2007’nin Ardından Bir Ufuk Turu Kaynak : 01.01.2008 - Yapı Dergisi - 314 | Yazdır

Toplumsal, Siyasal, Ekonomik Durum
2007 yılını da geride bıraktık. Biten yılın bizim konularımıza ilişkin bir özetini yapmak YAPI’da neredeyse bir gelenek oldu.
Toplumsal ve siyasal bakımdan 2007 çalkantılı geçti. AKP iktidarının dinci gelişmeleri yüreklendirmesi, bu gidişe karşı, cumhuriyet mitingleriyle yükselen tepkiler… Ardından
22 Temmuz genel seçimleri, uzlaşmasız, dayatmacı bir cumhurbaşkanı seçimi ve hemen ardından, ne idüğü belirsiz bir referandum. Sonra da yeni anayasa zorlamaları… Bir yandan da dış ve iç destekli bölücülük girişimleri, terör…
Ülke çapında, iktidar partisinin de desteğiyle irtica (gericilik) tırmanmakta. Laik demokratik düzeni, ılımlı İslam cumhuriyetine dönüştürmenin provaları yapılmakta. Bir yandan da iktidar partisi artık, TBMM ve Hükümetle yetinmiyor; öteki anayasal kurumları, yargıyı, üniversiteleri, orduyu da kuşatmak istiyor. Sistemin adı “demokrasi”, ancak uygulama ibresi “oligarşi”yi gösteriyor. Muhalefet partileri ise kayıp.
Ekonomiye gelince… 2007’de ekonominin görünümü çok parlak değildi. Son üç yılda enflasyon hedefi tutturulamadı. Öte yandan dışticaret açığı ve cari işlemler açığı büyümeye devam ediyor. Ucuz döviz, ithalâtı körüklüyor; böylece ihracat sürekli olarak ithalâtın gerisinde kalıyor ve açık, giderek artıyor. 2002 Aralık ayında 1,5 milyar dolar olan cari açığın 2007 sonunda 35 milyar dolara ulaşacağı hesaplanıyor. Giderek artan borçlar da, Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasında: 2002’de 218 milyar dolar olan kamu ve özel iç ve dış borç toplamı bugün 436 milyar dolar… Ekonomik büyüme ise yılın son çeyreğinde yüzde 2’ye düşmüş durumda (son 18 çeyreğin en kötü sonucu). Buradan da, öngörülen yıllık büyüme oranının yakalanamayacağı anlaşılıyor.
Faizler yüksek, yatırımlar az, işsizlik giderek artmakta… Gelir dağılımı bozuk, vergi adaletsizliği sürüyor. Dünya Bankası’nın yeni açıklanan araştırmasına göre 2005’te dünya sıralamasında Türkiye, gelirde (GSYİH) 20’nci, kişi başına gelirde ise 68’inci sırada.
İşte, ekonominin genel gidişi böyle oldu 2007’de.
Avrupa Birliği’ne üyelik konusuna gelince… Türkiye’nin üyeliği konusunda AB’nin samimi olmadığı giderek belirginleşiyor. Yılın son günlerinde yayımlanan AB bildirgesinde Türkiye konusunda “katılım” sözcüğüne yer verilmedi. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile Almanya Başbakanı Merkel’in, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin “imtiyazlı ortaklık” şeklinde olabileceği konusunda anlaştıkları biliniyor (1).
AB, Türkiye’yi üyelik vaatleriyle oyalayarak isteklerini dayatmak ve denetlemek istiyor. Öte yandan, son dönemlerde yapısal reformları (!) gevşetmiş olan bizim hükümetin AB’ye üyelik konusundaki samimiyeti de sorgulanmaya değer. Anlaşılıyor ki Türkiye’nin AB üyeliği artık uzak bir hayal…
Geri vitesle ileri gidilemiyor. Güngör Uras’ın dediği gibi: “Elveda Avrupa”, “selamünaleyküm karanlık dünya” (2).

Planlama-Şehircilik-Mimarlık
Ülke çapında akıl ve bilim dışı bir plansızlık 2007’de de sürüp gitti. Plan yokluğu, keyfî noktasal uygulamaların yapılmasına olanak sağlıyor.
Kamu kurumları sahip oldukları kent topraklarını özelleştirme ya da kaynak yaratma adı altında kimi zaman imar yoğunluğunu iyice artırarak satıyorlar; duruma göre kimi zaman da imar durumları satıştan sonra artırılıyor ve yeni mal sahipleri bu yoldan ihya ediliyor.
Genel plansızlığın yanısıra imar yetkilerindeki kargaşa da sürmekte. Yerel yönetimler pek çok alanda olduğu gibi fiziksel planlama alanında da merkezî yönetimin baskısı altında. Yürürlükteki planları delmek üzere yaratılan formülle, “turizm ve ticaret alanı” kapsamına alınan yerlerde merkezî otoritenin baskıları ve oldu bittileri söz konusu. Kıyıları da içine alan bu uygulama, artık denizlere de uzanmak üzere…
Yüksek yoğunluk getiren ayrıcalıklı imar durumları için bir başka buluş da “Ulaşım Transfer Merkezi” adı altında yapılan plan değişiklikleri…
Yetki kargaşasının aktörleri arasında, bakanlıklar, belediyeler, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) gibi kamu kurumları bulunuyor. Bu kurumlar bazen kendi aralarında çatışsalar da sonuç değişmiyor ve sürekli olarak hep fırsatçı yatırım ve rant kârlı çıkıyor. Bir örnek verelim: İSKİ’nin eski genel müdürü Dursun Ali Çodur, İstanbul’un su havzalarını korumak için mücadele ettiklerini, ancak güçlerinin yetmediğini belirtiyor. Çodur’un, belediyelerin Su Havzaları Yönetmeliği’ne aykırı imar planları yaparak ruhsat verdiğini belirttiği haberi birlikte okuyalım: “Belediyeler havzaları yapılaşmaya açtılar. Yargı yolu ile mücadele ettik. Barajlara gelmesi gereken su ile gelen su arasında çok fark var. Sebebi de havzalardaki yapılaşma… Yargıya başvurarak birçok imar planını iptal ettirdik. Benim yönetmeliğime göre kaçak olan yapıyı yıkın diyorum, ama elinde belediyeden aldığı ruhsat var. Ruhsatın ve imar planının iptali için dava açıyoruz. Dava iki yıl sürüyor ve sonunda bina bitmiş oluyor. Mahkeme o binanın ruhsatını ve imar planını iptal ediyor, ama o imar planının izin verdiği diğer binaların yıkımına karar vermiyor. Kadir Topbaş’ın döneminde havzalara 24 bin kaçak bina yapıldı. Ama Büyükşehir’in bunda bir suçu yok. Devletin birimleri arasında koordinasyon bulunmuyor (3).
İşte karmaşa, işte su havzalarının durumu…
Büyük şehirlerde yoğun yapılaşma sürüyor. Verilen ayrıcalıklı imar katsayıları aldatıcı: Örneğin, verilen emsal yalnızca itibari ± 0.00 kotunun üstündeki inşaat alanını gösteriyor. O kotun altındaki yapılaşma hesap dışı. Böylece, verilen “3” emsal gerçekte, sıfır kotu altındaki yapılaşmayla 8-9’u buluyor.
Ayrıca, kentlerde arsaların iyice azalması nedeniyle, bütün bu uygulamalarda yeşil alanlara el atılması ya da kimi mevcut yapıların yıkılarak arsalarının daha yüksek yoğunluklarla değerlendirilmesi söz konusu. 2007 yılı boyunca İstanbul ve Ankara’daki Atatürk Kültür Merkezlerinin yıkılması tartışmaları bu çerçevede cereyan etti. Yalnız bu binalar değil, pek çok çağdaş mimarlık yapıtı tehdit altında.
Öte yandan Maliye Bakanlığı’nın, orman niteliğini yitirmiş orman alanlarının, oraları işgal ederek üzerlerine yapı kurmuş kişilere satılmasını öngören 2B maddesi ısrarı da yıl boyunca sürdü.
Bir başka gelişme, Kentsel Dönüşüm uygulamaları… Bunlar bir bakıma “soylulaştırma” projeleri anlamında ele alınıyor ve yörede yaşayan insanlar köklerinden, çevrelerinden sökülüp atılıyor. Ankara’da Havalimanı ile şehir arasındaki tepelerde yer alan gecekondular böyle bir proje kapsamında yıkıldı. Ne yazık ki bir iki katlı gecekonduların yerine yapılan apartmanlar daha çağdaş bir kentsel tasarım anlayışı sergilemekten çok uzak. İstanbul Sulukule’de yapılmak istenen benzer bir uygulamaya karşı direnişler var.
Yine aynı çerçevede, İstanbul Müze-Kent projesine de değinmekte yarar var. İstanbul Belediyesi tarihî yarımadayı (Suriçi’ni) yenileştirmek istiyor. Bu projenin adı: “İstanbul Müze-Kent projesi”. Buna göre, suriçindeki betonarme yapılar belediyece kamulaştırılarak yıkılacak ve yerlerine “Osmanlı tarzı” yapılar yapılacakmış. Yörede özel kişiler önalım yoluyla ön kamulaştırmaya (!) başladılar bile. Pilot uygulama Süleymaniye bölgesinde başlatılacakmış. Yapıların dışı ahşap, strüktürü -nedense- çelik olacakmış.
Ünlü filozof-yazar Alain de Botton, “Bir şeyin anısını yaşatmanın en iyi yolu onu aynen taklit etmek değildir” diyor (4). “Alain de Botton’a başvurmaya ne gerek var; bunu hepimiz biliyoruz” diyebilirsiniz. Doğrudur. Biz de benzer şeyleri defalarca söyleyip yazdık; ancak görgü ve bilgileri sınırlı siyasiler, bize değil yabancılara inanıyorlar. Kısacası, “Disneyland – İstanbul”a hazır olun; dışı Osmanlı, içi çelik.
Kısacası, tam bir yetki kargaşası ve planlama anarşisi içinde kamu eliyle anarşik bir yapılaşma sürdürülmekte… Sonuçta, kentiçi ulaşım tam bir çıkmazda. “İstanbul Trafiği için 116 Çözüm” sloganıyla belediyece başlatılan kavşak ve yol çözümleri uygulaması tamamlandı; ancak trafik karmaşası azalmadı, arttı. Devam eden, “7 tepeye 7 tünel” projesinin de yarar sağlamayacağı açık. Otomobile dayalı çözümler iyileştirme getirmiyor. Buna karşılık, Metro, Metrobüs ve Marmaray projeleri umut verici.

Mimaride Yabancı Hayranlığı…
Anımsayacaksınız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kartal-Pendik Kıyı Kesimi ve Küçükçekmece-Avcılar Kumsal Alanı için kentsel dönüşüm tasarım yarışmaları açmış ve yarışmacı olarak yalnızca yabancı mimarları davet etmişti. Yarışmalara Türklerin çağrılmaması eleştiri konusu olunca da başkan, “her terzi ipek kumaş dikemez” diyerek kendini savunmuştu. Zincirlikuyu’daki eski Karayolları, yeni Zorlu Gayrimenkul arsası için bir süre önce açılan sınırlı yarışmaya yerli-yabancı 13 mimarlık grubu katılmıştı. Yarışmanın finalistleri, Türkler oldu.
Bu gelişmeyle, yabancı mimar hayranlığı ağır bir yara aldı. Buna “2007’nin mimarlık dersi”de diyebilirsiniz.
Siyasetçilerin mimarlığa bakışı hâlâ çok tutarsız. Ülkenin mimarlık politikasındaki belirsizlik, tutarsızlık boyutunda sürüyor. Özel kesime yol gösterici olması gereken kamu, ne yazık ki mimarlığın ne olduğundan habersiz; bu konumuyla özel kesimin çok gerisinde. Yukarıda sözünü ettiğimiz Müze-Kent projesinde ya da Ankara Keçiören’de olduğu gibi, kimi belediyeler, onların yanısıra Milli Eğitim Bakanlığı gibi kimi bakanlıklar geriye dönük bir mimarlık yaratma çabası içindeler. Bir çeşit Yeni Osmanlıcılık arayışı mı acaba? Yılın son günlerinde, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin (İSMD) AKM’de açtığı sergi, tutarsız gelişmeleri büyüteç altına almıştı.

Ülkemizde şehirciliğe, mimarlığa siyasetçiler egemen… Şehirlerimizin geleceğini ve görünümünü ne yazık ki onların bilgi ve görgü düzeyi belirliyor.
Yapı Sektörü
2007’nin ilk 9 aylık verilerine göre Yapı Sektörü % 11,4’lük bir büyüme gerçekleştirdi. 2001 ekonomik bunalımındaki büyük düşüşü izleyen gelişmelerin ardından, dört yıldır büyüme sürüyor. Sektör yatırımlarını konut (% 58), konut dışı yapılar (hastaneler, okullar, turizm ve sanayi yapıları vb.) (% 19) ve altyapı yatırımları (% 23) oluşturur. (Rakamlar 2006 verileridir).
Sektörün lokomotifi, “konut”tur. Son üç yılda her yıl yaklaşık 550 bin konut ruhsatı alındığı biliniyor. Bu yüksek rakamların en az birkaç yıl daha sürmesi bekleniyor.
Konutta, TOKİ’nin belirleyici bir rolü var. TOKİ 2003’ten bu yana
285 bin konutun yapımını teknik ve sosyal altyapısıyla birlikte başlattı. Önümüzdeki 5 yıl için de toplam
500 bin konutun yapımını hedeflemekte.
TOKİ, konut üretiminde sayısal olarak başarılı, ancak mimari kalite bakımından, olması gereken düzeyin altında. TOKİ’nin uygulamaları türünden yerleşmeleri ve yapıları, günümüz Avrupası yıkmakla meşgul. Ayrıca TOKİ’nin, var olan imar kurallarını değiştirebilme yetki ayrıcalığının, imar planlarını deldiği, ayrıca özel konut yatırımcılarına karşı bir haksız rekabet yarattığı açıktır.
2007’de konut satışları 2006’daki yüksek tırmanış grafiğinin gerisinde kaldı. Fiyatlardaki artışın satın alma eğilimlerini frenlediği düşünülebilir. Öte yandan, faizlerin yüksekliği ve bir türlü rayına oturtulamayan tutulu kredi (mortgage) sisteminin işlerlik kazanamaması sektörün daha da gelişmesinin önündeki engel olarak duruyor.
İnşaat malzemesi kesimi ise gelişmesini 2007’de de sürdürdü. Üretim büyüklüğü açısından Tekstil ve Gıda’dan sonra 3. konumdaki inşaat malzemesi kesimi ülkenin sanayi üretiminin de, ihracatının da % 10’unu oluşturuyor.

Kamu İhale Düzeni
Görünüşte, kamu ihale sisteminden herkes şikâyetçi… Ama nedense gidişat yıllardan beri hiç değişmiyor. Değiştirme çabaları sonuçsuz kalıyor. İşte 2002 yılında IMF’nin kredi ön koşulu olarak belirlemesi üzerine hazırlanmış 4734 sayılı Kamu İhale Yasası… İşte özerk Kamu İhale Kurumu… Birçok kamu kurumu, ihaleleri onlardan kaçırmanın peşinde. Yasayı işlemez hale getirmek ve kurumu çalıştırmamak için gizli güçler neredeyse güçbirliği yapmaktalar. Yasa birçok kez değişikliğe uğradı. Varılan sonuç ortada: Başbakan’ın bile şikâyetleri medyada yer aldı.
Öncelikle, sektördeki bütün aktörlerin, bir inşaatın en doğru şekilde nasıl yapılacağı üzerinde bilinçlenip uzlaşmaları gerekiyor. Mimarlar Odası, mühendislik odaları yıllardan beri projelendirme, yapım ve denetim düzenlerinin kurulup doğru işletilmesi için çırpınıyorlar… Ancak bir türlü sonuç alınamıyor. Proje yaptırma ihalesinin de, inşaat ihalesinin de hâlâ patates alım ihalesinden farkı yok. Son günlerde daha da ilginç bir gelişme oldu: İstanbul Belediyesi’nin Şehir Tiyatrolarına eleman almak için ihale ilanı basında yer aldı. İhaleyle 5 adet oyuncu, 35 adet yardımcı oyuncu, 25 adet figüran oyuncu, 20 adet özel nitelikli sanatçı alınacakmış (5).
Mimarlık ve mühendislik projeleri için sürüp giden ilkel anlayış, tiyatroya da sıçramış, sanatçılar da artık ihaleyle, üstelik adetle alınır olmuş.

Müteahhitler
Ülkemizdeki müteahhitlik kesimine gelince… Müteahhitlerimizin yurtdışındaki başarıları ülke içindeki işlerde pek görülmüyor. Devlet, yürürlükteki sistemle müteahhitlerini iyi seçmiyor, işleri iyi örgütleyemiyor. Ülkedeki inşaat müteahhitlerinin sayısı bile tam olarak bilinmiyor… Müteahhitlik hizmetleri verebilmek için herhangi bir ölçüt yok. Yasalara göre, Ticaret ve Sanayi Odalarına kayıt yaptıran herkes müteahhitlik hizmeti verebilmekte. Halen Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’ndan karne almış 91.400 müteahhitlik firması bulunmakta, özel sektöre yönelik olarak karnesiz çalışan firmalarla bu sayı 200.000’e ulaşmaktadır. Bu hesaba göre, Türkiye’deki müteahhitlik firmalarının sayısının, AB ülkelerindeki toplam müteahhitlik firmaları sayısından daha fazla olduğu görülüyor. Bir başka nokta: Türkiye’de faaliyet gösteren 130 müteahhitlik firması, ülke inşaat yatırımlarının yaklaşık % 70’ini üstlenmekte, aynı zamanda yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinin de % 90’ını gerçekleştirmektedir.
Türk müteahhitlerin yurtdışı çalışmalarındaki başarı 2007’de de, dünyanın en büyük 225 müteahhitlik firması arasında ABD (51) ve Çin’den (49) sonra Türkiye’nin 22 firma ile üçüncü konuma gelmiş olmasıyla sürdü.

Özetlersek…
Yapı Sektörü ve İnşaat Malzemesi Sanayisi, 2006 yılında ülke ekonomisinde sağlanan “büyümenin yaklaşık yüzde 20’sini gerçekleştirmiştir. 2007’de de bunun yaklaşık olarak tekrarlanacağı düşünülebilir.
Yapı-Endüstri Merkezi araştırma bölümü YEMAR tarafından hazırlanan, “Türk Yapı Sektörü Raporu 2007” yine iyi bir başvuru kaynağı oluşturacaktır (6). Raporun önsözünde değindiğim kimi noktaları buraya da aktarmayı yararlı bulunuyorum: “Ekonomik göstergelerin, istatistiklerin, rakamların çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak yine biliyoruz ki bütün bunlar nicelikleri verirler. Oysa, niceliklerin yanısıra, bir sektörün genel görünümünü belirleyen niteliksel veriler de söz konusudur. Ekonomik göstergelere, rakamlara girmeden önce sektörün sıkıntılarını bazı saptamalarla dile getirmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Aşağıda sıralanan eksik ve aksaklıkların giderilmesinin yatırımları daha anlamlı, daha verimli kılacağına inanıyoruz:
•Yerleşme ve yapılaşmada bilimsel planlama yokluğu; kentsel planlama, kentsel tasarım, mimarlık, mühendislik eksikliği,
•Plansız, yanlış yerleşmeler, yanlış yapılaşma,
•Ülkenin yerleşme – planlama, şehircilik ve mimarlık politikası yoksunluğu,
•Kaçak yapılaşma,
•Mevcut çürük yapı stoğu,
•İşlemeyen yapı denetim sistemi,
•Bir türlü düzenlenemeyen ve çarpıklığını hâlâ koruyan kamu ihale sistemi,
•Bozuk müteahhitlik sistemi,
•Hesapsız kitapsız, plansız, yanlış belediye yatırımları savurganlığı,
•Meslek adamlarının ve yardımcı kadroların yetersiz eğitimi; olmayan yetkinlik sistemi,
•Yabancı meslek adamlarına, karşılıklılık ilkesi gözetilmeksizin tanınan Türkiye’de proje yapma hakları, yetkileri,
•Yapı ve malzeme üretiminde kayıtdışılık ve haksız rekabet hâlâ sürüp gidiyor. Bunlara, “ekoloji”ye gereken önemin verilmesi zorunluluğunu da eklemeliyiz.
Bu sorunlar çözülmedikçe sektörün ülke yararı ve verimlilik açısından tam olarak başarılı bir şekilde işlemesi beklenemez. Yatırımlar yapılsa da doğru, ekonomik ve verimli sonuçlara ulaşılabilmesi tam olarak sağlanamaz.”
Geçtiğimiz yıllarda, yılın özetini yaparken yıl içinde yaşanmış olayları da derleyip ayrıntılı bir şekilde sunmaya çalışırdım. Bu kez o derlemeyi YEM, çok daha tutarlı bir şekilde yaptı ve www.yapi.com.tr ‘de “almanak” adı altında yayına soktu. Orada, 2007’nin iç ve dışta gelişen, yapı sektörüne, şehircilik ve mimarlığa, yakın mühendislik dallarına ilişkin haberlerini resimleriyle birlikte bulabileceksiniz.

YEM’in 40. Yıldönümü
Yapı-Endüstri Merkezi 2007 yılı sonunda 40. çalışma yılını tamamlamış bulunuyor. 40 yıldan beri bir bilgi merkezi kimliğiyle ve sosyal sorumluluk projeleriyle mimarların, mühendislerin, sanayicilerin, yapımcıların, kısacası bütün yapı sektörünün hizmetinde olan YEM, 2008’in ilk günlerinden itibaren yeni çalışma yerinde olacak. Yeni yeri, Beşiktaş Fulya’da, Bilim ve Deneme Müzesi’nin arkasında, Polat Kulesi’nin yanıbaşında. Yeni çalışma mekânı YEM’in gelişen işlevleri için çok daha elverişli… Yeni olanaklarla, hizmetlerin çok daha iyi sunulabileceğini düşünüyoruz.
Sağlık, mutluluk, başarı dolu bir yeni yıl dileyerek…

Notlar
1.Yiğit Bulut, Olmayan AB Yolumuzda Hangi Noktadayız?, Vatan Gazetesi, 23.12.2007.
2.Güngör Uras, aynı başlıklı yazı, Milliyet gazetesi, 15.12.2007.
3.Özlem Güvemli, “Kaçak yapılar su havzalarını yok etti, Cumhuriyet”, 22.12.2007.
4.Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi, Sel Yayıncılık, İstanbul 2007, S.253.
5.Mehmet Demirkaya, İstanbul Belediyesi bir ilke imza attı: İhaleyle ucuza sanatçı aranıyor, Milliyet gazetesi, 22.12.2007, s.1, 14.
6.Raporun Capital Dergisi’nin Ocak 2008 sayısıyla birlikte dağıtılacağını duyuralım.