Aşkale de göçten yakınıyor, İstanbul da… Kaynak : 01.09.1994 - Yapı Dergisi - 154 | Yazdır

Aşkale Erzurum’un ilçelerinden biri. Geçenlerde bir vesileyle yıllar sonra yeniden yolum düştü. Belediye Başkanına Aşkale’nin en önemli sorununun ne olduğunu sordum. Hiç tereddüt etmeden “göç” diye yanıtladı. Güldüm, “İstanbul’un sorunu da bu dedim. İstanbul Belediye Başkanı ‘na sorsak herhalde onun yanıtı da aynı olurdu. Küçük bir farkla: Aşkale göç veriyor, İstanbul alıyor. Her ikisinin de ana sorunu hızlı nüfus hareketi.
Anlatıldığına göre, Aşkale’nin beş yıl önce 20 bin olan nüfusu şimdilerde 15 bine inmişti. Yörede, Güneydoğu Anadolu’dakini andıran bir güvenlik sorunu da yoktu. Sorun daha çok, ekonomik nedenlerden kaynaklanıyordu. Aşkaleliler daha iyi iş ve yaşama olanakları bulabilmek umuduyla evlerini barklarını terk ederek, 60 km ötedeki Erzurum’da bile, nefeslenmeden Batıya, başta İstanbul olmak üzere Ankara’ya ya da İzmir’e göç ediyorlardı.
Aşkale’nin çocukluk anılarımda yeri vardır. Babamın Erzincan’daki memuriyeti sırasında beni de birkaç kez kısa süreli olarak götürmüştü Aşkale’ye. Akşam vakti Erzincan’da tren katarının arkasına bağlanan bir servis vagonu ertesi sabah uyandığımda, karlar içindeki Aşkale tren istasyonunun bir kör hattına çekilmiş olurdu. Tertemiz karlara uzanıp boyumu ölçmek Aşkale günlerimizdeki en önemli çocukluk fantazimdi.
Aşkale o tarihlerde bir sürgün yeri olarak ünlüydü. İkinci Dünya Savaşı’nın ateşli günleriydi. Ateş Türkiye’ye sıçramamıştı ama her an her şey beklenebilirdi. İşte o kuşkulu günlerde Milli Şef ve tek parti hükümeti, “Varlık Vergisi uygulamasını başlatmıştı; vergi vermek istemeyenleri ya da veremeyenleri yol yapımında çalıştırmak üzere Aşkale’ye gönderiyordu. Sürgüne gönderilenlerin hemen hepsi de azınlıklardı.
Varlık vergisi, adından da anlaşılacağı gibi serveti vergilendirmek üzere salınmış bir vergiydi ve büyük servet sahiplerini hedefliyordu.
O tarihlerde Türkiye’de servet sahiplerinin çoğunluğunu azınlıkların oluşturması doğaldı. Osmanlı yıllar boyu, ticareti küçük görmüş ve azınlıklara bırakmıştı. Kimi ticaret ve iş türleri “süfli meslek” olarak tanımlanıyordu; mahkemede bu türden meslek sahiplerinin tanıklığı bile geçerli olmuyordu. Ancak bunun yarattığı sıkıntılar özellikle dış ticarette 15. yüzyılda görülmeye başlamıştı bile İspanya’dan kovulan Yahudilerin Sultan 2. Beyazıt döneminde, İstanbul’a göçlerinin kabul edilmesinin biraz da bu nedene dayandığı, Osmanlı’nın ithalat ve ihracatını, ticareti bilen ve Avrupa ile ilişkiler kurabileceğine inanılan bu yeni vatandaşların örgütlenmesinin beklendiği söylenir.
Osmanlı çoğunlukla, devlet yönetimiyle, memuriyet, askerlik ve din işleriyle uğraşmayı daha onurlu bulmuştu. Bu nedenlerle servetin azınlıklarda birikmiş olması doğaldı.
Faşizmin kol gezdiği Avrupa’nın kimi başka ülkelerinde de böylesine yasalar çıkarılmıştı. Varlık Vergisi Yasası ABD’nin ve birkaç demokratik yabancı ülkenin yoğun itiraz ve baskılarına karşın Türkiye’de uygulandı. Verginin uygulanması sırasında işyerleri el değiştiriyordu, çoğunlukla gayrimüslimler işyerlerini Müslümanlara satmak zorunda kalıyorlardı. Böylece varlığın bir bölümünün güvensiz ekonomik ortam nedeniyle yurtdışına kaçması pahasına Müslümanlar ticari yaşamda söz sahibi olmaya başlıyorlardı. Kısaca, ekonomik üstünlük el değiştiriyordu.

İşte, varlık vergisini ödemeyenler ya da ödeyemeyenler böylesine garip bir öyküyle Aşkale’ye gönderildiler. Böylece İstanbul geçici bir süre için de olsa Aşkale’ye göç vermiş oldu.
Oysa İstanbul’un göç verdiği başka dönemler de olmuştu. Bugün yılda 400 bin kişinin taşradan gelip yerleştiği İstanbul’un nüfusu 1930’ların başında 600 bine inmişti. Bu konuda MİMAR dergisinin (1) Kanunsani (Ocak) 1931 tarihli ilk sayısının başyazısında Mimar Alişanzade Sedad Hakkı’nın (2) düşünceleri ilginçtir. “İstanbul ve Şehircilik” başlıklı yazı şöyle başlıyor: “İstanbul bu son senelerde mühim safhalar geçirdi, eski milyonluk payitaht halinden 600.000 kişilik bir şehir vaziyetine girdi:
Bu suretle hem nüfusu yarıya inmiş, hem de başlıca refah ve servetinin en büyük bir amilini kaybetmiş oldu.
Fazla olarak gayet büyük yangınlar şehrin üçte birini harabetmiştir. Memlekette umumi mali vaziyetin müşkül bir safhada olması, bittabi İstanbul şehirciliğinin serbestçe inkişafına ayrıca mani olmuştur. Bundan başka muhtelif mahallerin çok dağınık, umumiyetle şehrin, şimdiki nüfusu için fazla büyük olması, şehircinin karşısına bazı sualler çıkarıyor: İstanbulun hududu ne olmalı? Şehir ne tarafa doğru inkişaf etmeli? Hangi taraflarının ihmali doğrudur? Yangın yerleri imar mı edilmeli, yoksa bahçe, bostan, ve park halini mi almalı? Umumiyetle İstanbul’un imarı için nasıl bir program takip edilmeli?.. ”
“..İşte bu gayet müşkil vazifeyi İstanbul belediyesi üzerine almıştır:
Arasıra bir ecnebi mütehassıs celbediliyor. Bu ecnebiden her zaman mucizeler bekleniyor. İşini bitirip gittiği zaman, ihzar ettiği planlar belediyenin malı oluyor ve depolarda muhafaza olunuyor. Şehrin imarında da hangi yolun takip edileceği meçhul kalıyor.
Belediye reisleri, sık sık değiştiği için, hiç birinin, bir işi nihayetine erdirmeğe vakti olmuyor. Bunun için İstanbul’da şehircilik noktai nazarından çalışmak güçleşiyor. İstanbul’da bir gezinti yaparsak, başlıca iki şey dikkatimizi celbeder: Eski İstanbul bir taraftan kayboluyor, diğer taraftan yerine yeni ve yabancı bir İstanbul meydana geliyor.. ”
“.. Biraz düşünürsek anlarız ki İstanbul dev adımlar ile simasını değiştiriyor. Bu değişiklikle güzelliğini de yavaş yavaş kaybediyor dersek mübalağa etmiş olmayız.. ”
İşte, Sedad Hakkı 1931’de MiMAR’ın ilk sayısı çıkarken bunları yazmış. Demek ki o günlerin en önemli mimarlık konusu yine İstanbul’un kurtarılması imiş. İstanbul’un nüfusu son 60 yılda 600 binden 10 milyona ulaşırken her şey büsbütün çözümsüzleşti. Ne var ki 60 yıl sonra bile hala, İstanbul’un güzelliğini yitireceğinden söz edebiliyoruz. Ne bitmez tükenmez güzellikmiş? Başımıza gelenler de hep Doğu’ya sürgün yeri olarak bakmamızdan geldi. Sonuç ortada… Bunu, şimdi, ‘Doğu intikamını alıyor” diye de açıklayabiliriz, ama bu işten Doğu da mutlu değil. Doğu da halinden şikayetçi, Batı da ..

(1) ARKITEKT’in başlangıçtaki adı. Bkz, YAPI 152.
(2) Sedad H. Eldem.