| Atatürk, Bruno Taut ve Emin Onat |
Kaynak :
01.12.1997 -
Yapı Dergisi - 193
|
Yazdır
|
|
Geçtiğimiz 10 Kasım günü büyük Atatürk, ölümünün 59. yıldönümünde, son yıllarda görülenlerden farklı olarak, coşkulu törenler ve biraz daha anlamlı etkinliklerle anıldı. Bir dönüşümler dönemi olan 20. yüzyılda kimler geldi, kimler geçti siyaset arenasından? İki dünya savaşı ile büyük bir soğuk savaşın ve bağımsızlık savaşlarının yaşandığı 20. yüzyıl, kahramanları, liderleri bol bir yüzyıl oldu; ancak ne var ki, bir kuyrukluyıldız gibi parlayan bu liderler daha yüzyıl sonuçlanmadan birer birer silinmeye başladılar. Lenin, Stalin, Hitler, Mao neredeler şimdi? Onlara artık kendi ülkeleri, kendi toplumları bile sahip çıkmıyor. Düşünceleri, eylemleri silinmeye yüz tutarken, kimi zaman heykelleri nefretle yerlerde sürünüyor. Oysa 20. yüzyıl liderlerinden Atatürk, hâlâ dimdik ayakta. Türkiye’ye olduğu gibi, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yanısıra, özgürlük, bağımsızlık peşinde koşan ülkelere de ışık olmaya devam ediyor. 10 Kasım’da Atatürk’ü anma etkinlikleri kapsamında açılan bir fotoğrafı belgeleme sergisi (1) iki mimarı Atatürk için gerçekleştirdikleri yapıtlarıyla yeniden kamuoyunun gündemine getirdi: Bruno Taut ve Emin Onat’ı. Ünlü Alman mimarı Bruno Taut, Hitler rejiminden uzaklaşarak Japonya’ya gitmiş, orada bir süre çalıştıktan sonra 1936’da Türkiye’ye gelmişti. Türkiye’de kaldığı, ömrünün elverdiği kısa süre içinde bir yandan Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim görevini sürdürürken, bir yandan da önemli kamu yapıları için hazırladığı projeler uygulanmaktaydı. Atatürk ölmezliğe ulaştığında da saygı geçişi için TBMM önünde kurulan katafalk Bruno Taut tarafından gerçekleştirilmişti. Ne yazık ki, ünlü mimar, üstlendiği bu görevden bir buçuk ay sonra bu dünyadan ayrıldı. Şimdi, vasiyetine uygun olarak toprağa verildiği Edirnekapı Şehitliği’nde sonsuz uykusunda (2). Açılan sergiyle, katafalk’ın projesi yeniden günışığına çıkıyor ve bu ülkenin mimarlık tarihindeki yerini almış olan Bruno Taut bir kez daha anılıyor. Sergide anılan öteki mimar, Anıtkabir’in mimarlarından Prof. Emin Onat.. Emin Onat Anıtkabir’le olduğu kadar İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ve Mimarlık Fakültesi’nin kuruluşuna getirdiği katkılarla da ünlüydü. 1956 sonlarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık Fakültesi’ne öğrenci olarak girdiğimde Emin Onat milletvekiliydi, Fakülte’de görünmüyordu ama varlığı, adıyla çok saygın bir şekilde sürüyordu. Fakülte’nin kurucusu olarak kabul edilen Emin Hoca’dan söz edilirken saygıya dayalı değişik bir tavır seziliyordu. 1957 milletvekili seçimlerinde Emin Onat milletvekili adayı değildi artık (3), bu nedenle de yeniden üniversiteye dönmesi bekleniyordu. Ve bir gün sessiz sedasız döndü üniversiteye… Öyle törenler, konuşmalar yapılmadı.. Ama o gün, sanki her günden farklıydı ve açık seçik tanımlanması kolay olmayan bir durum vardı ortada, ya da algıladıklarımızla bize öyle geliyordu. Sanki Fakülte başka bir fakülte olmuştu; başka bir düzen, özen ve canlılık gelmişti. Biz dördüncü yarıyıldaydık. Mimari proje çalışmalarımızı onun I. Bina Bilgisi Kürsüsü (4) yürütüyordu. Hocalar: Leman Tomsu, Orhan Arda, Orhan Bolak, Gazanfer Beken.. O zaman hepsi de doçentti. Emin Hoca’nın çalışmalarımızı ilk kez görmek üzere Taşkışla’daki 203 no.lu uzun atelyenin ön kapısından girdiğini anımsıyorum. Doçentleri, kolayca hissedilen büyük bir saygı çemberiyle yanındaydılar. Emin Hoca’yı, beklediğimizden farklı olarak, güleryüzlü ve canayakın bulduk. Her öğrencinin projesiyle yakından ilgileniyor, tabureye oturup, önüne serilen projeler üzerinde düzeltmeler yapıyor, yüreklendirici sözler söylüyor, beğendiği çalışmalar karşısında kimi zaman bu sözler “işte benim mimar oğlum!”a kadar varıyordu. Onun dilinde “mimar” sözcüğü büyük övgüydü. Bu, yarıyıl sonuna kadar böyle sürüp gitti. O sırada, Hoca’nın gelişinden önce hayli yol almış birçok projede büyük değişiklikler oldu. Benim de, o günlerin moda anlayışına uygun olarak Le Corbusier yolunda, düz çatı ile bitirdiğim motel binalarının çatıları eğik çatılara dönüştü. Sonuçta; dördüncü yarıyıl coşkulu, coşkusunu çevresine de aktarabilen iyi bir hocayla birlikte, zevk duyduğumuz, keyişe yaşadığımız bir çalışma dönemi olmuştu. Emin Hoca, yüreklendirici bir kişiliğe sahipti. Ayrıca Sedad Hakkı Eldem’in de dediği gibi, “muazzam bir tevazuu vardı” (5). Emin Onat 1908’de İstanbul’da doğmuş, 1926’da Mühendis Mektebi’ne girmiş. Üçüncü sınıftan sonra öğrenimini tamamlamak ve dönüşünde kendi okulunda öğretim üyesi olmak üzere seçilerek 1930’da Zürih Politekniği ETH’ya gönderilmiş ve ünlü mimar-hoca Salvisberg’in öğrencisi olmuş. O tarihlerde Avrupa mimarisinde Bauhaus düşünceleri egemen. Doğal olarak da Onat, öğrenimi sırasında o düşüncelerden etkilenmiş. Bu etki meslek yaşamında ağır basacaktır. |
1934’te ETH’yı birincilikle bitirerek İstanbul’a, Yüksek Mühendis Mektebi’ne dönen Onat, 1935’te doçent, 1938’de profesör, 1943’te Ordinaryüs Profesör olur. Bu arada 1942 yılında, Mimar Orhan Arda ile birlikte katıldığı Anıtkabir proje yarışmasında birincilik ödülünü kazanır. 1944’te Yüksek Mühendis Mektebi’nin, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne, o tarihe kadar “mimarlık” adını bile taşımayan şubenin Mimarlık Fakültesi’ne dönüşmesi sırasında Onat’ın büyük katkıları görülür ve bu kez, kuruluşunu gerçekleştirdiği Fakülte’nin ilk dekanı olur. 1946’da İngiltere Mimarları Kraliyet Enstitüsü RIBA kendisine onursal üyelik payesi verir. İki dönem sürdürdüğü dekanlığı sırasında (1944-48) dönemin yerli yabancı seçkin öğretim üyelerini biraraya getirerek yeni bir öğretim kadrosu kurarken, Prof. Bonatz da Fakülte’ye kazandırılan kişiler arasındadır. 1951’de İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü olur.
Onat güçlü kişiliği ve yönetici-hoca niteliğiyle dönemin iki mimarlık okulunu, dekoratör-mimar geleneğine sahip Güzel Sanatlar Akademisi ile, yapımcı mimar geleneğindeki İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni birbirlerine yakınlaştırmaya, aralarında bağlantı kurmaya çalışmıştır. 1954’te Mimarlar Odası kurulunca da Oda’nın 1 numaralı üyesi doğallıkla Emin Onat olacaktır. 1956 yılında, Hannover TH’sının 125. kuruluş yıldönümünde, seçilen 6 yabancı bilim ve sanat adamı arasında Emin Onat’a da Fahri Doktorluk payesi verilir (6). Onat, hocalığın yanısıra serbest mimarlık çalışmalarını da sürdürmüştür. Önce Anıtkabir, daha sonra bireysel çalışmalar ve Sedad H.Eldem ile ortaklaşa projeler.. Milletvekilliği.. Ve yeniden İTÜ’ye dönüş… Bu yazı kapsamında Emin Onat’ın mimarlık yönüne değinmek istemiyorum. Kuşkusuz, Anıtkabir en ünlü yapıtıdır. Ancak, mimarlık anlayışı bakımından Avrupa’nın ve Türkiye’nin talihsiz bir döneminde gerçekleşmiş olan bu yapıt Onat’ın mimarlık anlayışının tam bir yansıması ya da ortak paydası değildir. Özetle, Emin Onat’ın en büyük yapıtının İTÜ Mimarlık Fakültesi olduğu söylenebilir. 27 Mayıs 1960 -o günkü adıyla- devriminin ardından üniversitelerle ilgili trajik bir gelişme oldu. Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde görevli 147 öğretim üyesi, Milli Birlik Komitesi’nce, sorgusuz sualsiz bir çırpıda topluca üniversiteden uzaklaştırıldılar. Belki iyiniyetli bir eleme için başlatılan, ancak hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, uzaklaştırılanların “reformlara karşı oldukları” gibi, gerçekle bağdaşmayan bir gerekçeye dayandırılan bu uygulama değerli pek çok üniversite öğretim üyesinin kırgınlık içinde üniversiteden ayrılmalarına neden oldu. Dört büyük üniversitenin rektörlerinin 147’ler olayını protesto için istifa etmeleri de kararın değişmesini sağlayamadı. Uzaklaştırılanların arasında ne yazık ki, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ve Mimarlık Fakültesi’nin kuruluşuna, gelişmesine, çağdaşlaşmasına büyük katkılar getirmiş, Anıtkabir’in mimarı Ord.Prof.Emin Onat da vardı. Herhalde, bir dönem önce Demokrat Parti milletvekili olması ve İstanbul’daki imar hareketleri sırasında Menderes’in yanında görülmesi kötü puan sayılmıştı. Devrim, Emin Hoca’yı artık DP milletvekili olmadığı için, Yassıada’ya götürememişti, ama yuvasından uzaklaştırabilmişti. İstanbul Teknik Üniversitesi ile yasal bağının böylesine anlamsız ve nankörce kesilmesinin onun yaşamı için büyük bir darbe olduğunu düşünmemek elde değildir. Ömrü yetseydi 1961-62 öğretim yılında Hannover T.H.’sının çağrısına uyarak orada konuk öğretim üyesi olarak görev alacak, hocalığını yurtdışında sürdürecekti. Olmadı… Emin Hoca 17 Temmuz 1961’de öldü. Daha 53 yaşındaydı. Ama yaptıklarını gözden geçirdiğinizde sanki çok daha yaşlıymış izlenimini alıyordunuz. Tarihte de büyük insanlar daha uzun yaşamış gibi algılanmazlar mı? Örneğin Mozart’ın 35, Schubert’in 31, Orhan Veli’nin 36, “Yaş otuzbeş yolun yarısı eder” diyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın yetmişinde değil de 46 yaşında öldüğünü öğrenmek şaşırtıcı değil midir? (1) Bkz. YAPI 192, Kasım 1997. |

