Avrupa’da Bir Osmanlı Kenti: Mostar Kaynak : 01.09.2004 - Yapı Dergisi - 274 | Yazdır

Mostar Köprüsü’nün açılışı sırasında oradaydım. Görkemli, ancak buruk bir açılış oldu. Bosnalılar 1992-95 arasında yaşadıkları cehennemin kötü izlerini üstlerinden atabilmiş değiller, ayrıca geleceğe dönük kuşkuları da sürüyor.

Ünlü Mostar Köprüsü 9 Kasım 1993 günü Hırvatların bombardımanı sonucunda yıkılmıştı. Barışın sağlanmasından sonra köprü ve iki ucundaki kuleler Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir konsorsiyum tarafından eski şekline uygun olarak yeniden yapıldı ve 23 Temmuz akşamı uluslararası boyutta düzenlenen şenliklerle açıldı. Bilindiği gibi, özgün adıyla Stari Most (Eski Köprü), Osmanlı döneminde bir harpuşta köprü olarak yapılmıştı. “Barış köprüsü” olması dileğiyle yeniden yapılan köprünün yanısıra, yakın çevresini oluşturan ve savaş sırasında zarar görmüş olan kent çekirdeğindeki kimi mahalleler ve yapılar da uluslararası desteklerle restore edilmiş ve Köprü ile eşzamanlı olarak hizmete sokulmuştu. Bunların arasında, Ağa Han Kültür Vakfı (AKTC) ile Dünya Anıtlar Fonu (WMF)’nin desteğiyle yeni işlevlerle düzenlenen köprü çevresi ve tarihsel çekirdeğin kimi bölümleri ve IRCICA girişimiyle Suudi Arabistan’ın eski petrol bakanı Zeki Yamani’nin parasal desteğiyle restore edilen Karagözbey Camisi de bulunuyordu (1).

Mostar

Bosna 1463’te Osmanlılar tarafından alınmış ve bir sancak haline getirilmişti. 1580’den sonra önemli bir uç eyaleti oldu. Mostar ise 1530’da Sancağın geçici merkezi olduktan sonra çok gelişti. Mostarlıların isteği üzerine Osmanlı yönetimi Neretva Irmağı üzerindeki, zincirlerle taşınan eski ahşap köprünün yerine yeni bir taş köprü yaptırmaya karar verdi. Osmanlı Devleti mimarlığa, etkinliğin ve toplumsal ekonomik değişimlerin bir aracı olarak bakıyordu. Kanuni Sultan Süleyman bu amaçla Mimar Hayrüddin’i görevlendirerek 1557’de Mostar’a göndermiş, Köprü 1566’da bütün güzelliğiyle ortaya çıkmış, zamanla da kentin gururu ve simgesi olmuştu.

Nüfusun çoğunluğu, Osmanlıların gelmesinden sonra Müslümanlığı benimseyen yerli halkla, Türk göçmenlerden oluşuyordu. İlk cami 1475’te yapılmıştı. 1557’de Mehmet-bey Karagöz’ün yörenin en güzel camisini, Karagözbey Camisi’ni yaptırmasının ardından, bu camiyle yarışmak üzere başka camiler yapıldı: 1566’da Nasuh-aga Vucjakovic (ıhlamur ağacı altındaki cami), 1617’de Neretva Irmağı kenarında bir kayalık üzerinde yer alan Koski Mehmet Paşa camisi ve 1620’de Roznamedzi İbrahim-Efendi camisi. Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan 36 camiden bugün 14’ü ayakta… Zamanla Osmanlı yapılarının sayısı artmış, mahalleler, çeşmeler, dini okullar, imaretler, hamamlar, tabhaneler, çarşılar ve hanların yanısıra bir de saat kulesi yapılmış (ünlü Sahat-kula), Mostar böylece Türklerin Avrupa’da yarattığı bir kent olmuştu.

16. yüzyılın ikinci yarısında Mostar’da Müslüman Boşnak çoğunluğun yanısıra Katolik Hırvatlar ve Ortodoks Sırplar yaşıyordu. Bunlara, göç yoluyla gelen Sefaradlar, yani İspanya yahudileri de eklenmişti. Surlarla çevrili, aynı zamanda askeri bir üs konumunda olan üç dinli kentte huzur egemendi. El zanaatları ve ticaretin de geliştiği kent artık “mutlu vadi” olarak anılmaktaydı. Böylece, Avrupa’da şirin bir Türk kenti kurulmuş ve Doğu kültürünün Batıdaki merkezi durumuna gelmişti. Köprü ise hem kentin simgesi, hem de barış, refah ve mutluluğun tanığıydı. Öte yandan, Sultan Abdülaziz’in Mostar’da arazi vermesi ve büyük bir parasal bağışta bulunmasıyla, 1873’te büyük bir Ortodoks kilisesi yapılması Osmanlı’nın çokkültürlü bir imparatorluk olarak inançlara hoşgörüsünü gösteriyordu.

Zamanla Osmanlı İmparatorluğu eski gücünden uzaklaşınca bölgeye Batı müdahalesigelecekti. Herseklilerin 1875’te başlattıkları ayaklanmanın ardından 1878 Berlin Antlaşmasıyla, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na Bosna-Hersek’i geçici olarak işgal etme ve yönetme hakkı verilmesi buradaki Osmanlı yönetiminin sonudur.

1908’de Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i oldubittiye getirerek ilhakıyla başlayan süreç, Avrupa’yı Birinci Dünya Savaşına sürükleyecek gerginliğin başlangıcı olur. İki savaş arasında Sırbistan’a bağlanan Bosna-Hersek, 1946’da Yugoslavya’yı oluşturan 6 kurucu sosyalist cumhuriyetten biridir artık.

Fransızca ve İngilizcede bir sözcük vardır: “balkanisation”, yani balkanlaştırma… Sözlüklerdeki açıklaması şöyle: “eskiden ülkesel ve politik bir bütünlük oluşturan bir bölgeyi birçok devlete parçalamakla sonuçlanan süreç.” Böl ve yönet süreci herhalde Balkanların kaderi olmuş ki böyle bir sözcük türemiş. Tito zamanındaki çok ünlü bir sözü buraya aktaralım: “Yugoslavya’nın altı cumhuriyeti, beş milleti, dört dili, üç dini, iki alfabesi ve bir tek partisi olduğu söylenir dururdu” (2).

Tito’nun ölümünden ve Doğu Avrupa’da komünizmin çözülmesinden sonraki süreçte, Yugoslavya da çözülme sürecine girdi. Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilân etmelerinin ardından Bosna da, yapılan bir halkoylamasıyla 3 Mart 1992’de kendini bağımsız bir devlet olarak ilân etti. ABD ve AB yeni devleti 6 Nisan’da tanıdılar. Ancak, Bosnalı Sırpların Belgrad’ın desteğini alarak ayaklanmalarıyla savaş başladı. Bosnalı Sırplar Bosna’da azınlık olmak yerine Bosna’yı Sırbistan’a bağlayıp egemen sınıf olmak istiyorlardı.

Savaşta Hırvatlarla Sırplar, yani Katoliklerle Ortodokslar arasında da sorunlar oldu, ama en çok zararı Boşnaklar gördü. Sonuç, tam bir soykırım ve kültür kıyımıydı. Sırpların eylemleri dillere yeni bir terimin girmesine yol açmıştı: “etnik temizlik” ya da “etnik arındırma”. “Bunun anlamı, insanların etnik köklerine göre öldürülmesi, ırzlarına geçilmesi, evlerinden atılması demekti” diye yazıyor ABD’li barış elçisi Richard Holbrooke (3). Batı, bu kirli savaşı durdurmakta beceriksiz ya da gönülsüzdü. Bu nedenle de 1991-95 yılları arasında eski Yugoslavya’da, büyük bölümü Bosna’da olmak üzere üç yüzbine yakın insan öldürüldü.

YAPI’nın 140. sayısında (Temmuz 1993) şunları yazmışım: “Bütün Avrupa basını, televizyon ve radyoları Bosna-Hersek’teki gelişmelere hep birinci haber olarak yer veriyorlar, ama sonuç bildiğiniz gibi… Bir yıldan beri on binlerce Boşnak ölüyor, yaralanıyor, sürülüyor, utanç verici işkencelere maruz kalıyor; köklü bir kültür yok ediliyor. Avrupa’nın göbeğinde, bütün dünyanın gözleri önünde planlı-programlı gerçek bir soykırım trajedisi yaşanıyor.

Sırpların uyguladığı etnik arındırma operasyonu sonucundaki bilanço yürekler acısıdır. 150 bin Boşnak öldürülmüş, bir milyonu topraklarından sürülmüştür. Yüzbinlerce hasta ve yaralı, Batılıların insaf ve merhametine muhtaç bırakılmıştır. Yeniden yerlerine konmasına artık hiçbir şekilde olanak bulunmayan tarihi değerlerin yüzde 80’i tahrip edilmiştir.

Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Alija İzzetbegoviç’in belirttiğine göre (1), geçen süre içinde Bosnalı Müslümanların on beşte biri öldü, beşte biri yaralandı, on binlerce kadın kötü işkencelere uğradı. Foça şehrindeki bütün İslâm eserleri, ünlü Bosna evleri, güzelim Aladza Camisi tümüyle yok edildi. Bosna’da son bir yıl içinde 800’den çok cami ile birçok medrese ve vakıf yapıları ya tümüyle yok oldular ya da büyük yıkıma uğradılar. Saraybosna Doğu Enstitüsü yakıldı, Saraybosna Belediyesi’nin eski kütüphanesi de aynı sonla karşılaştı. Yine Saraybosna’daki, Balkanların en büyük camisi olan Gazi Hüsrev Bey Camisi otuz kez bombalandı. İşgal altındaki Brchko kentinde beş cami bir gün içinde dinamitlenerek tahrip edildi. UNESCO’nun koruma alanı olarak ilân ettiği Mostar’ın eski çarşısı hemen hemen tümüyle yıkıldı. Çeşitli yerlerin, kentlerin, sokakların adları değiştirildi.

Saraybosna Gülü, bir Saraybosna kaldırımında birden karşınıza çıkıveriyor. Yerde bir oyuk, çevresinde kanı simgeleyen kırmızı lekeler. Orada can vermiş masum bir insanın anısını unutturmamak üzere simgesel bir düzenleme. Sarajevo Rose suddenly appears before you on the pavement. A hollow on the ground surrounded by red patches symbolising blood. This symbol has been placed here so that the memory of an innocent person who died on the spot should not be forgotten.

Yeniden düzenlenmiş eski çarşı. / The old market which has been renovated.

Bütün bu olanlar karşısında Batı dünyası yalnızca üzüntülerini dile getirmekle yetiniyor. Ne kadar duyarlı, ne soylu bir tablo değil mi? Yalnızca kendinden olanı değerli sayan, kendinden olmayanı yakıp yıkacak kadar çifte standartlı ilkel bir uygulama nasıl yorumlanmalıdır? Diplomatik çevreler Bosna-Hersek olaylarına din gözlüğüyle bakmanın doğru olmayacağını söylüyorlar. Bütün bunlar ilkel dinsel duygularla yüklü bir kinin göstergesi değilse neyin göstergesidir acaba? Yalnızca siyasal boyutlu, hortlamış bir Avrupa barbarlığının mı? İşin bu yönü nasıl yorumlanırsa yorumlansın Bosna-Hersek’te, Alija İzzetbegoviç’in dediği gibi, insanlığın bütün kutsal değerleri tecavüze uğramıştır” (4).

Yukarıdaki satırlar yazıldığında sıra daha Mostar Köprüsü’ne gelmemişti. Dört ay sonrada köprü yıkılacaktı.

Onarım ve Geliştirme Çabaları
Savaş askeri hedeflerden çok sivil, kültürel ve dinsel hedeflere yönelikti. Mezarlıklar, konutlar ve camiler bugün bile bunun en iyi tanıkları… Mostar’da mezarlık bolluğu var. Hepsi de yepyeni; gıcır gıcır mermer taşlardaki ölüm tarihlerinin çoğu 1993’ü gösteriyor. 1993 ölümlü gencecik insanların mezarları…

Savaşta yıkılan anıtsal yapılar yeniden yapılmaya çalışılırken, savaşın acı izleri Sarajevo ve Mostar’daki yapıların cephelerinde hâlâ duruyor. Topla, tüfekle taranmış yüzlerce, binlerce cephe. Onarım işleri için ayrılan ödenekler yetmiyor. Parasal destek bulunması amacıyla, onarılması gereken pek çok yapının yüzüne konmuş panolarda, yapının işlevi, onarım sonrası alacağı şekil, maliyet bedeli ve gereksinme duyulan desteğin parasal tutarı belirtiliyor.

Mostar Köprüsü’nün yeniden yapımı, tarihsel çevrede gerçekleştirilen onarımlar, uygarlık tarihine mal olmuş yapıtların artık topla tüfekle de olsa kolayca ortadan kaldırılamayacağını kanıtlar gibi. Bu yapılar artık yalnızca bulundukları çevrenin değil, insanlığın malı, gurur kaynağı olmuşlardır. Hangi dine, etnik kökene, kültüre ilişkin olursa olsun, yapıtlar yalnızca orada yaşayanların yaşamının bir parçası olarak kalmıyor, bütün uygar dünyayı ilgilendiriyor. İşte, kimi gözü dönmüş toplulukların kaba kuvvetle, Osmanlı kültürü izlerini Avrupa’dan silme çabaları, savaş sonrası oluşturulan uluslararası dayanışmayla bir bakıma geri püskürtülmüş gibi görünüyor. Bu yapıları topluma ve çevreye yeniden kazandırma çabaları bu dersi vermek adına da önem kazanıyor.

Törene paralel olarak düzenlenen toplantılarda Makedonyalılar da kendi ülkelerinde yaşanan benzer olayları dile getiriyorlardı: “Osmanlı 1912’de çekildi. Sonuç acı oldu…
Çokkültürlü, çokdinli Makedonya’da 2001’de başlayıp yedi ay kadar süren savaşta 58.000 yapı hasar gördü. Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük tahribat hiçbir yerde görülmemişti. Kent çekirdekleri, yapılar Osmanlı’dan kalan kültür eserlerini yok etmek amacıyla sistemli olarak yıkıldı. Üstelik bunlar yasa gereği korunması gereken
yapılardı. Ayrıca, uluslararası anlaşmalara göre dini yapılar savaş dışında tutulmalıydı.”

Bütün bunlar Avrupa’daki vandallık örnekleri… Vandallık yalnızca savaşlarda olmuyor, özellikle de geri kalmış ülkelerde barış ortamında da görülebiliyor. Suudi Arabistan’ın, aşağılık duygusuyla önce Cidde’deki Osmanlı evlerini, sonra da tarihi Ecyad Kalesini nasıl yıktığını anımsayalım.

Mostar Köprüsü’nün yeniden yapımına paralel olarak Ağa Han Kültür Vakfı (AKTC) tarafından beş yıldan beri sürdürülen restorasyon ve iyileştirme çalışmaları da belli bir noktaya gelmişti. Bitirilenlerle birlikte, yapımı sürecek olan yeni çalışmalar da basına ve kamuoyuna sunuldu. Bunlar planlı, programlı ve ekonomik gelişmeyi destekleyebilecek, sürdürülebilir türden çalışmalardı.

AKTC’nin benimsediği ilkelere göre; yalnızca köprünün yapılması, onunla yaşam bütünlüğü içinde bulunan tarihsel çevrenin göz ardı edilmesi olmazdı. Bu kapsamda hazırlanan program kentsel koruma ile bireysel restorasyon projelerinin birlikte ele alınmasını öngörmekteydi.

Aslında, AKTC’nin Mostar’a olan ilgisi 1986’ya dayanıyordu. Mostar kenti o tarihte, koruma, kentsel yenileme ve kentsel yönetim konusundaki örnek çabaları nedeniyle Ağa Han Mimarlık Ödülleri kapsamında ödüllendirilmişti. Ne yazık ki savaş, o tarihlerde yapılanların bir bölümünü de yok etti. Savaştan sonra AKTC eski kentin yeniden canlandırılması için Dünya Anıtlar Fonu (WMF) ile bir güçbirliği oluşturdu.

Bu birliktelik 1998-2004 arasında üç ana strateji benimsemişti (5):

* Eski kent için ayrıntılı bir koruma ve geliştirme planı hazırlanması (Sınır olarak kentin 1918 yılı sınırları benimsenmişti). Böylece kent yönetimine, mevcut durumun güncel bir tespitinin yanısıra, restorasyondan, uygun yeni “dolgu” yapılara kadar giden, parseller bazında bir kentsel yönetim aracı sunulmuş olacaktı.

* Tarihsel yapılarla, bunların kuşattıkları ya da komşu oldukları kamusal alanlar, özellikle de Neretva Irmağı’nın iki yakasında Eski Köprü kompleksi yakınında yer alan iki tarihsel yerleşmeyle belirlenen özel alanlar için bir dizi eylem planı geliştirilmesi.
Bu alanlarda Mostar’ın eski kent görünümünün yeniden kazanılması. Çatı onarımlarından, yıkılmış yapıların yeniden yapımına, çevresel iyileştirmelere, kent mobilyalarına vb. kadar bütün çalışmaların orada yaşayanlar, malsahipleri ve yerel yetkililerle işbirliği halinde yürütülmesi.

* Kentin yeniden eski kimliğine dönebilmesi için, öncelikle onarılmaları gereken önemli tarihsel yapıların bir listeyle belirlenmesi ve işin, sağlanacak kamusal ya da özel yatırımlarla yürütülmesi. Bu bağlamda her yapı dikkatle incelenerek kayıt altına alınmış ve maliyet hesapları ve yeniden kullanım tavsiyeleriyle birlikte, koruma ya da yeniden yapım önerileri ortaya konmuştur. Listede yer alan 21 yapıdan dördü AKTC/WMF fonlarıyla, başka bir dördü de Dünya Bankası ile başka bağışçılardan sağlanan fonlarla restore edilmiştir. Geri kalan 13 öncelikli yapı bağış ya da özel yatırım beklemektedir.

Bütün bu kapsamlı planlama ve restorasyon girişimleriyle AKTC ve WMF eski Mostar kentinin canlandırılmasına önemli katkılar getirmiş oldular. Yalnızca fiziksel anlamda değil, toplumsal-ekonomik boyutta ve kurumlaşma düzeyinde de… Bu çalışmalar kuşkusuz, kent yöneticilerinin, kentin teknik servislerinin, dini topluluğun, yapı sahiplerinin ve kentlilerin destek ve anlayışları sayesinde gerçekleşebilmişti. Önemli olan başka bir yön ise, projeye katılan ve AKTC/WMF Mostar bürosunun çekirdeğini oluşturan genç Bosnalı mimarların yetiştirilmesiydi.

Bu projenin yerel tabanda kök salabilmesi için yine, kent adına koruma planının yürütülmesinde ve restore edilmiş bir dizi tarihsel yapının (köprü kompleksi dahil) işletme ve bakımı ile, Mostar’ın bir kültürel ve turistik merkez olarak tanıtımında önemli rolleri olacak Starigrad Ajansı kuruldu. Bu ajans AKTC/WMF Mostar Proje Bürosunun işlev ve sorumluluklarını da üstlenmiş olacak.

Bosna’da Bugünkü Durum ve Gelecek

Bizi Mostar’dan Saraybosna’ya getiren şoför dertliydi. Başlarından geçenleri yol boyu anlatırken bir yandan da bugünkü sıkıntılarını ve geleceğe dönük kaygılarını dile getiriyordu.

Özetle şöyle: “Evet… Savaş bitti. Şimdi, yıkılanlar onarılıyor. Ancak ekonomik olarak çöktük. İşyeri yok, iş yok. Bir yerde iş yoksa hayat da yoktur. Bu bakımdan Hıristiyanlar bize göre daha iyi konumdalar. Batı’nın desteğini alıyorlar. Hırvatların, Sırpların fabrikaları var, bizim yok. Ailede benden başka herkes işsiz. Bu nedenle oğlum evlenemiyor. Çoluk çocuğu olamayacak… Ortalığı karıştıranlar hep siyasetçiler. Benim oğlum 16 yaşında savaşa giderken Başkanın oğlu aynı yaşta, İngiltere’ye okumaya gitti. Bugün benim oğlum işsiz, onun oğlunun işi var. Bu durumda herkes yurtdışına göç peşinde. Gençler Batı ve Kuzey Avrupa’ya gidiyorlar; burada yalnızca aksaçlılar kalıyor. Asimile etmek amacıyla Avrupalılar göçe kolaylık gösteriyorlar. Sayımız giderek azalıyor. Osmanlı’dan kalan anıtlar, camiler onarılıyor. Bu iyi, ancak cami fabrika yapmaz, fabrika cami yapar.”

Söylenenler, umutsuzluk yüklüydü.

Saraybosna’da görüştüğüm, üniversite çevresinden bir aydın da yaşadıklarını anlattı; o da benzer görüşler aktardı. Onları da özetleyelim: “Savaş 1992-95 arasında sürdü. Kendi polis örgütümüzü ve ordumuzu kurmak zorunda kaldık. Savaşın sonlarına doğru artık herkes askerdi. İki çocuğumu üç yıl göremedim. Ailemi 30 km ötedeki baba evine göndermiştim. Aslında, orada da güvenlik içinde değildiler ama kırsal ortamda hiç değilse aç kalmadılar.” Kendilerinden çalınmış mutluluk yıllarını dile getirirken ekliyordu: “Savaşta 3000 çocuk hedef gözetilerek öldürüldü. Kullanılan silah çoğu kez dürbünlü tüfekti. Yaşanan, bir haçlı seferiydi. Camileri bombalamakla kalmadılar, evlerimizi, bizi kurşunladılar müslümanız diye… Benzer olaylar İkinci Dünya Savaşı sırasında da yaşanmıştı.

Evet camileri yok edemediler; onlar yeniden yapıldı, ama endüstri tesislerimiz yok oldu; kısacası fakirleştik. Savaş öncesinde ekonomimiz Avrupa ortalaması düzeyindeydi, bugün onun çok altında. Tek tesellimiz hayatta kalabilmek oldu.

Önümüzde iki yol görünüyor: Bizi AB’ye alabilirler, asimile etmek için… Ya da 20 yıl içinde yeni bir savaşla karşılaşabiliriz.”

Görüştüğüm kişilerin adlarını saklı tutuyorum.

Özetlersek, Boşnaklara karşı hırs bitmemiş görünüyor. Bu nedenle de yan yana birlikte yaşama konusunda ciddi kuşkular ve güvensiz bir bekleyiş var. Şu anda Boşnaklara egemen duygu: umutsuzluk.

Açılıştan sonraki ilk gün. / The first day after the opening.

1. Caminin açılış törenine katılması beklenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Pamukova’daki tren kazası nedeniyle gelişini iptal etmek zorunda kaldı.
2. Richard Holbrooke; “Bir Savaşı Bitirmek”, T. İş Bankası Kültür Yayınları, s.45, İstanbul, Ekim 1999. Holbrooke, Bosna’da barışı sağlamakta büyük çabaları ve önemli rolü olan ABD Dışişleri üst düzey görevlisidir.
3. a.g.y., s.55.
4. D. Hasol; “Floransa’da Başka, Bosna’da Başka”, YAPI Dergisi, S. 140, s.35, Temmuz 1993.
5. Historic Cities Support Programme / Conservation and Revitalization of Historic Mostar, Aga Khan Trust for Culture – World Monuments Fund, 2004.