|
Yağma Kültürüyle Şehircilik… İmar üzerinden spekülatif rant sağlama girişimleri siyasal iktidarın anlayışı, yüreklendirmesi ve desteğinden de geniş ölçüde yararlanarak yoğunluk kazanıyor. Karşı karşıya olduğumuz, kentbilim ilkelerine aykırı planlı yağma olgusu her bakımdan çok başlı olarak sürüyor: •Yeşil alanlar plan değişiklikleriyle yoğun yapılaşmaya açılıyor. •Orman alanları, niteliklerini yitirdikleri ileri sürülerek işgalcilere satılmak isteniyor. Hükümetin ünlü 2B maddesi (1) ısrarı nedeniyle ormanlık alanlarda yeni kaçak yapılaşma ve işgaller yüreklendirilmiş oluyor. •Kentsel toprağın azalması karşısında, deniz kıyılarının doldurularak toprak kazanılması şeklindeki sözümona çözümler devreye sokuluyor. •Yapılan plan değişiklikleriyle, mevcut yapılara kat ilavesi ya da yeni haklarla yapıların büyütülmesi yapılaşma yoğunluğunu artırıyor. •Özellikle büyük şehirlerdeki kimi kamu yapılarının arsalarına göz konularak bunların yıkılmasıyla, yerlerine kâr amacı taşıyan yüksek yoğunluklu yapılara zemin hazırlanmak isteniyor. Yukarıda başlıklarıyla sunulan gelişmeleri, örnekler vererek açıklamaya çalışalım.
“Yeşil”den Taşlaşmaya Yeşil alanların yoğun yapılaşmaya açılması olgusu yıllar önce şaka yollu yaptığım tanımlamayı gerçeğe dönüştürür nitelikte. “Yeşil alan” terimini iğneli mizah yoluyla şöyle tanımlamıştım: “İleride üzerine gökdelen dikilmek üzere bekletilen alan” (2). Günümüzdeki uygulamalar bu tanımı gerçeğe dönüştüren örneklerle dolu. İşte İstanbul’da Zincirlikuyu-Maslak güzergâhı. Buradaki arsaların bir bölümü tümüyle yeşil alandı; bir bölümü de ilâç fabrikaları gibi, düşük yoğunluklu dumansız sanayi tesislerine ayrılmıştı. Bugün o arsaların tümü, getirilen imar durumu değişiklikleriyle sahipleri için “altın yumurtlayan tavuk” haline geldiler. Çok yüksek yoğunluklu yapılaşmaya elverişli hale gelen bu arsalara sahibi isterse gökdelen dikebiliyor, isterse büyük paralar karşılığında arsasını satabiliyor. Arsaların, kâğıt üzerinde yapılan değişikliklerle kazandırdığı servetler arsa sahibinin oluyor; sıkıntıları, ulaşım güçlükleri, altyapı eksiklikleri, hava, ses ve görüntü kirliliği türünden bunaltıcı sorunlar kente ve kentliye kalıyor. Bu durum yalnızca Zincirlikuyu-Maslak ekseniyle sınırlı değil. İstanbul’un pek çok noktası için örnekler çoğaltılabilir. Bunlardan birine, daha yakından bakalım: İstanbul Hilton Oteli’ne. Yıllar önce halkın soluklanması için yeşil alan niteliğinde düzenlenmiş olan İnönü Gezisi’nden koparılan bir alana 1950’lerde yapılmış olan Hilton Oteli, özelleştirme kapsamında Emekli Sandığı’nın elinden alınarak 11 Ağustos 2005’te Aydın Doğan ve ailesinin sahip olduğu bir şirkete 255 milyon dolar bedelle satılmıştı. İhale koşulları Hilton Oteli’nin arsasıyla birlikte, olduğu gibi korunacağı esasına göre belirlenmişti. İhale öncesinde Ege Cansen -doğal ki alıcının kim olacağını bilmeden- Aydın Doğan’ın gazetesi Hürriyet’te şöyle yazıyordu: “Bu otel binasını ve arsasını alacak olanların verecekleri ‘çok yüksek’ bir fiyatın gerekçesi o emsalsiz arazi parçasının ‘imar durumunu’ değiştirmek olabilir…” (3) Yine ihaleden önce, yine Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Milliyet gazetesinin 30 Temmuz 2005 günlü Emlak ekindeki, “Hilton’un Değeri Ne Kadar?” başlıklı yazıda yer alan saptama ilginçti: “Şimdi gelelim ihaleyi kazanacak firmaya. Piyasada yaygın olan kanaate göre yabancılar bu ihaleye teklif verecekler. Ama yüksek teklifler genelde yerlilerden gelecek. Çünkü 62.337 metrekarelik arsaya sahip olan İstanbul Hilton, siyasi bağlantıları güçlü yatırımcılara, alışveriş merkezi, dev otopark ve rezidans sitesi gibi farklı alternatif proje olanakları sunuyor. Bu açıdan bakıldığında hiçbir yabancı kurumsal gayrımenkul şirketinin bu işlere girmeyeceği belirtiliyor. Neyin doğru, neyin doğru olmadığını bekleyip göreceğiz.” İhale sonuçlanmış; Hilton arazisinin satış ihalesini Aydın Doğan’ın kazandığı anlaşılmıştı. Bunun üzerine YAPI’ya yazdığım bir yazıda, aklıma takılan kimi soruları dile getirmiştim: “Milliyet’teki bu yazıdan yola çıkarak sorabiliriz: Acaba, Aydın Doğan ‘siyasi bağlantıları güçlü bir yatırımcı’ sayılır mı? İstanbul Hilton’un arazisini bu gücünden yararlanıp, yine kendi gazetesindeki yazıda belirtildiği gibi, ‘alışveriş merkezi, dev otopark ve residans sitesi gibi farklı alternatif proje olanakları’ ile değerlendirmeye kalkar mı? Biz de bekleyip göreceğiz” (4). Evet, aradan geçen sürede Aydın Doğan, kendi gazetesi Milliyet’te de belirtildiği gibi, “siyasi bağlantıları güçlü bir yatırımcı” olduğunu kanıtladı: Hilton arazisinin imar koşullarını değiştirmek üzere yaptığı başvurular, anladığım kadarıyla, hani evlendirme memurlarının her nikâhta sordukları şekilde, “hiçbir etki ve tesir (!) altında kalmadan” İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nce değerlendirildi ve 0,7 olan inşaat emsali 2,5 olarak değiştirildi. Doğal ki, 0.00 kabul edilen kotun altında yapılacak birkaç yüzbin m2 inşaat, bu emsalin dışında olacak ve inşaat alanına eklenecek. İhalenin koşulları arasında bulunan, “binanın çevresinin olduğu gibi korunması” koşulu unutulmuştu. Böylece, bu koşula bağlı olarak pahalı görülen satış, bu kez yeni imar durumuyla sağlanacak birkaç milyar dolarlık olağanüstü kârla ballı börek haline geldi. Devlet memurlarının, emekli, dul ve yetimin sosyal güvenlik kurumu Emekli Sandığı’nın mülkü devlet eliyle (ya da zoruyla) çok ucuza satılmıştı. Karar henüz ilgili Koruma Kurulu’na gelmedi. Ancak hemen şunu belirtelim ki, imar durumunun bu anlamda değiştirilmesi, turizm adına 1950’lerde halktan koparılıp alınan bir yeşil alanı özel kişiler yararına spekülatif amaçlı yoğun bir yapılaşmaya açtığı için kabul edilemez bir karardır. Ve İstanbul Belediyesi’nin bir yüzkarası olarak tarihe geçecektir.
Ormanlar Bugünkü iktidar için “para” en üstün değer. Maliye Bakanlığı 2B Orman arazilerinin satışından büyük bir gelir bekliyor. Bilindiği gibi bu alanlar, buraları zorbalıkla ele geçirmiş ve üzerine yapılar yapmış yağmacılara satılmak isteniyor. Cumhurbaşkanı Sezer, bu konuda çıkarılan yasayı iki kez veto etmişti. Hükümet’in yasa için ısrarlı tutumunu sürdürmesi, yeni işgalleri ve işgalcileri yüreklendiriyor. Bu konuda çırpınan TEMA Vakfı ise şu öneriyi getiriyor: “Toplu yerleşim alanı haline gelmiş kentleşmiş yerlerdeki insanlar sokağa atılamaz, fakat orman içinde tek veya siteler halinde yapılaşmalar, mevcut yasalar gereği kesinlikle yıkılarak orman haline dönüştürülmelidir. Kentleşen alanlardaysa medeni hukukumuzdaki mülkiyet kavramında yeni düzenlemelere gidilerek satış dışı çözüm oluşturulmalıdır.” Yeşilin kemirilmesi 2B ile de sınırlı değil. Şimdi, Üsküdar’daki Boğaz’a nâzır Hüseyin Avni Paşa korusu (Demirağ Korusu) ve köşkü de TMSF tarafından satışa çıkarıldı. Buranın da pek yakında, plan değişikliğiyle yapılaşmaya açılacağından kuşkunuz olmasın.
Denizlerin Doldurulması Kent merkezlerinde arsaların iyice azalması nedeniyle, denizlerin doldurularak kullanılması gibi yeni bir icat kimi uyanık kişilerce gündeme getirildi. Bu iş genelde herhangi bir ciddi kentsel planlamaya dayanmadığı gibi, başta ekolojik kaygılar olmak üzere bilimsel araştırmaya, sağlam verilere de dayanmıyor. Yakın zamana ilişkin bir örnek: İstanbul’da Ataköy Marinası. İstanbul Büyükşehir Belediyesi denize dolgu yapılarak marinanın genişletilmesine onay vermiş bile… Yoğunluk Artırıcı Plan Değişiklikleri ve Yıkım Başka bir tehdit, bilimsel verilere ve planlara dayanmadan verilen keyfi yoğunluk artırma kararları. Bu kararlar kentleri olduğu kadar, mevcut yapıları ve mimarlık varlığımızı da tehdit ediyor. Mevcut yapıları büyütmek ya da bunları yıkarak arsalarından yararlanmak kâğıt üzerinde arsa üretmenin başka bir yolu oldu. |
|
Bu anlayışla mimari, simgesel ya da tarihsel pek çok yapı tehdit altında. Birçok okulun yerinden edilmesi hattâ yıkılarak arsalarının yeni kârlı yatırımlar için kullanılması gündemde. Yine aynı anlayışın tehdidiyle karşı karşıya olan birçok ünlü yapıyı bir çırpıda sayabiliriz. Akla gelen ilk örnek: Ankara ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezleri… YAPI’nın bu sayısında Mimar Hasan Özbay Ankara’daki AKM’nin bugüne kadar başına gelenleri anlatıyor. Orası için bir Azeri mimara yaptırıldığı söylenen ve çağdaş mimarlık anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan yoz proje önerisini de “Büyüteç”te sunuyoruz. Görgüsüzlüğün ve değerbilmezliğin boyutunu takdirlerinize bırakalım. İstanbul AKM ise kamuoyunda sürekli olarak tartışılıyor. Ancak, tartışmalar sürerken, İstanbul’un en önemli noktalarından birinde bulunan, binbir güçlükle gerçekleştirilmiş, kentsel bellekte yer etmiş bir yapının yerine ne yapılmak istendiği bilinmiyor. Yıkılması için yetkililer doğru yanlış gerekçeler ileri sürüyorlar; ancak yerine ne yapılmak istendiği bir türlü söylenmiyor. AKM’nin yerine ne yapılacağı bilinmediği gibi, onun yer aldığı Taksim Meydanı’nın ne olacağı, yine ona bağlı olarak İnönü Gezisi’nin akıbeti de bilinmiyor. Karanlık bir durum! Yine aynı yörede, 2. Ulusal Mimarlık örneği İstanbul Radyoevi tehdit altında; Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılmak üzere… Bu yüzden tiyatronun perdesi bu sezon açılamadı. Kuşadası’ndaki Tatil Köyü, Ankara’daki TBMM lojmanları böyle yıkıldı. Ulus’taki modern yapılar tehdit altında. Tarihsel çevreye saygılı yerleşmesi ve tarzıyla mimarlık literatüründeki yerini almış olan Manifaturacılar Çarşısı da aynı şekilde yıkılmak isteniyor.
Planlamada ve Yetkilerde Kargaşa Bütün bu yapılanlar, gecekondu ve yağma kültürünün uzantıları… Gecekonducu, toprak yağmasını ve politik ödünler sayesinde bundan nasıl rant sağlanacağının kaçamaklı yollarını öğrendi, biliyor. Şimdi bu süreç şehir yönetimlerine yansımış bulunuyor. Kentler, rant sağlayacak daha görkemli (!) tesislerle donatılacak sözümona. Ancak ne pahasına? Bütün adımlar tam bir plansızlık kargaşası içinde atılıyor. Planlamada ülke çapında tam bir dağınıklık var, yetki kargaşası var. Yetkili olan yalnızca belediyeler değil… Belediyelerin yanısıra hattâ onlardan önce Başbakanlık, kimi bakanlıklar, TOKİ, ÖİB vd., hepsi yetki sahibi. Böylece her kurum bildiğini okuyor; yetki kargaşası içinde planlama ya da plansızlık anarşisi dolu dizgin sürüyor. Bu nedenle kentlerin içi olduğu kadar, dışı ve yakın çevresi de noktasal kararlarla allak bullak. Bütün bu olgular, şehirlerimizi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ağır baskılar altında tutuyor; üstelik, geleceklerini de ipotek altına alarak. Çarpık yeni yerleşmeler, aşırı yoğunluk, taşlaşma, bitmez tükenmez ulaşım-trafik sorunları, altyapı yetersizliliği, susuzluk, çevre kirliliği, ekolojik dengelerin alt üst edilmesi gibi darboğazlar kentlerimizi boğmak üzere… İşte 2007 yılı sonbaharında ülkenin fiziksel planlama alanındaki perişan manzarası. Sonumuz hayrola!
Notlar 1. 6831 sayılı Orman Yasası’nın 2.maddesi B bendi için kullanılan kısaltma. 2. D. Hasol, Ülkenin Birinde Mimarlık ve Şehircilik Sözlüğü, YAPI 197, Nisan 1998. 3. Ege Cansen, Hilton Özelleştirilmiyor, Arsası Satılıyor, Hürriyet 10 Ağustos 2005 4. D. Hasol, İstanbul Hilton Satıldı Sıra Ötekilerde,YAPI 286, Eylül 2005.
 İstanbul AKM
 İstanbul’da Gökdelenler
 Ankara AKM
 İstanbul Hilton
 Ulus İşhanı
|