1997’nin Ardından Kentimize Ağıt, Kendimize Ağıt Kaynak : 01.01.1998 - Yapı Dergisi - 194 | Yazdır

Bir yılı daha geride bıraktık. 1997’nin ardından çevre, kent, mimarlık konularına bir ufuk turuyla bir kez daha bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Genelde, kültürel ortamımız pek değişmese de resmî kültür politikamızda hükümete bağlı olarak değişmeler oldu. Refahyol Hükümeti gitti, Anasol Hükümeti geldi. Kültürden ne anladığı pek anlaşılmayan Refah Partili bakan, bol olaylı, çalkantılı bir dönemden sonra, bağlı olduğu hükümetle birlikte kaybolup gitti. Böylece halk dalkavukluğuna soyunan bağnaz her politikacının sarıldığı Taksim’e cami, Ayasofya’nın ibadete açılması konuları da gündemden düşmüş oldu. Anlayışının doğal sonucu olarak arkasında, bakanlığı dahil, tahribata uğramış pek çok kurum bıraktı. Bu kurumların başında Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları geliyor. Kurullar öylesine tahrip edilmişti ki, yeni bakan İstemihan Talay da bütün iyi niyetine karşın sorunlar yumağını çözemedi. Kargaşa hâlâ sürüyor. Bu kargaşa içinde de birçok doğal ve tarihsel değerimiz tarihe karışıyor. Yıllardan beri acımasızca, bilgisizce tahrip edilmekte olan kentlerimiz, doğal ve tarihsel sitler elden gitmeye devam ediyor.

Artık bir Türk klasiği olan plansızlık ve ilkesizlik kargaşası da sürüp gidiyor. Bu kargaşa hem yerel yönetimlerin, hem de spekülatif kazançlarını en çoğa çıkarmak çabası içindeki arsa sahiplerinin işine geliyor. Bu düzensizlikte politik güçler, yerel yönetimler ve toprak sahiplerinin bir koalisyonu var. Böylece yeşil alanlar, orman alanları yapılaşmaya açılıyor, inşaat yoğunlukları artırılıyor. Üzerlerine devboyutlu yapılar oturtuluyor. Bu uygulamanın “yasal kılıfa oturtma” ilkesi dışında hiçbir ilkesi yok. Toplum yararı, kentbilim ilkeleri bu durumlarda geçerli değil; karşılıklı anlayış yeterli.

İstanbul bu süreç içinde gökdelenleşmesini sürdürüyor. Dalan’ın İstanbul için Beyrut ve Hong Kong düşleri sürecini başkaları yürütüyor. Üsküdar’dan karşı kıyıya bakıldığında silueti delerek yükselen yapıların sayısı giderek artıyor: The Marmara, Ceylan Intercontinental, Gökkafes, Harbiye Orduevi, Conrad Hilton, Barbaros Turizm ve Ticaret Merkezi, Maya, Plaza Oteli, Tatlıcı Kuleleri, Akmerkez.. Park Otel’in, silueti mahveden fazlalıklarının yıkılmış olmasına şükretmek gerekiyor. Hâlâ fazlalıkları olduğu kuşkusuz bu yapı şimdilik suskunluk içinde, ama bir yanardağ gibi..

Ne zaman patlayacağı hiç belli değil. Baksanıza, Dolmabahçe’deki Gökkafes, yükselmesini “yasal mı, değil mi?” tartışmaları içinde sürdürüyor. Koruma Kurulu kararıyla belirlenmiş azami yükseklik çoktan aşıldı. Bakalım, mal sahipleri binanın hangi yükseklikte durmasına karar verecekler? Gökkafes’in altında, Dolmabahçe Camisi bir maket gibi kaldı; minareleri de öyle, ince, narin, küçücük iki kalem gibi.. Sonuçta, ünlü ABD’li mimar Kevin Roche’un, İstanbul için söylediklerinde biraz haklı, biraz haksız çıktığını düşünebiliriz. “Minarelere alışık olan İstanbullular gökdelenlere de alışırlar” diyordu, İstanbul’a yaptığı bir iş gezisi sırasında. Alışmamız konusunda haklı çıktığı kesin… Kent anarşisine karşı çıkan sesler o denli az ki, hiç etkisi olmuyor. Roche’un haklı çıkmadığı nokta, minarelerin yüksekliklerinin gökdelenlerle karşılaştırılması.. İşte, gökdelenlerin yanında minareler kalem gibi kalıyorlar.

Böylece şehrin içinde yer alan gökdelenler bir yandan şehrin tarihsel ve doğal dokusunu bozarlarken, bir yandan da oran dengesini yok ediyorlar. Gökdelenlerin yanında, görkemli Osmanlı camileri artık küçücük kalıyorlar. Kültürel birikimimiz yabancı kültür ürünlerinin ayakları altında eziliyor. Ayrıca, ortada bir plan olmadığına göre bu yapıların o noktalarda yükselmelerinin gerekçesi ne olabilir acaba?

Yeşil alanlar dikey yapılarla olduğu gibi yataylarıyla da kemiriliyor. Gecekondular ve kaçak yapılar, merkezî ve yerel yönetimlerin hoşgörülerine sığınarak yeşil talanını alabildiğince sürdürüyorlar. Daha önceki yıllar gibi, 1997 de kaçağın serbest, ruhsatlının -tabiî sıradan yurttaş için- yasak olduğu bir yıldı. Gökkafes yükselmesini sürdürürken, Maçka Parkı’na kocaman bir oto servis istasyonu kaşla göz arasında konduruluverdi. Bu rezalete kim, nasıl izin verdi?

Boğaz’a Üçüncü Köprü konusu yine hortladıysa da bu kez bilinçli bir toplumsal dirençle tersyüz oldu. İzmir’de artık ünlü Kordonboyu yok, önünden geçecek altı şeritli yol için deniz dolduruluyor. Trabzon’da da Kale’nin üzerinden uçan yol geçirilecek.

Özetle, yıllardan beri yakınageldiğimiz ne kadar sorun varsa, 1997’de bunların artarak sürdüğünü hiç çekinmeden söyleyebiliriz.

Kentimize acımıyorsak kendimize acıyalım.