| 2001’in Ardından |
Kaynak :
01.01.2002 -
Yapı Dergisi - 242
|
Yazdır
|
|
Üçüncü binyılın ilk yılını geride bıraktık. Ne düşler, ne umutlarla girmiştik 2001’e. Eskimiş yirminci yüzyıl geride kalmıştı; yepyeni bir yüzyıl, yepyeni bir binyıl başlıyordu. Yeni dönemin, eskilerden farklı olacağını ummak gibi bir hakkı kendimize yakıştırmıştık. Yeni binyılın eşiğindeki yılın insanlığa huzur, barış, özgürlük, refah getirmesini bekliyorduk. Yıl boyunca yaşananlar, pek de öyle olmadı. 2001’e damgasını vuran, küresel terör, yeni bir tür savaş ve ekonomik kriz oldu. Terör, savaş, ekonomik kriz eskiden de vardı. Fark, küreselleşmede oldu. Son yıllarda dillerden düşmeyen küreselleşme, kendisini olumlu gelişmelerden çok bu alanlarda gösterdi. Yıla damgasını vuran olaylar New York’taki ikiz kulelere yapılan terörist saldırı ve o bahaneyle ardından gelen Afganistan savaşıydı. 2001’in başına dönersek, Türkiye 19 Şubat’ta yeni bir ekonomik bunalım yaşadı. Yaşanan, bir borç kriziydi. 2000 yılı sonunda Türkiye 102 milyar dolar dış borcuyla Dünya sıralamasında 9. durumdaydı. Ayrıca, iç borç çok fazlaydı. 2000’de vergi gelirlerinin yüzde 77’si borçların yalnızca faizlerini karşılayabilmişti, 2001’de tümünü yutacaktı. Enflasyon çok yüksekti ve kronikleşmişti. Kişi başına ulusal gelir giderek azalmakta, gelir dağılımı giderek daha da bozulmaktaydı. Dünya Bankası’nın 2001 raporuna göre Türkiye, gelir dağılımı sıralamasında 154 ülke arasında 70. sırada yer alıyordu. Yine IMF’nin kapısına düştük. Daha önce Kasım 2000’de de bir kriz yaşamıştık, ancak bu kez gelen kriz kolay aşılabilecek gibi görünmüyordu. Hükümet’te değişiklik gibi bir düşünce üçlü koalisyonun aklına gelmiyordu ama, biraz da zorunlu olarak ekonominin başına Washington’daki Dünya Bankası merkezinden ithal bir uzman Devlet Bakanı olarak getirildi ve böylece Kemal Derviş yılın ilk aylarında tek umudumuz oldu. Magazin medyamız bile aylarca müstakbel kurtarıcımız Kemal Derviş’e odaklandı. Ekonomimiz kurtuldu mu? Buna şimdilik verilecek yanıt “hayır”dır. Ancak birçok olumlu adımın atıldığı, IMF ve AB baskısıyla da olsa pek çok yeni yasanın hattâ Anayasa değişikliğinin Meclis’ten geçirildiği, pek çok iyileştirmenin yapıldığı görülüyor. Sürekli olarak “onlar istedi ği için değil, kendimiz için yapacağız” dediğimiz iyileştirmeleri yine onların baskılarıyla yapmış olduk. 11 Eylül Kule saldırısı ve Afganistan savaşıyla başlayan küresel ekonomik kriz de dikkate alınırsa geldiğimiz noktada kimi teselli noktaları bulabiliriz. Finansman ve bankacılık sektörü biraz yoluna girdiyse de üretim kesimi hâlâ kötü durumda.. En kötüsü de işsizlik.. Özellikle de eskiden işi olanların ve genç kuşağın işsizliği. Onaylanan 2002 bütçesinde toplam gider 98.1 katrilyon, toplam gelir 71.1 katrilyon lira. Bu durumda 27 katrilyon liralık bir açık söz konusu; yatırım ve sosyal güvenlik harcamalarının payı da çok düşük. Şimdilik siyasilerimiz, kriz yoldaşımız Arjantin kadar kötü durumda olmayışımızla avunuyorlar ve bizleri avutmaya çalışıyorlar. Genel kanı, ekonominin 2001’de yüzde 8.4 küçüleceği, 2002’de düşük oranlı bir büyüme göstereceği, 2003’te yükselmeye başlayacağı yönünde.. Gelelim inşaat sektörüne.. Sektör 1999’da yüzde 12.7 küçülmüştü; 2000’de bir önceki yıla göre yüzde 5.8 oranında bir büyüme yaşadı, ama bir önceki yılın küçülmesi dikkate alındığında 1998’e göre 2000’de yine yüzde 8’lik bir gerileme söz konusuydu. Yani sektör için 1999 yılı da, 2000 de 1998’in gerisinde kalmıştı. Yine istatistiklere göre 2001’in ilk dokuz ayında da durum hiç parlak değil. Önceki yılın ilk dokuz ayına göre sektörde yüzde 7.5’lik bir küçülme var. İlk dokuz ayda konutlar için alınan ruhsat (-% 15) ve izin belgeleri (-% 10.3) rakamları da küçülmenin süreceğini gösteriyor. 19 Şubat 2001 günü çöken bir önceki ekonomik istikrar programında inşaat sektörünün frenlenmesi öngörülmüştü. Bunun, enflasyonu düşürmenin araçlarından biri olduğu varsayılıyordu. Deprem ve yapı denetimi bahanesiyle 2000 yılında 27 ilde inşaatların Hükümetçe üç ay süreyle durdurulması biraz da bu amaca yönelikti. Ama, ne var ki enflasyona konan teşhis yanlıştı. Yürürlükteki enflasyon bir talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonu idi. Hiçbir malın darlığı çekilmiyordu, buna karşılık üretim az, faizler ve maliyetler yüksekti; pahalı üretilen pahalı satılıyordu. Bugün de durum farklı değil.. İnşaat sektörünün ekonomi içinde çok ilginç ve avantajlı bir konumu var aslında. Sektör dışa bağımlı değil; ithalat-döviz gerektirmiyor, iç kaynaklarla gelişmesini sürdürebiliyor. Bir yandan, ülke için üretim ve ihracatta çok önemli bir yeri olan inşaat malzemesi sanayisini ayakta tutuyor ve yan sanayileri besliyor; bu özellikleriyle, bir lokomotif sektör.. Öte yandan, üretimini düz işçiyle sürdürerek işsizliğe karşı çözüm oluyor; bununla da, sünger sektör olma özelliğini ortaya koyuyor. İnşaat sektörünün önemli bir başka işlevi daha var. Bugün, Türkiye’nin, deprem riski taşıyan bölgelerinde her zamankinden daha çok sayıda nitelikli konuta gereksinim duyulduğu açık. Türkiye, insanlarının güvenliği için bir an önce, elde bulunan olanakları akıllıca seferber ederek güvenli konutlar, güvenli yapılar inşa etmek zorunda. Ayrıca, okul, hastane, stadyum gibi, büyük toplulukları barındıran mevcut yapı stoğunu gözden geçirip güçlendirmek de işin bir başka boyutu. Kısacası, inşaatı frenlemek bugünkü Türkiye ortamında hiç de akılcı bir çözüm değil. inşaat sektörünü durdurmak yerine, canlandırmak için çözümler üretmenin daha akılcı yol olduğu artık anlaşılmalı.. Bir de yarım kalmış kamu yatırımları söz konusu.. Bunların tamamlanabilmesi için 105 katrilyon lira gerekiyor. Bu rakam 2002 bütçe toplamının bile üzerinde. Yapılan bir araştırmaya göre, bu yatırımlar arasında 16 yıldır tamamlanamayan hidroelektrik santrallar, otoyollar, sağlık ocakları var. Kimi kültür merkezlerinin yapımına da 1976’da başlanmış ve hâlâ bitirilememiş. Yapımı bitmiş birçok havaalanı da, gereksiz oldukları için işletmeye kapatılıyor. Proje çalışmalarına 1943’te, yapımına 1975’te başlanan Ankara-istanbul Hızlı Tren Projesi de uygulanabilir olmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Projenin durdurulmasıyla, yüzde 75’i tamamlanmış bulunan Ayaş Tüneli de işlevsiz kaldı. Başlangıcından bugüne 19 hükümet ve 26 bakan eskitmiş (Yapı 238 s.15) projeye şimdiye kadar 315 milyon dolar harcandığı, ancak bu miktarın 25 yıllık artışlara göre hesaplandığında Türkiye’ye 1 milyar dolara mal olduğu belirtiliyor. İşte, politikacı eliyle devlet savurganlığı. Bu tür yatırımlar “oykapanı” olarak da anılıyor. Plansızlık Yıllardan beri süren plansız gidişin 2001’de birdenbire değişmesi beklenemezdi. Öyle de oldu.. Buna karşılık plansızlığın kötü etkileri doğal afetlerde, özellikle de su baskınlarıyla kendisini gösterdi. Plansız yerleşmeler, yanlış planlı yerleşmeler, altyapı eksikliği Antakya, Mersin, Adana, İzmir gibi yerlerde yaşanan ve ciddi hasarlara neden olan sellerle kendini gösterdi. Örneğin 7-9 Mayıs arasında Antakya’da yüzlerce konut oturulamaz hale geldi, kimi yüksek apartmanlar yıkıldı; kentsel altyapı tümüyle çöktü. İmar ve İskân Bakanlığı’nın 1980’li yıllarda Bayındırlık Bakanlığı içinde eritilmesinden sonra planlama konuları sahipsiz kaldı. Zaten, eskiden mimarlığa bir ölçüde de olsa sahip çıkan Bayındırlık Bakanlığı da eski Bayındırlık Bakanlığı değil. Eskiden hiç değilse, düzenlediği mimarlık yarışmalarıyla ülkenin mimarlık ortamına olumlu katkılar getirirdi (Orhan Alsaç ve Adnan Kocaaslan gibi seçkin bürokratları bir kez daha analım). Şimdilerde o da bir yana bırakılmış görünüyor. Avan projelerle ihale, müteahhitlerin insafına terk edilen proje yaptırma sistemi, tip projeler ve kötü bir ihale düzeniyle işler sürdürülmeye çalışılıyor. Daha bir ay kadar önce, Türkiye tarafından Ankara’da yaptırılarak Gürcistan, Tacikistan ve Özbekistan’a devredilecek elçilik binalarının mimarlık ve mühendislik projeleri için Bayındırlık Bakanlığı’nca ihale açıldı. Herbiri için 25 mimarlık bürosu teklif vermeye davet edildi. Gürcistan projesi için yüzde 75, Özbekistan için yüzde 66, Tacikistan için yüzde 66 indirimle ihale sonuçlandırıldı. Böylece altmış altıya bağlanan bu ihaleden hepimizin, bütün Türkiye’nin utanç duyması gerekiyor. Kardeş ülkelere armağan olarak yaptıracağımız yapıların proje hizmetlerinden -ister istemez- çalacağız. O yapıların maliyetleri yanında, proje bedellerinin “hiç” mertebesinde olduğunu Bayındırlık Bakanlığı yetkilileri akıl edemiyorlar mı acaba? Devletin proje yaptırma düzeni hâlâ feci durumda. Aynı Bakanlığın yetkilileri, Yapı Denetimi konusunda büyük bir inatla 595 sayılı KHK’yi meslek odalarının itirazlarına karşın, kendi kendilerine çıkarmışlardı. Anayasa Mahkemesi, meslek kuruluşlarının öneri ve uyarılarının dikkate alınmamış olmasını bir eksiklik sayarak Kararnameyi 24 Mayıs 2001 günü iptal etti. Bakanlık iptal edilen KHK’yi biraz düzelterek, ama yine meslek odalarını devre dışı bırakarak yasaya dönüştürdü. Konu yeniden Anayasa Mahkemesi’nde. Devlette “benbilirimcilik” hâlâ sürüyor. Bayındırlık Bakanlığı’nın gözardı ettiği yarışmalar sistemine 2001’de başka kuruluşlar sahip çıkar gibi göründüler, özellikle de belediyeler.. Ankara Büyükşehir Belediyesi yeni yaptıracağı belediye binası için bir yarışma açtı. Yarışma sonuçlandı, ama Belediye Başkanı jürinin seçtiği projeyi beğenmediği için binanın gerçekleştirilmesi suya düştü. Başkan son gün, karar aşamasında gelmiş ve kendi seçtiği bir projenin birinci olmasını önermiş, jüri buna uymayınca da sinirlenmişti. Sen misin başkanı öfkelendiren? Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce Belediye Hizmet Binası yarışmaya çıkarıldı. Benim de içinde bulunduğum jüri birinciyi seçmiş, ödül ve mansiyonları sıralamış -Ankara olayından aldığı izlenim ve kazandığı deneyimle – tutanağı hazırlayıp imzaladığı halde incelik göstererek sonuçları açıklamamış, Başkanın ve Belediye yetkililerinin gelmelerini beklemişti. Böylece projeler yetkililere tanıtılmış, itirazları olmadığı görülmüş, hattâ onayları sağlanmıştı. Şimdi o projenin de uygulanmayacağı haberleri geliyor. Niçin yarışma açılmıştı, niçin vazgeçildi? Şimdi aynı belediye, üzerinden metroyu geçirmek üzere Haliç’e beşinci köprüyü yapmak için mimar ve mühendis Santiago Calatrava ile anlaşma yolları arıyormuş. Bir başka yarışmayı izmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Liman Bölgesinin kentsel tasarımı için açtı. Uluslararası yarışmayı Alman Jochen Brandi kazandı. Bakalım, izmir Belediyesi’nin uygulamadaki tavrı öteki belediyelerinkinden farklı olacak mı? Yüzlerce projenin katıldığı yarışmalar antrenman olsun diye mi yapılıyor acaba? Yüzlerce yarışmacının göz nuru, jüri üyelerinin çalışma, düşünce ve emekleri, yarışmacıların harcadıkları paralar… Yarışmadan sonra kazanan birkaç projeye ödenen ödüller bunlar karşısında yalnızca bir “hiç”tir. Burada da işverenlerin bilinçlendirilmesi gerektiği açık. İşte, kamunun iş yaptırma düzeni ve düzeyi böyle.. Ya özel kesimin, yapı yaptıran varlıklı kişilerin durumu?.. Son zamanlarda, özel kuruluşlar ve kişiler arasında, “yabancı mimar” hayranlığı yaygın. Öyle ya, yabancıdan aldığımız borçla yaşamaya, aldığımız borçla yabancılardan mal almaya alışmadık mı? Hizmet de alabiliriz.. Sonuçta aldığımız mimarlık, bizim mimarlığımız olur mu? Geleceğe bırakacak kültürel mirasımızın bir parçasını oluşturur mu? Herhalde oluşturmaz. Ancak burada bir parantez açıp kendimize de bir soru yöneltmemiz gerektiğini düşünüyorum: Bizim yaptığımız mimarlık ne kadar bizim? Bunu da sorgulamakta yarar var. Bir de yerli mimarların katkılarıyla ucube binalar yaratan malsahipleri gündemde. Antalya kıyılarında Topkapı Sarayı, Aya İrini derken, şimdi de Kremlin Sarayı’ndan esinlenildiği belirtilen proje… |
”Grand Kremlin Palace” 2000 yataklı bir otel olarak düşünülmüş, Kızıl Meydan’daki St. Basil Kilisesi de unutulmamış. İleride başka bir otel için de Washington’daki White House (Beyaz Saray) kopyalanacakmış. Böylece, Güney’de turistik amaçla eski yapıların replikaları yapılmakta. Turistik bakımdan iyi bir yutturmaca olabilir belki ama, bunların geleceğe bırakacağımız kültürel miras olarak mimarlık adına anlamları, değerleri nedir? Herhalde sıfır. Kopyalara yatırılacak para, ülkemizin mimarlık dağarına yeni yapıtlar katma yolunda bir fırsat gibi kullanılsa daha iyi olmaz mı? Burada da başka bir olguyu, bu yapıların hukuki durumlarını sorgulamak gerekmiyor mu? Örneğin Topkapı Sarayı’nın replikasını, hiç kimseye sormadan yapıyorsunuz, hattâ adını da yine hiç kimseye sormadan kullanıyorsunuz. Acaba bu haksız kullanım karşısında Kültür Bakanlığı, en azından yüklüce bir isim hakkı almayı düşünmez mi? Söylediğimizi daha iyi anlatabilmek için Batı’dan bir örnek verelim. Cumhuriyet Gazetesi’nin 21.7.2001 günlü bir haberi şöyleydi: “Ünlü Amerikalı aktör Brad Pitt ve eşi Jennifer Aniston, evlilik yüzüklerini yapan İtalyan şirketine karşı 50 milyon dolarlık bir dava açtılar. Damiani International adlı şirketin, yeni evli çiftin yüzüklerinin hiçbir zaman kopya edilemeyeceği yolundaki anlaşmaya uymadığı belirtildi. Pitt, yüzüklerin tasarımını kendisi yapmıştı.” Başka bir örnek: “Mimar Daniel Libeskind, kendi yapıtı olan Berlin’deki Yahudi Müzesi’nin döşeme planını alıp Avustralya’daki Aborigin Galerisi’ne uygulayan ilgili firma aleyhine dava açıyor” (Yapı 230, s.21). Topkapı Sarayı bu kadar mı sahipsiz acaba?
Bayındırlık Bakanlığı böyle… Özel işverenler böyle… Kültür Bakanlığı nasıl?.. Kültür Bakanlığı da Doğan Tekeli-Sami Sisa’nın bir yarışma sonucunda yaptıkları Antalya Müzesi’ne kendilerinden izin almadan yeni binalar ekledi. “Mimarlık”ta eğitim, uygulama, denetim, yetki sorunları sürüp gidiyor Kurultay’da “Nasıl bir Gelecek, Nasıl bir Mimarlık?” konusunu tartışmıştık. Toplantının son oturumu olan forumda, kıdemli bir mimar, Vedat Parman, gözlerimizi faltaşı gibi açan iki konuya değindi. Söylenenler özetle şöyleydi: “Kimi belediyeler (bunların adını da veriyordu), yapılan 1-1,5 milyar liralık bağışla, yeşil alana yapı yapılmasına gayri resmi izin veriyorlar ya da örneğin tescilli bir yapının yıkılmasına göz yumuyorlar”. İkinci gözlem de şuydu: “Yapsatçı aileler çocuklarını okutarak mimar ya da mühendis yaptılar. Şimdi bu gençlerin bir bölümü yapsatta, bir bölümü belediyelerde görev alırken, bir bölümü de denetim firması kurdu.” Söylenenler tam bir soğuk duştu herkes için, ama ülkenin 21. yüzyıldaki mimarlık ortamı manzarasını özetlemesi bakımından ilginçti. Yurt içindeki öteki mimarlık ve sanat olayları İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucusu, Mimarlar Odası’nın 1 numaralı üyesi Prof. Dr. Emin Onat’ın da ölümünün 40. yılıydı 2001. Onat 17 Temmuz’da kabri başında, 21 Aralık günü de İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde törenle anıldı. Fakültede bir de Emin Onat sergisi açıldı. Sergiler Başka bir mimarlık sergisi de her yıl Mimarlık diploma projeleri arasında düzenlenen Archiprix-Türkiye Yarışması’na katılan projelerden oluşan sergiydi. Önemli sanat sergilerine gelince.. Öncelikle İstanbul Bienali’nden söz etmek gerekiyor. 22 Eylül-17 Kasım tarihleri arasında İstanbul’un çeşitli tarihsel mekânlarında gerçekleştirilen bienalin teması, “Egokaç: Gelecek Oluşum için Ego’dan Kaçış” olarak belirlenmişti. Serginin küratörü Japon Yuko Hasegawa, “21. yüzyıl için çeşitli vizyonlar ve stratejiler ortaya koymak” şeklinde tanımlıyordu bienalin amacını. Öteki önemli sergileri ise daha çok retrospektişer oluşturdu. Burhan Doğançay’ın kırk yıllık sanatsal üretiminin seçkin örneklerinden oluşan sergi ile yaklaşık 500 koleksiyon sahibinden toplanan 1500 resimle gerçekleştirilen Nuri İyem sergileri ve İstanbul Sanat Müzesi Vakfı’nın karma sergisi önemli büyük sergiler oldu. İyem sergisine katılanlara verilen ve bir çeşit garanti belgesi oluşturacak İyem imzalı sertifikalar yurdumuzda gerçekleştirilen bir “ilk”ti. 28 Şubat’ta açılan çok önemli bir endüstri tasarımı sergisi, Ayşe Birsel’in Herman Miller tarafından üretilmiş olan “Resolve” adlı yeni büro sistemini İstanbullulara tanıtıyordu. Bu alandaki bir başka sergi de, Koleksiyon’da, Faruk Malhan’ın yeni çalışma ortamları ve büro sistemleri için yeni bir mimari dil oluşturmak amacıyla tasarladığı Siddhartha ürünleriydi. Mimarlık kitaplarına gelince… Yurtdışındaki mimarlık olayları.. Halen Swiss Re Tower binasının yapımını sürdüren Norman Foster; “Yeni, daha önceden hayal bile edilemeyecek riskler kaçınılmaz olarak bundan sonraki tasarımları etkileyecektir” diyor. Paul Hyett de alınacak dersler olduğunu, bundan sonra binaların strüktür kapasitelerinin uçak yakıtı da dahil her türlü yangın dikkate alınarak artırılması, yangın sırasında gerekecek kaçış yollarının geliştirilmesi gerektiğini belirterek, “Bundan sonra hiç yüksek yapı olmayacak demek bütünüyle aptalca ve gerçekçilikten uzaktır. Her hafta dünyanın bir yerinde bir uçak düşüyor ama insanlar uçmaya devam ediyor. Çünkü biliyoruz ki istatistiksel olarak bu, göze alınmaya değer bir risktir” diyor. Richard Rogers ise “Bu, Dünya Ticaret Merkezi değil de bir stadyum olabilirdi. Eğer bu tür şeylerden korkuyorsak seçeneğimiz şehirleri terk etmek, mağaralara gitmektir” diyerek tartışmaya katılıyor. Livingstone, Şehir Meclisi’nde tartışılan planda yer alan Renzo Piano ve Broadway Malyan’ın 306 m yüksekliğindeki Londra Köprüsü Kulesi, Kohn Pedersen Fox’un 222 m yüksekliğindeki Heron Kulesi ve Nicholas Grimshaw’ın 300 milyon sterlinlik 36 katlı kulesi için mücadelesini sürdürüyor. Ayrıca Thames Kapısı’nda on, Canary Wharf’ta iki ya da üç, Greenwich’te birkaç yeni gökdelen düşünüyor. Bu kadar çok iddialı binaya neden gerek duyduğu sorusuna ise, bunlar olmaksızın Londra’nın çöküşe gideceği yanıtını vererek Londra’yı bir kuleler şehrine dönüştüreceğini iddia ediyor (YAPI 239, s.21). Öteki uluslararası gelişmelere satırbaşlarıyla değinelim: Ödüller İşte, bir bölümü YAPI’nın son 12 sayısı taranarak hazırlanmış bir 2001 özeti. 2002’nin 2001’i aratmamasını dileyelim. |

