumandana, büyük atılımlarla büyük devrimler gerçekleştirmiş güçlü bir devlet adamına soruluyordu. O tarihte çok anlamsız gibi görünen soru, Ankara’nın yıllar içindeki tutarsız gelişmesiyle, ne yazık ki, çok anlaşılır hale geldi. Kentsel planlama her zaman çeşitli baskılar altındadır. Planlamanın yolu ülke, bölge, şehir boyutundaki geniş kapsamlılıktan ve bütüncüllükten geçiyor. Doğal ki bir de, siyasal iktidarların plan kavramına inancından ve kararlılığından. Delinir olmaktan kurtarmak ise yine siyasal iktidarların anlayış ve tutumuna bağlı. Yine dönelim “Yeşil Koruma” konusuna… Şu anda, yeşili yok ederek, sözde yeşil binalar yapmaya çabalıyoruz. Nasıl bir anlayışsa! Ormanları yok ederek yeşil korunamaz. Dilimizde küçük ormanın adı “koru”dur; özbeöz Türkçe bir sözcük… Atalarımız bize “koru!” demişler… Biz ne kadar koruyoruz? Orman niteliğini yitirmiş 2B alanlarını, oraların orman niteliğini yok etmiş işgalcilere satarak mı? HES’lerle doğal sitleri yok ederek mi? Yeşil alanları gökdelen yapılaşmasına açarak mı? Bir azman kent haline gelmiş olan İstanbul’un içinde kalabilmiş son yeşil alanların yanısıra şehri kuzeye kaydırarak ormanları ve su havzalarını da yok ederek mi? Prost planı sayesinde korunabilmiş park alanları da tehdit altında. Prost planında 1 No.lu Park, Gülhane Parkı’dır, 2 No.lu Park ise Taksim’den başlayıp Nişantaşı’na, oradan da Maçka-Taşkışla arasındaki Vadi boyunca Dolmabahçe’ye uzanıp denize varan alandır. O alanın bir bölümü olan Taksim Gezi Parkı; Hilton ve Sheraton (bugün Ceylan Intercontinental) otelleri, Harbiye Orduevi, Hyatt Regency Oteli ve son olarak da Harbiye Kongre Merkezi tarafından kemirildi. Şimdi Gezi’nin Taksim ucunda yeniden yapılması düşünülen kışla görünümlü yapı gerçekleşirse bu, yeşil’e indirilen yeni bir darbe oluşturacak. 2 No.lu Park’ın alt ucu da korunması gereken İnönü Stadı’nın yıkılarak yerine dev boyutlu yeni bir stat ile rant tesisleri yapılmasının tehdidi altında. İstanbul’daki bütün yeşil alanlar böylece birer birer yapılaşmaya açılıyor. Ve bu süreç ne yazık ki spekülatif baskılarla yüksek ve yoğun yapılaşma şeklinde gelişiyor. Yapılaşma yoğunluğunu artırarak toprağı en kısa sürede olabildiğince çok paraya dönüştürme yolunda amansız bir yarış var. Şu anda, neoliberal kentleşme döngüsünde, toprağın artan değerine dayalı bir saadet zinciri sürüp gidiyor. Ne yazık ki İstanbul’u korumakla yükümlü Belediye, bu acaip gelişmenin öncüsü ya da seyircisi konumunda. İşte Zincirlikuyu’da eski Karayolları arsasında süren aşırı yoğun yapılaşma… İşte Şişli ve 4. Levent’teki eski İETT Otobüs Garajı arsaları… İşte Haydarpaşa’ya dikilmesi düşünülen 70 katlı 7 kule… İşte eski Ali Sami Yen Stadı ve hemen bitişiğindeki eski Tekel Likör Fabrikası arsalarına getirilen yoğunluk… İşte Kadıköy’deki eski Meteoroloji arsasında yükselen gökdelenler… |
İşte Göztepe Parkı’nı camiye dönüştürme, Rumelihisarı’nın içine mahalle yapma girişimleri… İşte Taksim’e cami ve kışla… İşte noktasal plan kararlarıyla İstanbul’un her yanından gelişigüzel fışkıran gökdelenler… İşte arsaların tümünü kaplayan 6-7 bodrumlu sıfır bahçe uygulamaları… Böyle durumları anlatmak için yaptığım garip tanımı yinelemenin tam yeridir: “İstanbul’da yeşil alan, ileride üzerine gökdelen dikilmek üzere saklanan alandır.” Uygulamalar zırva gibi görünen bu tanımı sonuna kadar haklı çıkarıyor.
Avrupa’nın en yüksek gökdeleninin İstanbul’da olduğunu söyleyerek övünenler var. Hemen söyleyelim: Avrupa, kentlerini, kimliğini, tarih ve kültürünü koruma bilincine sahip olduğu için gökdelenlerden pek hoşlanmıyor; o nedenle de böyle bir yarışın içinde değil. Örneğin Paris’in içine nasılsa dikilmiş bir gökdelen (Montparnasse gökdeleni) nedeniyle Fransızlar bin pişman… Her fırsatta, Paris’in en güzel göründüğü yerin Montparnasse Gökdeleni’nin tepesi olduğunu, çünkü gökdelenin o manzaraya girmediğini keyifle ve esefle dile getiriyorlar. Gökdelen yapılmaz değil… İlke olarak gökdelenlere karşı da değiliz; ancak, nerelere yapılacağının ciddi plan kararlarına bağlı olması gerekir. Hele İstanbul gibi, değerleri ve siluetiyle ünlü bir şehirde. Bir zamanlar İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan ve Gökkafes, Park Otel gibi çarpık uygulamalarla anımsanan Bedrettin Dalan, kendisini kaptırdığı gökdelen tutkusuyla, “İstanbul’u Hong Kong yapacağım” diyordu. Dalan’ın bu hayalini şimdiki başkanın gerçekleştirmekte olduğunu söylemek abartılı mı olur acaba? İstanbul Bir yandan da bir “kentsel dönüşüm” furyasıyla karşı karşıya. Gerekçe: “deprem”… Belirtilen amaç, çürük konutların tasfiyesi… Yapıma kaynak yaratmak için, yoğunluk artırarak hak sahiplerine verilecek konutlara ek olarak, satışa sunulabilecek yeni konutlar üretilmesi söz konusu. Bu kapsamda, Kadıköy-Fikirtepe’ye 4,15’lik bir yapılaşma emsali tanındı. Bu karar yeni sorunlar yaratmaya aday aşırı bir yoğunluk getiriyor. Kentsel Dönüşüm olgusu temelde doğru, ancak doğru ilkelerle yapılması gerekir. Aklı evvel bir müteahhidin büyük bir şımarıklıkla ifade ettiği “İstanbul’u yıkıp yeniden yapalım” önerisi, gözdesi olduğu medyada yer aldı. Bugün yapılanlar biraz aynı doğrultuda olduğu halde pek de tepki görmedi. Aynı kapsamda, isterseniz Fransızlar Paris’i, İngilizler de Londra’yı yıksınlar mı? Ner dersiniz?.. Baştaki, “Nasıl Bir İstanbul?” sorusuna yeniden dönelim: Birinci saptama şudur: İstanbul’un nüfusu sürekli olarak artıyor, buna karşılık Anadolu boşalıyor. 1980 yılında ülke nüfusu 44 milyon, İstanbul nüfusu 4,5 milyondu yani o tarihte ülke nüfusunun % 10’u İstanbul’da yaşıyordu. 2011’de ülke nüfusu 74 milyon, İstanbul nüfusu 13,5 milyon oldu, yani bu kez ülke nüfusunun % 18’i İstanbul’da. Otuz yılda yaklaşık yüzde yüzlük bir artış söz konusu. Yalnızca 2011 yılında İstanbul nüfusuna 369 bin kişi eklenmiş. Bu rakam, 2008’de 123 bin idi. Bir başka saptama: Ülke ekonomisinin yarısı İstanbul’dan yönetiliyor. Bütün bu veriler karşısında sormak gerekir: İstanbul nereye gidiyor? Daha ne kadar büyüyecek? Daha ne kadar kalabalıklaşacak? İstanbul giderek şişiyor. Buna karşılık, sürdürülen kaotik uygulama şehri daha da büyütmek ve kalabalıklaştırmak doğrultusunda. Kentleşme hızlı, kentlileşme yavaş. Bütüncül planlama ise tümüyle unutulmuş durumda; planlama yetkilerinde ve sürecinde kamu kurumlarında tam bir kargaşa söz konusu. Yeni çıkan “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi” yasası da yine aynı anlayışı yansıtıyor. Plan yerine işi yasaya havale etmek İstanbul’un daha da yoğunlaşmasına, kargaşanın daha da artmasına yol açacak. Oysa artık, azman kent haline gelmiş İstanbul’un nüfusunun daha fazla artırılmaması gerekiyor. Tıpkı eski büyük şehirlerde, Londra’da, Paris’te, Roma’da yapıldığı gibi… Yeni Hedef Meslek Odaları mı? TMMOB’ye bağlı mimarlık ve mühendislik odaları son zamanlarda hedef tahtası konumunda. Odalar yıllardan beri meslek adına doğruları söylüyor. Ne yazık ki bu nedenle de yalnızca bugünkü yönetimin değil, bütün siyasal iktidarların hedefinde oldu. Odaları susturmak uğruna kaç kez yasalar bile değiştirildi. Şimdi de TMMOB ve ona bağlı odaların, KHK ile bakanlığa bağlı birer daire haline getirilmesi hedefleniyor. Yeni çıkarılacak Yapı Denetim yasası da aynı doğrultuda. Gidiş, STK ve benzeri kuruluşları da Yürütme’nin güdümüne sokmak doğrultusunda. Bu olamaz… Bugün Batı’da, sivil toplum kuruluşları, özerk ve uzman kuruluşlar, 4. kuvvet (erk) olarak kabul ediliyor. Yasama, Yürütme, Yargı üçlüsünün yanısıra 4. kuvvet Medya ya da Ordu değil, STK’lar, özerk ve uzman kuruluşlar. Başka bir çağdaş sıralama da şöyle: Önce “ülke” (çevre, toprak), ardından “insan” ve “devlet.” Bu kabuller yalnızca Batı için değil, bütün demokrasiler için geçerli. Herhalde günün birinde biz de öğreneceğiz.
|

