2002 KIŞ OLİMPİYATLARI VE BİZ Kaynak : 27.02.2002 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Geçtiğimiz günlerde dünya spor kamuoyunun ilgi odağı 2002 Kış Olimpiyatlarıydı. Medyamız futboldan, şike skandalından, çıplak mankenlerden başını kaldırıp olimpiyatlara ilgi gösteremedi.

Bilindiği gibi kış olimpiyatları yaz olimpiyatlarıyla iki yıl aralıklı olarak dört yılda bir yapılıyor. Burada kış sporları ağırlıkta: Kayak, kızak, buz hokeyi, buz pateni vb.
Bu kez ABD ‘nin Salt Lake kentinde düzenlenen oyunlarda madalyaların çoğunu varsıl ülkeler aldılar. Kış sporları ayrıca o ülkelerin geleneğinde vardı. En çok madalyayı, iki Almanya’nın birleşmesinin avantajından yararlanan Almanya kazandı. Onu ABD ve Norveç izlediler. Evsahibi ABD, Salt Lake Olimpiyatlarını düzenlerken bütün olanaklarını ortaya koymuştu. Kuşkusuz, 11 Eylül vurgunundan sonra imaj ve moral geliştirme konusunda her fırsattan yararlanmaya çalışıyor. Bu kez de öyle oldu. Var olan altyapı, tesis ve olanaklara eklenen sponsorluk gelirleriyle Kış Olimpiyatları tarihinin en görkemli spor şenliği gerçekleştirildi.

Dört buçuk milyon nüfuslu Norveç ise yeni petrol zengini. Dünya Bankası’nın 1999 yılı verilerine göre, kişi başına 33.470 dolarla İsviçre’nin ardından dünya ikincisi. Zenginlik, akıl ve gelenekle birleşince, nüfus az da olsa başarı geliyor.

Bu olimpiyatlarda biz ne yaptık? Ne yazık ki hiçbir şey .. Topu topu üç genç sporcuyla katılabildiğimiz oyunlarda kaybolduk. Türkiye’nin dağı mı yok, karı mı ? Bunlar var ama, tesis yok, teşvik yok. Kişi başına ulusal gelirimiz de aynı kaynağa göre, 2880 dolar.
(Kayıt dışı ekonomi nedeniyle doğrusunu kim biliyor ki.. ) Birçok alanda olduğu gibi, spor alanında da hala bir plana, programa sahip değiliz. Sporun gelişmesi için öncelikle ciddi bir program, örgütlenme ve tesis yatırımı gerekirken ülkemizde çoğu politik yatırım aracı olarak başlatılan inşaatlar bir türlü bitirilmiyor. Eskiler ölü yatırım olarak bekletilirken yeni yeni temeller atılıyor. İsterseniz, bu ölü yatırımlardan birkaç somut örnek verelim. Örneklerden biri : Ağrı / Patnos 1500 kişilik Spor Salonu inşaatı. 1990 yılında başlayan yapım şimdiden 11 yılını doldurmuş. 2001 yılında ayrılmış olan ödenek ileriki yıllarda da aynen sürerse bina 16 yılda bitmiş olacak.

Başka bir örnek: yapımı 1990’da başlamış olan yine 1500 kişilik Divriği Spor Salonu inşaatı. Aynı ölçüte göre bitme süresi 14 yıl olarak hesaplanabiliyor. Bir başkası, Antalya Kapalı Yüzme havuzu. Yapımına 1991’de başlanmış; gelecek yıllarda da ödenekler 2001 yılındaki gibi ayrılırsa bu bina 22 yılda, yani 2012 yılında bitirilmiş olacak . Örnekler çoğaltılabilir (1).

Türkiye, politikacı popülizminin ve örgütlenme eksikliğinin sarkacında, savurganlığın sıkıntılarını çekiyor. Evet, kaynaklarımız sınırlı .. Bunu biliyoruz ama, kıt kaynakların daha akıllıca kullanılması gerekmiyor mu?

“DERBİ” ÜZERİNE

Emre Kongar, geçen perşembe günkü yazısında ekrandaki inci örneklerine değinirken şöyle diyordu : “Bu arada Allah rızası için birisi çıkıp da bana “Galatasaray-Fener maçının” nasıl olup da “Galatasaray-Fener derbisi” haline geldiğini açıklar mı ?

Gerçi “maç”da Fransızca kökenli bir sözcük, ama onu zaman içinde oldukça Türkçeleştirmiştik.

Şimdi, benim bildiğim, İngiltere’deki yıllık at yarışları için kullanılan “derby” sözcüğü “maç”ın yerini nasıl aldı ?

Hangi değerli spor yazarlarımızın ve spor servisi sorumlularımızın bu “gelişmede !” katkıları varsa onları kutlarım.”

Rastlantıya bakın ki, aynı gün benim yazımın başlığı da “Yeni Statta Kırmızı Derbi” idi. “Derby”, İngilizce’deki özgün anlamıyla, değerli yazar Emre Kongar’ın dediği gibi. Fakat hem İngilizcede, hem de Fransızcada başka anlamları da var. Bunlardan biri de “iki komşu takım arasındaki sportif karşılaşma” ya da “iki önemli yerel rakip arasındaki maç”. Bu durumda Fenerbahçe-Galatasaray maçı için derbi sözcüğü doğru, ama “derbi maçı” demek yanlış.

(1) Bkz. YAPI Dergisi, Şubat 2002, S.243, S.39.