80. Yılda Cumhuriyet Dönemi Mimarlığına Bir Bakış Kaynak : 01.12.2003 - Yapı Dergisi - 265 | Yazdır

19. yüzyılda Avrupa’da güçlenmeye başlayan ulusçuluk hareketleri Osmanlı İmparatorluğu’nu kaçınılmaz sona doğru yaklaştırıyordu. Avrupa’daki topluluklar, ulus bilinciyle Osmanlı’dan birer birer koptukça, düşünürler bu kez İslam dayanışmasından yani Panislamizm’den çare umarak doğuya yöneldiler. Bu nedenle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı-İslam sentezi dönemidir. Panislamizmin de çare olmayacağı kısa bir süre sonra Arap ülkelerinin İmparatorluktan kopmalarının yarattığı düşkırıklığıyla görülecekti. Panislamizm’den sonraki akım Pantürkizm olacak ve çare artık öze dönüşte aranacaktı. Din bağları yerine ulusçuluk ön plandadır artık. Bütün bu toplumsal ve siyasal gelişmelerin yansımaları, etkileri o dönemlerin mimarlık akımlarında izlenebilir.

1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet’le birlikte gelişen milliyetçilik eğilimleri mimarlıkta da yeni arayışları gündeme getirmiştir. Mimar Kemalettin ve Vedat Beylerin öncülüğündeki akımla Türk mimarlığının, “Neoklasik Türk Üslubu” ya da “Milli Mimari Rönesansı” adını alan yeniklasik dönemi başlar. Daha sonraları (1970’lerde sonra) Birinci Ulusal Mimarlık adıyla anılacak bu tarz, 1908 öncesindeki Osmanlı-İslam referansları yerine bu kez Selçuk ve klasik Osmanlı yapılarından aktarılan öğeler ve süslemelerle yüklü yeni bir mimarlık yaratmaya yönelir.

Bu dönemde mimarlar, klasik Türk mimarlığı yapıtlarını dirilterek bir Milli Mimari Rönesansı ile Türk milli üslubu yaratmaya çalışmışlardır. Bu arayış, İslam ülkelerinin birer birer Osmanlı’dan kopmaları nedeniyle Panislamizme karşı Pantürkizm eğiliminin, yani ulus olma yolunda bilinçlenmenin bir sonucu olarak da nitelendirilebilir. Sözde milliyetçi olan bu akım, daha çok eski dinsel yapılardan alınan geniş saçaklar, kubbe, sivri kemer, sütun, çıkma, mukarnaslı başlık, çini kaplamalar gibi yapı öğelerini sivil mimarlığa uygulamaya çalışmıştır. Akım daha çok, kamu yapılarında görülmüş, konutları pek etkilememiştir.

Akımın öncüleri Mimar Kemalettin ve Vedat Beyler ülke mimarlığını yabancı etkilerden arındırmak amacıyla yola çıkıp, yerel seçmeciliğe yöneldiler. Klasik Osmanlı mimarlığına dönüş çabaları olarak da yorumlanabilecek bu çabalar yalnızca Osmanlı’nın son dönemini değil, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türk mimarlığını da büyük ölçüde etkiledi. Ziya Gökalp’in kuramsal olarak başlattığı Türkçülük hareketi ve geleneklerden bir anda sıyrılmamak eğilimindeki Cumhuriyet Hükümetinin desteği, bu akımın Cumhuriyet’in ilk yıllarında da canlı kalmasını sağladı. Aslında Osmanlı canlandırmacılığına dayalı bir akımla izlenen yol, genç dinamik Cumhuriyetin yenilikçi ve atılımcı karakteriyle bağdaşmıyordu. Her alanda devrimler yapan genç Cumhuriyet’in mimarları, Selçuklu-Osmanlı öğelerinden yararlanarak yeni bir mimarlık yaratmaya çalışıyorlardı. Yukarıda andığımız iki mimara anlayış bakımından çok yaklaşan başka iki mimar, Arif Hikmet (Koyunoğlu) Bey ile İtalyan asıllı Giulio Mongeri de akıma katılmışlardır.

Mimar Kemalettin, İstanbul’da 4. Vakıf Hanı’nı, Bostancı ve Bebek Camileri ile Tarlabaşı’ndaki Kemer Hatun Camisi’ni, Eyüp’te 5. Mehmet Türbesi ile Şişli Hürriyet Tepesi’nde Mahmut Şevket Paşa’nın açık türbesini, Lâleli Tayyare Apartmanlarını (bugünkü Merit Antik Oteli), Ankara’da DDY merkez binası ile Gazi Terbiye Enstitüsü’nü yapmıştır.

Mimar Vedat’ın en önemli yapıtları ise Sirkeci’deki Büyük Postane, Karaköy’de bugünkü Denizcilik İşletmeleri binası, Nişantaşı’ndaki kendi evi, Haydarpaşa vapur iskelesi ve başladığı fakat bitiremediği Ankara Palas’tır.

Arif Hikmet Bey, Ankara Türk Ocağı (Bugün Devlet Resim ve Heykel Müzesi, 1927-30) ile Etnoğrafya Müzesi (1925-28) ve eski Hariciye Vekâleti binalarını; Mongeri de Ankara-Ulus’ta Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü (1926) ile Osmanlı Bankası (1926), İş Bankası (1928) ve İnhisarlar Başmüdürlüğü (1928) binalarını yapmışlardır.

Birinci Ulusal Mimarlık, yeni teknolojiye ayak uydurmaktan ve çağın gereksinmelerine yanıt vermekten uzak, seçmeci, biçimsel, duygusal, akademik bir akım olarak kalmıştır.

Yapım gereksinmesinin özellikle yeni başkent Ankara’da hızla artması, buna karşılık mimar sayısının yeterli olmaması nedeniyle 1927’den sonra yeniden bir yabancı mimarlar egemenliği dönemi başlar. Clemens Holzmeister, Ernst Egli, Theodor Post, Hermann Jansen, Martin Wagner, Martin Elsaesser, Bruno Taut, Robert Oerley gibi mimarlar eğitimci, danışman, plancı, uygulayıcı olarak üstlendikleri görevlerle genç Cumhuriyet’in mimarlığını kişisel eğilimleri doğrultusunda etkilemişlerdir. Bu dönemde daha çok, Orta Avrupa-Viyana ekolünden ithal edilen anıtsal, klasik biçimciliğe dayalı bir yeniklasikçilik Türkiye mimarlığına egemen olmuştur. Simetrik planlar, süslemeden arınmış yalın çizgiler taşıyan simetrik cepheler, ritmik pencere düzenlemesi, düz ya da gizli eğik çatılar, anıtsal ölçekli merdivenler, girişte sütunlu bir düzenleme ya da cephede kimi zaman birkaç kat yüksekliğinde sütunlar bu dönemin karakteristikleri arasındadır. Toplamda, devletçilik anlayışı ile devlet otoritesini yansıtan bir anıtsallık söz konusudur. Bu dönemde C. Holzmeister 1928-36 yılları arasında Ankara’da Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Orduevi, Harp Okulu, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Merkez Bankası, İçişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Yargıtay, Emlak Bankası, Avusturya Büyükelçiliği binalarını yapmış, 1938’de de TBMM proje yarışmasını kazanmıştır. T. Post Sağlık Bakanlığı binasını (1926), E. Egli Musiki Muallim Mektebi, Sayıştay ve İsmet Paşa Kız Enstitüsü binalarını (1927-30), B. Taut ise Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi binasını yapmıştır (1937).

Batıda özellikle Bauhaus ve CIAM çevrelerinde gelişen ilerici düşünceler Türkiye’ye de ulaşmakta gecikmemiştir. Avrupa 1. Dünya Savaşı’ndan sonra geçmişle bağlarını kopararak yeni mimarlık yolları arama çabasına girmiştir. Bunun bir uzantısı olarak ülkenin tek mimarlık okulu Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (bugünkü MSÜ) öğretim programı 1927 yılında çağdaş yönde köklü bir reform geçirir. 1930’larda Türk mimarlarının büyük bir bölümü çağcıl Uluslararası Üslup doğrultusunda yaklaşık on yıl süreyle kübizme ve betonarmeye dayalı yeni Batıcılık örnekleri vereceklerdir. Ankara Sergievi (Şevki Balmumcu, 1933), İstanbul Üniversitesi Gözlemevi (Arif Hikmet Holtay, 1934), Florya Deniz Köşkü (Seyfi Arkan, 1934), Taksim Belediye Gazinosu ve başta Kadıköy Halkevi (Rüknettin Güney, 1938) olmak üzere pek çok halkevi binası ve Yalova Termal Oteli (Sedad H. Eldem, 1935-38) bu dönemin dikkate değer yapıları arasındadır. 1940’ta Türk mimarlarının sayısı 150’dir.

Dünya mimarlığındaki olumlu gelişmelere ayak uyduran ve yaklaşık on yıl süren bu dönemden (1930-1940) sonra, başta 1927’den beri süregelen yabancı mimar egemenliğine tepki olarak doğan öze dönme çabalarının yanı sıra İtalya’daki faşist, Almanya’daki nasyonal sosyalist ortamların ve totaliter düşüncelerin etkileriyle de beslenen Millî Mimari akımı başlar. Bu akım romantik bir yaklaşımla, yeni bir ulusal mimarlık yaratmak amacına yönelerek 1939-50 yılları arasında Türk mimarlığını etkisi altında tutacaktır. Önceleri “Milli Mimari”, sonraları “İkinci Ulusal Mimarlık” adıyla anılan akım yerel-ulusal mimarlık öğelerinin bulunup kullanılmasına dayanan bir üslup araştırması niteliğindeydi. Sedad H. Eldem’in Güzel Sanatlar Akademisi içinde kurup yürüttüğü Millî Mimari Semineri adlı çalışmalarda özellikle geleneksel Türk sivil mimarlığı üzerinde yoğunlaşan çalışmaların bu akımın düşünce temelinin oluşturulmasında önemli etkileri olmuştur. Bu akımda, yukarıda da belirtildiği gibi, o dönemde Rusya, Almanya, İtalya gibi ülkelerdeki siyasal baskı rejimlerinde tutunmaya başlayan seçmecilik anlayışının da önemli bir payı vardır. Ayrıca Mimar Kemalettin ve Vedat Beylerin süregelen etkileri de bu eğilimin başka bir güç ve esin kaynağı olmuştur. Ancak bu kez seçmecilik, Birinci Ulusal Mimarlık’taki gibi dinsel yapılardan alınan öğelerle değil, geçmişteki sivil yapılardan alınan öğelerden yararlanılarak daha sade şekilde uygulanmıştır. Özü biçim aktarmaya dayanan, simetriye önem veren, taş kaplama cepheler ve anıtsal bir anlatımla belirlenen bu deneme 1950’li yıllara değin sürmüş, dönemin yepyeni teknolojisine ve gereksinmelerine kısacası, çağdaş mimarlık anlayışına ayak uyduramayarak sona ermiştir. 1939 Uluslararası New York Sergisi’ndeki Türkiye Pavyonu (S.H. Eldem), Anıtkabir (Emin Onat, Orhan Arda, yarışma, 1942), İ.Ü. Fen ve Edebiyat Fakültesi binaları ile Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi (E. Onat, S.H. Eldem, 1943), Çanakkale Zafer Anıtı (Doğan Erginbaş, yarışma 1944), İstanbul Radyoevi (İsmail Utkular, Doğan Erginbaş, Ömer Günay, yarışma 1945), Şişli Camisi (Vasfi Egeli, 1945-49), İstanbul Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı gibi yapılar bu akımın dikkate değer örnekleridir.

İkinci Ulusal Mimarlık’taki çözülme 1948’de İstanbul Adalet Sarayı için açılan üçüncü yarışmada S.H. Eldem ile E. Onat’ın ortaklaşa düzenledikleri rasyonel nitelikteki projenin birinci seçilmesiyle başlamış, akım, 1952’deki İstanbul Belediye Sarayı yarışmasıyla kesin olarak son bulmuştur.

1950’lere gelindiğinde Türk mimarlığı, Avrupa ve ABD’de giderek yaygınlaşan Modern Mimarlık’ın etkisi altında rasyonalizme yönelerek ürünler verecektir. İkinci Dünya Savaşı sonuçlanmış, Türkiye siyasal ve kültürel olarak Batıya iyice yakınlık duymaya başlamıştır. Bu dönemde başta Bayındırlık Bakanlığı olmak üzere yatırımcı kamu kuruluşları mimari proje yarışmalarını proje yaptırma düzeninin en önemli yolu olarak benimseyip uygulamışlardır. İstanbul Belediye Sarayı (Nevzat Erol, yarışma, 1952), İstanbul Hilton Oteli (SOM ve Sedad H. Eldem, 1953), Büyükada Anadolu Kulübü (Turgut Cansever, Abdurrahman Hancı, 1953), Sakarya Hükümet Konağı (Enis Kortan, Nişan Yaubyan, 1956), Brüksel Dünya Sergisindeki Türkiye Pavyonu (Muhlis Türkmen, Utarit İzgi, Hamdi Şensoy, İlhan Türegün, 1958), DSİ Genel Müdürlüğü (Enver Tokay, Behruz Çinici, Teoman Doruk,1959), İstanbul’da Tekel Genel Müdürlüğü (İlhan Tayman, Yılmaz Sanlı, 1959), Kızılay-Emek Gökdeleni (Enver Tokay, 1959-64) bu dönemin kimi tipik örnekleridir.

1950’ler, Türk mimarlığının, teknolojik, ekonomik, sosyal, çevresel verilere bakmaksızın daha çok, dış yayın ve etkilerle beslendiği evrenselci, rasyonalist bir dönemdir. Modern Mimarlık görünüm olarak Türkiye’ye gelmiştir ama, yeterli teknolojik altyapı ortada yoktur.

İleriki yıllarda geometrik pürizmden organımsı çalışmalara değin bütün girişimler çoğu kez yine Batılı kalıplara uygun olarak denenmiştir. Bu yoldan Rohe, Wright, Aalto, Le Corbusier, Niemeyer, Scharoun gibi dünyaca ünlü mimarların düşünce ve yapıtları yayınlar yoluyla Türk mimarlarını geniş ölçüde etkilemişlerdir. Yabancı yayınların yanısıra gelişen yerli yayınlar, özellikle de dergiler yoluyla, Türkiye’de 1960’tan sonraki düşünsel patlamaya da paralel olarak bir tartışma ortamı doğmuştur; ancak, tasarım ve uygulamalarda özgün kimlik ve yerel-çevresel değerlere önem veren denemelerden daha çok, Batı kaynaklı akımlara uygun yaklaşımlar görülmüştür.

1960’lar rasyonalizmden uzaklaşma, gevşeme, parçalı form arayışları dönemi olmuştur. 1960-70 döneminin dikkate değer yapıları arasında İstanbul Vakıflar Oteli (eski Sheraton, bugünkü Ceylan Intercontinental, AHE, 1959), İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler, 1959), Büyük Ankara Oteli (Marc Saugey, Yüksel Okan, 1960), ODTÜ Kampusu (BehruzAltuğ Çinici, 1961), SSK Zeyrek Tesisleri (Sedad H. Eldem, 1963), Ankara MSB Tandoğan Öğrenci Yurdu (Şevki Vanlı, Ersen Gömleksizoğlu, 1966), Türk Tarih Kurumu (Turgut Cansever, Ertur Yener, 1967) sayılabilir. Bu dönemde Modern Mimarlığı yerel verilerle bağdaştırma yolunda rejyonalizm arayışları yoğunlaşmıştır.

1970’lerden başlayarak, Modern sonrası ve dış etkilere dayalı çoğulculuk (plüralizm) örneklerinin yaygınlaştığı görülür. 1970’lerde Batı’da yaygınlaşan Postmodernizm, 1980-90 arasında Türkiye’de de alıcı bulabilmiştir. Geç Modernizm, Postmodernizm, Dekonstrüktivizm gibi Batı kökenli akımlar doğrultusunda yapılar gerçekleştiren mimarlar olmuştur.

Genelde, tek tek başarılı birçok yapıya karşın Türkiye’nin ekonomik ve sosyal çalkantıları nedeniyle çağdaş Türk mimarlığı, toplumun düzensiz hızlı gelişiminden ve bunun sonucu olan kültürel çözülmeden olumsuz etkilenmiştir. Gecikmiş endüstri devrimi ve aşırı hızlı nüfus artışı; düzensiz, plansız, yoğun, anarşik kentleşme ile toplumsal sıçramaları birlikte getirmiştir. Ortaya çıkan büyük konut açığı, gerekli ekonomik ve yönetimsel önlemlerin alınmaması nedeniyle, yapsat düzeni, yoğun yapılaşma, kalfa yapıları, kaçak yapılar ve gecekondularla yeni, fakat anarşik bir anonim mimarlık yaratmıştır. Politik ödünlerle yozlaştırılan kent toprağı kullanımı ve sürüp giden arsa spekülasyonu, çevre değerleri ile kent bütünlüğünün korunması ile yapılararası ilişkilerin düzenlenmesi olanaklarını ortadan kaldırmıştır. Böylece şehirlerimizin görünümü, kimlik ve kişilikten yoksun anarşik yapılaşma örnekleriyle belirlenirken bireysel iyi örnekler şehirlerin bu kaotik dokusu içinde değer kaybına uğramıştır.

Son yıllarda, erken küreselleşmenin olumsuz etkileriyle mimarlık, dış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de etik değerlerin aşınıma uğraması nedeniyle başta turizm yapıları olmak üzere pek çok alanda her şeyin bilinçli-bilinçsiz denendiği bir kargaşaya sürüklenmiştir. Bu tutarsızlıkla genelde toplumun, özelde malsahiplerinin görgü ve kültür düzeylerinin önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Son zamanlarda büyük yatırımlara ilişkin projelerin yapımında ise malsahipleri ve işverenler basit konutlardan, önemli komplekslere değin tasarım işlerinde tercihlerini çoğu yerel kültürel değerlerden habersiz, sıradan yabancı mimarlar lehine kullanmaya başlamışlardır. Genelde, ülke çapında yaygınlık kazanan kültürel yozlaşma, ülke mimarlık sanatının kendisini göstermesinin önündeki en önemli engel olarak durmaktadır.

AN OVERVİEW OF 20TH CENTURY TURKISH ARCHITECTURE (ON THE OCCASION OF THE TURKISH REPUBLIC’S 80TH ANNIVERSARY 

Nationalism gained momentum with the Second Ottoman Constitution proclaimed in 1908, inspiring the search for new concepts in architecture. A movement led by the architects Kemalettin and Vedat introduced a style of architecture called Turkish Neoclassical or the National Architectural Renaissance, which much later (in the 1970s) came to be known as the first National Architecture Movement. This sought to create a new architecture incorporating elements and motifs from classical Ottoman architecture replacing the influence of Arabic/Islamic references.

The architects of this period endeavoured to revive the works of classical Turkish architecture by means of a National Architecture Renaissance, and thereby create a Turkish national style. This endeavour could be interpreted as an outcome of the growing awareness of nationhood, or the trend towards Panturkism instead of Panislamism, after the Islamic countries broke away one by one from the Ottoman Empire. This ostensibly nationalist movement attempted to apply broad eaves, domes, pointed arches, columns, projecting bays, stalactite carving, tiling and other structural elements taken primarily from historic religious buildings. The movement was manifested mainly in public buildings, with little influence on dwellings.

Leaders of the movement, Kemalettin and Vedat, set out to eradicate foreign influences from Turkish architecture, turning to local eclecticism. They exerted a major influence not only on the architecture of the late Ottoman period, but also on that of the early years of the Turkish Republic, proclaimed in 1923.

The Turkish nationalist movement which theoretically originated with the poet and writer Ziya Gökalp (1876-1924), and the support of the government kept the movement alive during the early years of the Republic. However, this architecture was not appropriate to the innovative and progressive character of the young, dynamic Republic, which was carrying out radical reforms in every area. The architects of this period now began to replace the Islamic-Ottoman elements of the earlier phase with Seljuk and Ottoman elements in their endeavour to create a new architecture. Two other architects with a close affinity to Kemalettin and Vedat who joined the movement were Arif Hikmet Koyunoğlu and the Italian Giulio Mongeri.

Kemalettin designed the Fourth Vakıf Han, Bostancı and Bebek mosques, Kemer Hatun Mosque in Tarlabaşı, the Mausoleum of Sultan Mehmet V in Eyüp, the Tomb of Mahmut Şevket Paşa on Hürriyet Hill in Şişli, and the Tayyare Apartment Buildings (today Merit Antik Hotel) in Istanbul; as well as the State Railways head office and Gazi Teacher Training Institute in Ankara.

The most outstanding buildings by Vedat were the Main Post Office in Sirkeci, the Maritime Lines building in Karaköy, his own house in Nişantaşı, Haydarpaşa ferry terminal, and Ankara Palas Hotel, which he commenced but failed to finish.

Arif Hikmet designed the former Türk Ocağı (Turkish Cultural Association) in Ankara which today houses the State Museum of Fine Arts (1927-30), the Ethnographic Museum (1925-28) and the former Ministry of Foreign Affairs. Mongeri designed the headquarters of Ziraat Bank (Ulus, Ankara 1926), Osmanlı Bank (1926), İş Bank (1928) and the State Monopolies (1928).

The First National Architecture Movement was far from keeping up with new technology or responding to the requirements of the age, and remained an eclectic, formalist, sentimental and academic style.

The rapidly increasing need for new buildings, particularly in the new capital Ankara, and the inadequate number of architects, meant that after 1927 foreign architects began to predominate once again. In their capacity as educators, consultants, planners and designers, the individual styles of architects such as Clemens Holzmeister, Ernst Egli, Theodor Post, Hermann Jansen, Martin Wagner, Martin Elsaesser, Bruno Taut and Robert Oerley influenced the architecture of the young Republic. During this period, a neoclassicism based on monumental classical formalism borrowed from the Central European-Viennese school exerted a predominant inşuence on Turkish architecture. Symmetric plans, symmetric façades with plain, undecorated lines, rhythmic window arrangements, flat roofs or concealed pitched roofs, monumental staircases, colonnaded entrances and façades, with columns sometimes rising to several stories in height, are among the characteristic features of this period. In summary, this was a monumentalism reflecting statism and state authority.

Between 1928 and 1936 Clemens Holzmeister designed the Ministry of Defence, General Staff Headquarters, OfŞcers Club, Military Academy, Presidential Mansion, Central Bank, Ministry of Interior, Ministry of Trade, Supreme Court, Emlak Bank and Austrian Embassy buildings, and in 1938 won the competition for the new Turkish parliament building. Theodor Post designed the Ministry of Health (1926), Ernst Egli designed the Music Teaching College, Court of Accounts and İsmet Paşa Domestic Science College for girls (1927-30), and Bruno Taut designed the Faculty of Language, History and Geography in Ankara (1937) as well as his own residence in Istanbul.

Progressive ideas originating in Europe, in particular with Bauhaus and CIAM, did not take long to arrive in Turkey. Europe after World War I in an effort to break its relationship with the past focused on Şnding new architectural ways of creating a new identity. Under this inşuence, in Turkey’s only school of Architecture (Sanayi-i Nefise Mektebi – today’s Mimar Sinan University) reforms were made in 1927 to the content of the educational programme. In the 1930s most Turkish architects produced examples of the new architecture based on cubism and reinforced concrete in the contemporary International Style. Ankara Exhibition Hall (Şevki Balmumcu, 1933), Istanbul University Observatory (Arif Hikmet Holtay, 1934), Florya Sea Pavilion (SeyŞ Arkan, 1934), Taksim Municipal Café, numerous Community Centres, notably the Kadıköy Community Centre (Rüknettin Güney, 1938) and Yalova Spa Hotel (Sedad H. Eldem, 1935-38) are among the foremost buildings of this period. In 1940 the number of Turkish architects was 150.

Following this decade (1930-1940), when Turkish architecture adapted to positive developments in world architecture, there were fresh endeavours to return to local roots, partly in reaction to the predominance of foreign architects since 1927, and partly under the inşuence of fascism in Italy and national socialism and totalitarian ideas in Germany. As a result the Second National Architecture movement arose. Marked by a romantic desire to create a national style, the movement exerted a strong influence on Turkish architecture from 1939 to 1950. It took the form of stylistic exploration aiming to seek out and utilise national architectural elements. Studies of traditional Turkish secular architecture carried out as part of the National Architecture Seminar established at the Academy of Şne Arts by S.H. Eldem played an important role in supplying the conceptual framework of the movement. The eclecticism which had begun to prevail in countries with oppressive political regimes such as Russia, Germany and Italy also inşuenced the movement. Another factor was the continuing inşuence of Kemalettin and Vedat, whose ideas and work provided impetus and inspiration. But this time eclecticism was not based on elements from sacral buildings, as had been the case for the first National Architecture movement, but used elements from historic secular buildings, applying them in plainer form. This experiment based essentially on conveying form, attached importance to symmetry, and was characterised by stone covered façades and a monumental style. Among the notable buildings representing this movement are: The Turkish Pavilion at the 1939 International Trade Fair in New York (S.H. Eldem), Atatürk’s Mausoleum (Emin Onat, Orhan Arda, competition, 1942), Istanbul University Faculty of Science and Literature and Ankara University Faculty of>Science (E . Onat, S. H. Eldem, 1943), Çanakkale Victory Monument (Doğan Erginbaş, competition, 1944), Istanbul Radio Broadcasting Centre (İsmail Utkular, Doğan Erginbaş, Ömer Günay, competition, 1945), Şişli Mosque (VasŞ Egeli, 1945-49) and Istanbul Sports and Exhibition Hall. This movement lasted until the 1950s, when failing to adapt to the new technology and requirements of the time -in short to contemporary architectural concepts- it drew to a close.

Disintegration of the Second National Architecture movement began in 1948 when a rational design by S. H. Eldem and E. Onat came Şrst in the third competition for Istanbul Courts of Law; and it faded away entirely with the competition for Istanbul Municipal Offices in 1952.

During the 1950s Turkish architecture turned to rationalism under the inşuence of Modern Architecture, which was becoming increasingly widespread in Europe and the United States. World War II was over, and Turkey had begun to feel close political and cultural afŞnity with Western Europe. During this period Şrstly the Ministry of Public Works and then other public sector investors chose the way of architectural competition to acquire design services. Istanbul City Hall (Nevzat Erol, competition, 1952), Istanbul Hilton Hotel (SOM and Sedad H. Eldem, 1953), Büyükada Anadolu Club (Turgut Cansever, Abdurrahman Hancı, 1953), Sakarya State House (Enis Kortan, Nişan Yaubyan, 1956), the Turkish Pavilion at the Brussels World Fair (Muhlis Türkmen, Utarit İzgi, Hamdi Şensoy, İlhan Türegün, 1958), the State Water Board head ofŞce (Enver Tokay, Behruz Çinici, Teoman Doruk, 1959), the State Monopolies head ofŞce in Istanbul (İlhan Tayman, Yılmaz Sanlı, 1959), and the Emek skyscraper in Kızılay (Enver Tokay, 1959) are typical examples of this period.

The 1950s were a universalist and rationalist era for Turkish architecture, in which foreign publications and influences prevailed over technological, economic, social and environmental concerns. Visually Modern architecture had arrived in Turkey, but the technological infrastructure was as yet absent.

In subsequent years experiments with everything from geometric purism to the organic were carried out, usually based on European conventions. The ideas and works of world-famous architects such as Rohe, Wright, Aalto, Le Corbusier, Niemeyer and Scharoun exerted an extensive inşuence on Turkish architects through publications. Local publications were expanding in addition to foreign publications, and particularly periodicals provided a platform for debate concomitant with the intellectual boom after 1960. However, rather than experimentation which attached importance to originality and local values, architecture mainly conformed to European movements.

The 1960s were a period of departure from rationalism, lassitude, and fragmentary searches for form.

Among the notable buildings of the 1960s were Vakıflar Hotel in Istanbul (today Ceylan Intercontinental, AHE, 1959), Manifaturacılar Çarşısı in Istanbul (Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler, 1959), Büyük Ankara Hotel (Marc Saugey, Yüksel Okan, 1960), Middle East Technical University Campus (Behruz, Altuğ and Çinici,1961), Zeyrek Social Security buildings (Sedad H. Eldem, 1963), MSB Tandoğan Students Hostel in Ankara (Şevki Vanlı, Ersen Gömleksizoğlu, 1966), and the Turkish Historical Institute (Turgut Cansever, Ertur Yener, 1967). During this period rationalist attempts to reconcile Modern architecture with local features increased.

Postmodernism spread widely in Europe in the 1970s, and between 1980 and 1990 became popular in Turkey. Architects designed buildings in the style of such European movements as Late Modernism, Postmodernism and Deconstructivism.

On the whole, despite many successful buildings taken singly, due to economic and social upheaval, contemporary Turkish architecture has been adversely affected by the disorganised and rapid development of society, and the cultural disintegration which has resulted. A delayed industrial revolution and excessive population growth have brought uncontrolled, unplanned, intensive and anarchic urbanisation. The serious housing shortage which resulted, and the failure to take the necessary economic and administrative precautions, led to housing designed and built by non-professionals, often without building permission, and the rise of shanty towns, in addition to a new, anarchic and anonymous architecture. The debasement of urban land use by political concessions and land speculation made it impossible to protect environmental values, urban integrity, and any chance of regulating relations between buildings. In this way the appearance of Turkish cities was determined by anarchic building without character or identity, while individual examples of good design were overshadowed by the chaotic appearance and texture of their surroundings.

In recent years, under the adverse affects of early globalisation, in Turkey as in other countries, ethical values have become eroded, leading to a mayhem in which everything is tried without discrimination, above all in tourism, but also in many other areas. The cultural level of building owners is a major factor in this inconsistency, and
where large projects ranging from residential estates to commercial centres are concerned, owners and employers have begun to give preference to foreign architects, frequently being undistinguished, as well as being unaware of Turkey and its culture. On the whole the cultural degeneration that has become widespread throughout the country is the foremost obstacle preventing Turkish architecture from making its presence felt.