2000 Yılı Türkiye’sine Bakış Kaynak : 01.01.2001 - Yapı Dergisi - 230 | Yazdır

İşte, büyük umutlarla, büyük bir coşkuyla girdiğimiz 2000 yılı bitti bile. Geride bıraktığımız bir yılda, yani 20. yüzyılın ve ikinci binyılın son yılında bir ufuk turuna ne dersiniz?

Ekonomiyle başlayalım.. 1999 sonunda IMF onayıyla Hükümetçe uygulamaya konulan istikrar programı sürerken önce 5 özel bankanın fona devredilmesi olayı, sonra da Kasım ayında finansman bunalımı geldi. Şimdi Türkiye yine IMF desteğiyle bunlardan sıyrılmaya çalışıyor. Devlet bankalarını özelleştireceğiz derken devletin nurtopu gibi 8 yeni bankası oldu. İzlenen kur politikası ithalâtı patlattı, ihracatı durdurdu. Ekonomik durum hiç de parlak değil.

Dünya Bankası’nca hazırlanan “Türkiye, Ekonomik Reformlar, Yaşam Standardı ve Toplumsal Refah” adlı raporda son yirmi yılda Türkiye’nin kaydettiği ilerleme performansı, “çarpık ve dengesiz” olarak nitelendirildi. Yine Dünya Bankası’nın bir raporuna göre, ülkeler arasındaki gelir dağılımı sıralamasında 154 ülke arasında 70. sırada yer alıyoruz.

22 Ekim günü, daha önceki sayımlardaki, “bu son” sözlerine karşın yine evlerimize kapatılarak bir kez daha sayıldık, ama kimi belediye çevrelerinde devlet yardımını artırmak üzere sayıma hile karıştırıldığı anlaşıldı. Sonuçlar, doğru-yanlış henüz ortada yok. Şu anda nerede, kaç kişi olduğumuzu öğrenebilmiş değiliz.

Sosyal ve politik duruma gelince.. Orada da çalkantılar sürüyor. Dış dünya, tükenen PKK terörünün yerine Ermeni soykırımı iddialarını tezgâhlamak peşinde.. Fransız ve İtalyan parlamentolarının ardından Avrupa Parlamentosu’nca alınan kararlar bunun göstergesi.

Avrupa Birliği’yle sıkıntılar var. Helsinki Belgesi’nde yer alan Kıbrıs ve sınır sorunlarının (Ege) çözümü koşulunu da içeren Katılım Ortaklığı Belgesini Nice Doruğunda imzaladık. Başbakanımız biraz zor da olsa AB aile fotoğrafına girdi. Ama, “bizi bir türlü anlamadıkları”ndan yakınarak AB’ye tam üyelik kapısında kendimizle ve onlarla didişiyoruz. Demokratik, laik, insan haklarına saygılı, enflasyonu yenmiş, ekonomisini düze çıkarmış, gelir dağılımı hakça olan bir Türkiye yaratarak AB’ye girmemiz gereği yıl boyunca yine gözardı edildi. Bu ölçütlerin öncelikle kendimiz için gerekli olduğu gerçeği de.. “AB’ye girersek, itile kakıla değil, başımız dik girmeliyiz” gerçeği de.. Galiba herşeyden önce, Türkiye’nin AB’ye girmeyi isteyip istemediğine karar vermesi gerekiyor.

Bir cumhurbaşkanı seçtik. Sezer’i Cumhurbaşkanlığına öneren koalisyon ortakları şimdi bu kararlarından pişmanlık duyuyorlar, çünkü Sezer’in ilkeli tutumu “eski hamam eski tas” politikalarla bağdaşmıyor. Kısır siyasal çekişmeler, parti kapatma davaları, çeteler, uzayıp giden davalar, protesto yürüyüşleri için her gün sokaklara dökülen çeşitli gruplar, cezaevi isyanları, ölüm oruçları, tutarsız af yasası girişimleri, sonuçta bunların oluşturduğu toplumsal çalkantı ve güvensizlik ortamı ülkenin bugününü ve geleceğini olumsuz etkiliyor.

Toplumumuzun düşünmek (akıl) yerine körükörüne inanmak hastalığı sürüyor. Din sömürüsü ve türban, en iyi desteğini burada buluyor. Kentleşme de sürüyor, ama kentlileşme hâlâ çok yavaş. Hattâ kimi zaman tersine çalışıyor, taşranın kendi kültürünü taşıyıp yerleştirdiği kentlerde kentliler köylüleşiyor. Sonuçta kentler köyleşiyor. Osmanlı’nın Avrupası olan Beyoğlu’nda görülen manzara bile bunu doğrulayan örneklerle dolu.

Çevre, arsa, orman, su havzası ve tarih yağmaları yasal ya da yasal olmayan yollardan sürüyor. Bu konudaki kimi haberlere göz atalım:

“Hazırlanan yeni Yerel Yönetimler Yasa tasarısı büyük şehirlerdeki gecekondu sorununa çözüm bulmaya çalışırken mevcut gecekondulara yasallık kazandırılmasına da yol açıyor. Tasarıya göre, üzerinde gecekondu bulunan Hazine arazileri belediyelere devredilecek, Belediyeler bu arazileri üzerinde binaları olanlara satacak. Elde edilen gelirin yüzde 25’i Hazine’ye aktarılacak, kalan kısmı belediyelere kaynak oluşturacak.”

“Vakıflardan sorumlu Devlet Bakanı Yüksel Yalova, parasızlık nedeniyle çoğu yok olma tehdidi ile karşı karşıya bulunan Selçuklu dönemine ilişkin tarihî yapıların yap-işlet-devret yöntemiyle özelleştirilerek yaşama döndürüleceğini söyledi.”
(Ya ötekiler? Ekonomik getirisi olmayan camiler, örneğin Beylikler dönemine ait harap İlyas Bey Camisi ne olacak?)

“Yalova ayrıca, vakıf arazileri üzerindeki gecekondulara imar affı getirileceğini söyledi. İstanbul’da vakıf arazileri üzerinde 10 bin dolayında konut olduğunu belirten Yalova ‘Devlet vatandaşıyla kavga etmez’ dedi.”

Maliye Bakanlığı, “gecekondu arsaları ile, işgal altındaki öteki Hazine arazilerinin, üzerindeki yapı sahiplerine satılması” konusunu gündeme getirerek nabız yokladı. Başka bir girişim de Orman Bakanlığı’ndan geldi: İstanbul’un bazı merkezlerindeki orman alanı dışına çıkarılmış alanların kullanıcılara öncelik verilerek satılması.

Neyse ki yağmaya yasallık kazandırma girişimlerinin bir bölümü gerçekleşemedi.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Akkuyu’da nükleer enerji santralı kurma girişimleri ise Bakanlar Kurulunca da onaylanmasına karşın, toplumsal tepkiler nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Gelelim Mimarlık Ortamına.. Önce, inşaat sektörüne bir gözatalım.

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, “mimarlık”ı dışlama eğilimini sürdürüyor. Bakanlığı mimarlık hiç ilgilendirmiyor; yapılara yalnızca mühendis gözlüğüyle bakıyor. Binaların depremde yıkılmayacak türden sağlam olması Bakanlık yetkililerine yetiyor. Bakanlıkça bu anlayışla hazırlanan ve pilot olarak seçilmiş 27 ili kapsayan Yapı Denetimi Kararnamesi (595 sayılı KHK) Bakanlar Kurulu’nca kabul edilerek 10 Nisan günü Resmi Gazete’de yayımlandı. Yapım ruhsatları, Kararnamenin işlerlik kazanabilmesi hazırlıkları için üç ay süreyle durduruldu.

Bu işler yapılırken meslek odalarının ve sivil toplum kuruluşlarının görüşleri, bütün yetkileri elinde toplamaya hevesli Bakanlıkça hiç dikkate alınmadı. Bu kararnameyi, uygulama yönetmelikleri ve 601 sayılı yeni bir KHK izledi: Uzman Mühendislik ve Mimarlık Kararnamesi. Bununla, 4 yıl okuyarak diploma almış mimarlara ve mühendislere 5 yıllık bir zorunlu staj, sonra da sınav getiriliyordu. Genç mühendis ve mimarları bu mesleği seçtiklerine pişman edecek bir sistem. Bu kararnamelerin, içerdikleri tutarsızlıklar nedeniyle sağlıklı bir şekilde uygulanma olanağı bulamayacakları anlaşılıyor. 1980’lerde İmar ve İskân Bakanlığı’nın kapatılması, kapatılan bakanlığın görevlerinin Bayındırlık Bakanlığı’na devredilmesi, mimarlık ve şehircilik adına bir talihsizlik oldu. O talihsizlik sürüyor.

Kocaeli ve Düzce depremleriyle gelen kararsızlık ve kargaşa ortamından kendisini kurtarmaya çalışan yapı sektörü, Bakanlığın kararnameleri ve yapım ruhsatlarının 27 ilde üç ay durdurulması gibi etkenlerle yeni bir darbe yemiş oldu. Hükümetin uyguladığı ekonomik istikrar programının inşaat sektörünü bilinçli olarak frenlediği söylentileri hâlâ yaygın. Sektör, yeni yapılar yerine, yenileme işleri ve malzeme dışsatımıyla oyalanarak yılı geçirdi. Bakanlığın, deprem bölgelerinde yaptırmakta olduğu konutlar da belirlenen sürede bitirilemedi.

Mimarlık projeleri konusunda, yatırımcı sermayenin yabancı mimar tutkusu giderek artıyor. Şimdi Türkiye, yetkinlikleri belirsiz, sıradan yabancı mimarların yeni pazarı. İleride onların yaptıklarıyla övüneceğiz (!) Bugünün yarına bırakılacak kültürel mirasını onların yapıtları oluşturacak.

Toplumumuza mimarlığın ne olduğunu hâlâ anlatabilmiş olduğumuzu sanmıyorum. Sıkıntılar, çarpıklık daha çok buradan kaynaklanıyor. Malsahibi (işveren) – mimar birlikteliği olmadan nitelikli mimarlık ürünü verilemeyeceği gerçeği gözardı edilmemeli.
Mimarlar Odası’nın mimarlık konusunda en az, koruma konularında olduğu kadar etkin olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin 2000 yılını mimarlığın geniş kitlelere tanıtımı bakımından başarılı etkinliklerle geçirdiğini söylemek aşırı iyimserlik olmamalı. 2000’de belki yeterli sayıda mimarlık ürünü verilemedi, ama mimarlığın tanıtılması anlamında önemli adımlar atıldığı kanısındayım. Bu kapsamda 2000, mimarlık sergileri bakımından şanslı bir yıl oldu:
* Yapı-Endüstri Merkezi ve Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı’nca desteklenen Archiprix – Türkiye Sergisi,
* Tepe Mimarlık Kültürü Merkezi’nin “Mimarlıkta Yeni Arayışlar: Genç Türk Mimarları Yarışması”nda seçilen 15 yapıtla düzenlediği sergi,
* Borusan’da açılan Charles Correa sergisi,
* Mimarlar Odası’nın 7. Ulusal Mimarlık Sergisi,
* Osmanlı Bankası ile Tarih Vakfı’nın ortak çabalarıyla gerçekleştirilen “Osmanlı’dan Günümüze Voyvoda (Bankalar) Caddesi” sergisi,
* İstanbul’da İbrahim Paşa Sarayı’nda İsviçre, Almanya,Fransa, Vatikan ve Hollanda’nın çeşitli müze, arşiv ve kütüphanelerinden gelen yapıtlarla açılan “600 yıllık Ayasofya” sergisi,
* Türkiye İş Bankası’nca düzenlenen “National Geographic fotoğraflarında İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e İstanbul” sergisi,
* Yapı Kredi Bankası ve Tarih Vakfı işbirliğiyle düzenlenen “1870 – 2000 Beyoğlu – Bir Efsanenin Monografisi” adlı sokak sergisi,
* Yine Tepe Mimarlık Kültürü Merkezi’nin Kasım – Ocak arasında İstanbul, Ankara ve İzmir’de birarada açtığı üç sergi: “Ulusal Mimarlık Sergileri ve Ödülleri 1989- 2000”, “Ağa Han Mimarlık Ödülleri Sergisi 1980-1998” ve “Pritzker Mimarlık Ödülleri Sergisi 1979-1999.”

Bu sergilerden çoğunun kitap türünden yayınlarla desteklenmesi ayrıca bir kazanç oldu.

30. kuruluş yılını kutlayan Tepe Grubu’nca Tepe Mimarlık Kültürü Merkezi’nin kurulması da mimarlık kültürü için başka bir kazanç. Mimarlık kültürünü yaymak, tasarımın evrensel değerleri konusunda mimar olmayanları bilgilendirmek ve mimarlığın yaşamımızda nasıl yer aldığını anlatmayı amaç edinen Merkez, iki ayda bir çıkan bir Mimarlık Kültürü dergisini, “XXI”i de yaşamımıza kattı. Bu arada Koleksiyon’un girişimiyle, son iki yılda yapımı tamamlanmış mimarlık yapıtları arasından seçilerek oluşturulan “Mimarlık Yıllığı 1 – Türkiye’de Mimarlık 2000” antolojisi mimarlık literatürüne iyi bir katkı oldu.

Yine Tepe’nin NTV’de, Yapı-Endüstri Merkezi’nin BRT’de düzenledikleri televizyon programları, mimarlık kültürünü halka yaymaya dönük başarılı girişimlerdi.

Yapı-Endüstri Merkezi’nin YEM Yayınlarıyla açtığı yolda, Yapı Kredi Yayınları, Tarih Vakfı ve kimi özel kurumlar mimarlık yayınlarına daha çok eğilir oldular. Sayıları artan mimarlık yayınları bakımından oldukça verimli bir yıl geçirdiğimiz söylenebilir.

Dış dünyadaki önemli kültür ve mimarlık olaylarından birkaçına satırbaşlarıyla değinelim:
* 27 aydan beri onarım nedeniyle kapalı olan, Paris’teki ünlü Pompidou Sanat ve Kültür Merkezi 2000 yılının ilk günlerinde kapılarını yeniden açtı. (Bizde yıl ortasında kopan, İstanbul Kongre ve Kültür Merkezi kavgasını anımsatalım. On yıldan beri ağır bir tempoda süren yapım şimdi tümüyle durmuş vaziyette).
* 18 Haziran-29 Ekim arasında açık kalan Venedik Bienali’nin 7. Uluslararası Mimarlık Sergisine, temalı sergiye katılan 82 mimarın dışında 36 ülkeden 241 mimar katıldı. Ne yazık ki bu ülkelerin arasında Türkiye yoktu. Jüri değerlendirmesi sonucunda, sergi temasının en iyi yorumlanması dalındaki Leono d’Oro (Altın Aslan) ödülü, mimarlık ve şehircilikteki şiirsel yaratıcılığı nedeniyle Jean Nouvel’e, en iyi yabancı pavyon ödülü de İspanya’ya verildi. Bienalin ana teması, “Kent: Daha Az Estetik, Daha Çok Etik” idi. Acaba, “Daha Çok Estetik, Daha Çok Etik” olamaz mıydı? Estetik, etiğe engel mi ki?
* Sydney 2000 Olimpiyatları, Avustralya’nın, ekolojik dengeye saygılı yeni yapılarla sağladığı bir olimpik çevrede gerçekleştirildi.
* Expo 2000 Hannover Dünya Fuarı pek çok ülkenin iddialı pavyonlarıyla bir mimarlık gösterisine sahne oldu.

2001’in ülkemize iyilikler, güzellikler getirmesini dileyelim.