|
Ağa Han Mimarlık Ödüllerinin 10. dönem (2005-2007) ödül töreni Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da yapıldı. 2007 yılı, ödüllerin 30. yıldönümüne rastlıyor. 2007 aynı zamanda Malezya’nın, İngiliz egemenliğinden kurtularak bağımsızlığa kavuşmasının, kendi deyişleriyle Merdeka’nın da 50. yıldönümü. Merdeka’nın yıldönümü benim oraya varmamdan iki gün önce 31 Ağustos’ta coşkuyla kutlanmış. Bunun izleri her tarafa asılmış bayraklar, hattâ sökülmekte olan tribünlerde görülebiliyordu.
Burada konumuz, son zamanlarda, “laiklik-din” tartışmaları nedeniyle Türkiye gündemine oturan “Malezya” değil kuşkusuz. Yaklaşmak istediğim konu, Ağa Han Ödüllerinin 30 yıl içinde dünya mimarlığına ve İslam dünyasına ne getirdiğini kısaca gözden geçirmek.
1977 yılında Kerim Ağa Han tarafından kurulan Ağa Han Mimarlık Ödülleri; çağdaş tasarım, sosyal konut, toplumsal gelişme ve iyileşme, restorasyon, yeniden kullanım, mimari mükemmellik örneklerini İslam dünyası çerçevesinde seçip ödüllendirmeyi hedefliyor.
YAPI Dergisi’nin bu sayısında, Ağa Han Mimarlık Ödüllerinin uzun süre genel sekreterliğini daha önce de genel sekreter yardımcılığını yapmış olan, bu nedenle de sistemin kurulması ve işletilmesinde önemli katkıları bulunan Suha Özkan‘la yapılmış bir röportajı bulacaksınız. Ayrıca, ileriki sayfalarda da bu yıl ödül kazanmış olan projeleri…
Önce bu yılın ödüllerine bir göz atalım. Bu yıl dünyanın çeşitli ülkelerinden 343 proje önerilerek büyük jürinin önüne gelmiş. Bunlardan 27’si jürice final için belirlenmiş; 12 uzman, finale kalan projeleri yerinde inceleyerek rapor hazırlamış. Sonuçta jüri 9 projeyi ödüle değer görmüş. Ödüller 4 yeni binaya, 1 peyzaj düzenlemesine, 2 restorasyon ve 2 iyileştirme + restorasyon projesine verilmiş. 4 Eylül akşamı ünlü Petronas Kuleleri kompleksi içindeki Filarmoni salonunda, Malezya Başbakanı’nın da hazır bulunduğu bir törenle, kazananlara ödülleri verildi. Törenin ilgi odağı, ödüllerden birini kazanmış olan Norman Foster‘dı.
Ödül kazanan projeler 5 Eylül günü düzenlenen seminerde tanıtıldı ve tartışmaya açıldı. Seminerin ilk oturumunun başlığı “Yenilik ve Kamusal Çevreye Müdahale” idi. Bu kapsamda Mimarın Değişen Rolü de ele alındı. Mimarlık artık eskiden olduğu gibi yalnızca mimarın işi olarak kalmıyordu. Mimar işin tasarım örgütleyicisi olsa da sürece katılan kişilerin ve mesleki disiplinlerin sayısı giderek artıyordu. Artık, mimar ve malsahibinin yanısıra şehir plancısı, kentsel tasarımcı, peyzaj tasarımcısı, çeşitli mühendislik dallarından uzmanlar yapım ekibini oluşturuyordu. Mimar burada bir bakıma “mediatör” rolünü üstleniyordu.
Amaç, kuşkusuz, geleceği düşünmek; dünyayı bugünkünden daha iyi kılacak adımları atmaktı. Hizmet edilen toplumla bağdaşmak, sürdürülebilirlik, yenilikçilik giderek daha da önem kazanıyordu.
İlk oturumda 3 proje sunuldu.
Lübnan’da 15 yıl süren iç savaştan sonra Beyrut’un merkezinde düzenlenmiş olan Samir Kassir Meydanı ilk sunulan proje oldu. Başarılı peyzaj düzenlemesiyle, küçüklüğüne karşın, gece ve gündüz nefes alınabilecek sakin, huzurlu bir nokta oluşturmuştu meydan.
Samir Kassir Meydanı, kentlerin şurasında burasında kalmış boş alanların, küçük de olsa, insanların soluklanması amacıyla nasıl ustaca düzenlenebileceğine ilişkin çok iyi bir örnek oluşturuyor.
Malezya’da Petronas Teknoloji Üniversitesi, Norman Foster ve Ortakları’nın tasarımı… Kuala Lumpur’a 300 km uzaklıkta, bir yüksek teknoloji ürünü. Hafiflik, saydamlık, açık alanların iyi kullanılması ve çevreyle bütünleşmesi açısından dikkat çeken bir yapı. İklim sorunlarının büyük ölçüde doğal havalandırmayla çözüldüğü yapının uygulamasını Malezyalılar yapmış.
Addis Ababa’daki (Etiyopya) Hollanda Büyükelçilik binası. Ortaya çıkmış olan yapıt doğayla bütünleşme, yerel malzemeyi ve olanakları bilgiyle yoğurarak mükemmel bir şekilde kullanma bakımından çok başarılı ve gerçekten şiirsel bir duyarlığa sahip. Teknoloji transferi yapılmamış, bilgi transferiyle yetinilmiş ve tasarım çok sadeleştirilmiş. Hollandalı mimarların seminerde belirttikleri görüş ilginçti: “Binalar bizim için çevre ve peyzajdan daha az önemliydi, çünkü peyzaj (doğal çevre) evsahibidir, bina konuktur”.
Açıktan açığa söylenmese de bu ödül bambaşka bir gerekçeyle eleştiriliyordu. Yıllar önce Etiyopya, Müslümanları ülkeden kovmuş, kovulanlar Eritre’ye sığınmışlardı. Müslümanları kovmuş olan bir ülke Hollandalıların yapmış oldukları elçilik binasıyla ödüllendiriliyordu. (Ağa Han Ödülleri adına yapıyı yerinde incelemiş olan Aydan Balamir Etiyopya’da Müslüman nüfusun yeniden yüzde 52’ye ulaştığını belirtiyor.)
İkinci oturumun teması “Yerel Çağdaşlığı Tasarlamak”tı. Burada ödüllü üç proje irdelendi.
Rudrapur (Bangladeş)’te Okul: Genç bir Alman mimarın girişim öncülüğünde gerçekleştirilen, yerel malzeme (kil ve bambu), yeni aletler, yeni teknikler yardımıyla çağdaş anlamda ve yöre halkının katılımıyla yapılmış bir yapıydı ödüllendirilen. Moderniteyle yerelliği bünyesinde toplayan bir proje olmuştu. Çocuklara belki de bir süre önce hiç tatmadıkları yaşama-öğrenme sevinci veren bir çevreydi burası. Renkler ve mekândaki karşıtlıklar da işin cabasıydı. Zaten proje bir süre önce de Architectural Review’nun Emerging Architecture ödüllerinden birini kazanmıştı.
Singapur’daki Konut Kulesi’nin jürice, “yüksek konutun yeni bir yorumu, farklı bir dil” olarak benimsediği anlaşılıyordu. Tasarım, tropikal binaların yeni bir yorumu, yeni bir tropikal modernizm, yeni bir ekoloji denemesi olarak kabul edilmişti. Nemli, yağmurlu bir iklimde özel düzenlenmiş yatay pencerelerle doğal havalandırma sağlanabiliyordu.
Kudugu’da (Burkina Faso) Merkez Çarşı: Çöküntü halindeki çarşı, geliştirilmiş yerel malzeme, yeni teknikler ve yerel halk katkısıyla canlandırılmış ve geleneksel “souk-bazaar”ın yeni bir yorumuyla yöresel ancak çağdaş bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Burada kullanılan geliştirilmiş kerpiç, yapının modülünü oluşturmuş. Sonuçta, dışarıda büyük bir sadelik, içte yaratıcılık ürünü bir mekân sağlanmış.
Üçüncü oturumun teması, “Fiziksel, Psikolojik ve Kavramsal Sınırlar”dı ve yine ödül kazanmış projeler temelinde tartışıldı. Rada’da (Yemen) Amiriya Kompleksi Restorasyonu: Çalışma Hollanda ve Yemen hükümetlerinin desteği ve katkılarıyla gerçekleştirilmiş. Projenin başındaki mimar Selma Al-Radi, “Burada çimento görmek istemiyoruz diye iş başladık, sonra eski yapım tekniklerini çözdük, yavaş yavaş işin tekniğine ulaştık” diyordu. Gerçekten de, kolaycılık bir yana bırakılarak, unutulmuş tekniklerin yeniden araştırılıp bulunmasıyla, belki de, birçok ülkede sürdürülen kolaycı restorasyon çalışmalarına örnek olabilecek, ders oluşturabilecek başarılı bir restorasyon gerçekleştirilmiş.
Yemen’de Shibam Kentinin İyileştirilmesi: Shibam çok katlı kerpiç yapılardan oluşan bir yerleşme. Çölün Manhattan’ı olarak da anılıyor. (Bizim Mashattan’cıların kulakları çınlasın!) İyileştirme projesi Alman ve Yemen hükümetlerince ele alınmış ve başarılı bir şekilde sonuçlandırılmış. Böylece dünyanın gözden uzakta kalmış bir köşesindeki harikulade bir yerleşme yeniden yaşama döndürülmüş.
Kıbrıs-Lefkoşa’da Suriçi’nin Canlandırılması: Bölünmüş bir adada iki tarafın ortak katkılarıyla yapılan bir çalışma. Üst düzeyde ayrılıkçı politika sürerken, yerel yönetimler düzeyinde ortaklaşa girişimle bir şeylerin yapılabilmesi jüriyi etkilemiş. Törende hem Türk tarafından, hem de Rum tarafından temsilciler vardı; ödül töreninde, projenin açıklanmasında ve tartışılmasında olduğu gibi, öteki bütün etkinliklerde de bir aradaydılar. Jüri “iki tarafın gösterdiği hoşgörü ve duyarlılığın öteki sorunların da çözümüne yardımcı olabileceği” görüşündeydi. Bu ödülün biraz da barışa yardımcı olsun diye verildiği anlaşılıyordu.
Lefkoşa’daki ortak projede önce kanalizasyon yapılmış, sonra da 1986’da iki tarafta yaya bölgeleri yaratılmış. Ne var ki aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede bölgeler hâlâ birleştirilememiş. Rum kesiminin eski Lefkoşa belediye başkanı Lellos Demetriades haklı olarak, “Siyasiler, kendi siyasetlerinin esiridir” diyordu.
Yine jüri açıklamasında Kıbrıs’ta 400 yıllık Osmanlı istilası (!) sırasında gerçekleştirilmiş Osmanlı yapıtlarından söz ediliyordu. Burada bir parantez açarak, bu söylemin benim için çok ciddi bir sürpriz olduğunu belirtmeliyim. Anlaşılıyor ki yabancılar Türkiye’yi 1570’den beri Kıbrıs’ta istilacı olarak görüyorlar. Adanın tarihin hiçbir döneminde Yunanistan’a ait olmadığı gerçeğini ya bilmiyorlar ya da göz ardı etmek işlerine geliyor. Bu söylemle Türklerin Kıbrıs’ı Yunanlardan aldığı izlenimi yayılmak isteniyor gibi… Bu konu, “İstanbul da 1453’ten beri işgal altında”ya kadar götürülebilir, hattâ böyle bir sav Anadolu için de yaygınlaştırılabilir. Bu saptamayı, uyanık olmamız gerektiğini vurgulayarak kaydedelim.
Evet, ödül kazanan 9 proje üzerindeki görüş ve yorumlar kısaca böyle. Öteki aday projeleri bilmediğimiz için onlar hakkında görüş belirtme olanağımız yok.
Daha iyi bir yaşam için daha iyi toplumsal çevreler gerekiyor. Toplumlar sürekli değişim halinde. Kırsal toplum sürekli olarak kentleşme yolunda… İç göç bütün İslam ülkelerini etkiliyor. Ödülün öncelikle bu sürece katkılar sağlaması beklenir. |
|
Ağa Han Mimarlık Ödülleri sistemi bir fantezi değil; bir sonuç da değil, bir süreç. Müslüman toplulukların gelişimini desteklemek bağlamında anlamı ve üstlendiği misyonu var. Ödülün, bu 30 yıllık süreçte, koyduğu hedeflere hangi ölçüde ulaşabildiğini bilmek güç. 30 yılın sonunda çeşitli İslam ülkelerine, o ülkelerin mimarlığına ne getirdiğini sorgulamakta yarar olmalı. Bu sorgulamayı da öncelikle ödülü yönetenler yapmalılar, çünkü hedefi koyan, süreci izleyen kendileri; amacın ne olduğunu en iyi onlar biliyorlar. Ödül sürecine yıllarını vermiş olan Suha Özkan‘ın ileriki sayfalarda bulacağınız görüşleri bu bakımdan çok önemli.
Kısaca, bizim genel düşüncelerimize gelince… 30 yıllık dönemde ödülün koruma, restorasyon, kentsel ve kırsal iyileştirme konularında ciddi bir işlev gördüğü açık. “Yeni yapılar ve yapılaşma konusunda sağlıklı kentleşmeye destek bağlamında benzer bir sonuç alınabildi mi?” sorusunun ise tartışılması gerekiyor. Bence, bu son dönemde seçilen projeler içinde en etkileyici olanı Bangladeş’teki okul. Ancak ne var ki, o bile sorgulanabilir. Yerel malzemeyle ve yabancıların bilgi katkısıyla Bangladeş’te bir okul yapmak, karanlıkta bir kibrit çakmaktan ne kadar farklı acaba? Yapılan çok güzel, çok şiirsel; hepimizi çok duygulandırıyor. Ancak bu tür romantik yaklaşımlar o topluma ne sağlıyor? Bu okulu çevrede başkaları izleyecek mi? İzlemiş mi? Bu girişimin yerine daha kapsamlı girişimlerle yüzlerce okul yapılabilecek teknikleri geliştirip uygulamak, bunu yapanları ödüllendirip yüreklendirmek daha yararlı olmaz mı? Benzer bir sorgulama başka konularda da yapılabilir. Örneğin, ödüllendirilen yazlık evler… Bunlar İslam dünyasına ne katmıştır?
9 kişilik büyük jüriler çeşitli ülkelerden çeşitli disiplinlerden geliyor ve tam bağımsız çalışıyor. Bu çalışmaya daha önce bizzat katılmış biri olarak jürilerin her zaman en doğru değerlendirmeyi yapıp en isabetli kararları aldıklarını iddia edemem. Tıpkı haberciliktekine benzer şekilde, bu ödüllerde de “Kim için, nerede, ne, niçin, nasıl?” türünden bir sorgulama sisteminin jüri değerlendirmesi sırasında yararlı olacağını söyleyebilirim.
30 yıldan beri işleyen bir süreçte 88 ülkeden 8000 proje ödül için önerilmiş. Bunlardan birçoğu yerinde incelenmiş, belgelenmiş. Sonuçta bu sayede büyük bir mimarlık arşivi oluşmuş. Ayrıca, düzeyli konferanslar, seminerler, mimari buluşmalar ve yayınlar… Bu çerçevede sürdürülen etkinliklerin Vakfın öteki destekleyici girişimleriyle birlikte ciddi bir sinerji yarattığını ve mimarlık adına zengin bir birikim oluşturduğunu düşünüyorum.

SQUARE

EMBASSY

MOULMEIN

SHIBAM

CIMG
|