|

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi bir kez daha gündeme geldi. 20. ci yüzyılın son on yılı içinde dünya kabuk değiştirirken biz yine neleri tartışıyoruz… Konu basında tartışılıyor, politikacılar arasında tartışılıyor, Ayasofya önünde gösteriler yapılıyor. Son on yıllık dönemde ülkemizdeki din/dünya işlerine bakarsak şunları görürüz: Önce liselere zorunlu din dersi kondu; orta öğretim din ağırlıklı okullara kaydırıldı (1); bu okulları bitirenlerin yüksekokullara girebilmeleri için ayrıcalıklar sağlandı. Milli eğitimimiz, liselerdeki zorunlu din dersleriyle, İmam-Hatip liseleriyle, bunların mezunlarına tanınan ayrıcalıklarla “milli” den çok “dini” olmaya doğru hızla gidiyor. İllerdeki milli eğitim müdürlerinin yüzde 75’inin, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin büyük çoğunluğunun İmam-Hatip kökenli olduğu söyleniyor. Türban tartışması gündemden çıkmıyor. Kısa bir süre önce Yüksek Öğretim Kurumu, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen türbana yeşil ışık yaktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapımının bitmesi bile beklenmeden bir cami açıldı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, her cuma günü camiye giden bir Cumhurbaşkanı var. En son olarak da Devlet memurlarına dinsel eğitim konusu gündeme geldi. Politikacılar inançlı olsunlar ya da olmasınlar dini hala oy potansiyeli olan bir politik malzeme olarak gördükleri için dinsel konularda laiklikle bağdaşmayan ödünler veriyorlar. Bütün bunların, kutsal bir zafer kazanmak isteyenlere ortamın elverişli olduğu izlenimini vermesi çok doğal gibi görünüyor. Ayasofya’nın yeniden cami olarak kullanılmasını isteyenlerin ileri sürdükleri tek gerekçe “Fatih’in Vasiyeti” diye adlandırdıkları ferman. Fatih’in yaptığı gibi, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, bu konuyu ortaya atanların hangi duygularını tatmin etmeye yarayacaktır? 532-537 yılları arasında Bizanslı iki mimarın gerçekleştirdiği bu bazilikal planlı kilisede ibadet etmek gerçek Müslümanlara hangi yüce duyguları verecektir? Bir üstünlük duygusuysa, gurursa, hangi başarıya dayanan bir gurur, hangi yücelik duygusu? Çevrede atalarımızın yaptığı, her biri bir başyapıt olan, dünya mimarlık tarihindeki yerlerini çoktan, haklı olarak almış camilerimiz var. Bunlar sanatta kendimizi dünyaya tanıttığımız tek dalın, mimarimizin en görkemli ürünleri. Bu camilerin sayısal olarak gereksinmeyi karşıladığı da biliniyor. Kendi gerçek camilerimiz varken bir kiliseyi yeniden camiye çevirmenin çağdaş, mantıksal dayanağı ne olabilir? Fatih İstanbul’u aldığında ilk namazını Ayasofya’da kılmış ve adını dahi değiştirmeksizin yapıyı camiye dönüştürmüştür. Fetih sırasında, İstanbul’da cami var mıydı, ki Fatih başka türlü davranabilsin? O dönemde Ayasofya hiç kuşkusuz, bir gereksinmenin karşılanabilmesi için zorunlu olarak camiye dönüştürülmüştür. Daha sonra Atatürk’ün emriyle Ayasofya 1934 yılında müzeye dönüştürülmüştür. Ayasofya müze olurken bir onarımdan geçirilmiş ve İslamiyet’le bağdaşmadığı için örtülmüş olan dinsel tasvirlerin üzerindeki sıva tabakası kaldırılmıştır. Her biri birer başyapıt, değerli birer müze parçası olan mozaikler yeniden günışığına çıkarılmıştır. Bu mozaikler de en az, 1450 küsür yıl önce yapılmış olan ve döneminin bir teknoloji harikası olan yapı kadar öneme sahiptir. Böylece, Ayasofya bütünüyle, Dünya kültür mirasının en önemli yapıtlarından biridir. Bu nedenle de müze niteliğiyle bütün insanlığın hizmetinde olması daha doğaldır. Nitekim geçen yıl 1 milyon 664 bin 605 ziyaretçiyle Ayasofya Türkiye’deki müzeler arasında Topkapı’dan sonra ikinci sırayı almıştır. Bu da Ayasofya’nın bugün müze olarak önemini göstermektedir. “Fatih’in Vasiyeti” savına karşı Çelik Gülersoy ilginç bir görüş getiriyor: “Her fiil ve tasarruf döneminin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Fatih, Ayasofya’yı Ortaçağ anlayışı içinde cami yapmak zorundaydı. Bugün yaşasa farklı düşünebilirdi. Bir başka açıdan bakalım: Fatih, yine dönemin koşulları içinde Rumlara öyle ayrıcalıklar tanımıştır ki, o ayrıcalıklar da bugünün akıl ve politikasına uygun düşmüyor. Ekonomiyi dışarıdan taşıdığı her cins ve ulustan cemaate teslim etmiştir. Bugün olsa bunu yapar mıydı? Hukuki duruma gelince… Şehrin Fatih’i olduğu için mi cami kararı geçerli sayılıyor? Güzel ama şehir bir kere elimizden çıkmış, bunun ikinci bir fatihi var. O da müze yapmış. Fatih’in iradesi hukuk oluyor da Atatürk’ün iradesi neden hukuk olmuyor?” Demek ki, Ayasofya için Fatih’in fermanı var, ama Atatürk’ün de kararnamesi var. Aralık ayında Fransız Televizyonu’nda Fransız aşırı sağının ünlü ismi Le Pen’in de katıldığı bir açıkoturum programını izlemiştim. Program Fransa’da yaşayan yabancılarla ilgiliydi; daha çok da Fransa’da büyük sayılar oluşturan Kuzey Afrikalı Araplar ve Türkler, yani Müslüman topluluklar tartışmaların odağını oluşturuyordu. Programda, türban konusu, cami konusu da tartışılıyordu. Le Pen’in belirttiğine göre Fransa’da son dönemde yapılmış olan cami sayısı 1500’e ulaşıyordu. Programa katılan Cezayir kökenli Fransız uyruklu bir doktor bu camilerin, Fransa’da yaşayan Müslümanların kendi din ve kültürlerini sürdürebilmeleri için bir araç olduğunu, gizli, olası odaklanmalar yerine camilerin toplum için çok daha sağlıklı merkezler oluşturduğunu belirtiyordu. Le Pen görüşe karşı çıkıyordu ama açıkoturuma katılan öteki konuşmacılar, başta iktidar temsilcisi bu görüşte birleşiyorlardı. Anayasal durumunu bilmiyorum, ama Fransa toplumsal inanış olarak laik bir ülkeydi, dolayısıyla da burada yaşayan toplulukların istek ve gereksinmesine göre kilise de yapılırdı, sinagog da, cami de… Türkiye de anayasaya göre, hem de anayasanın değiştirilemez maddesine göre laik bir ülkedir, ama açık konuşalım: biz dinsel istekler konusunda Fransız toplumu kadar hoşgörülü davranabildik mi? Oysa çağdaş düşünce sistemi bunu gerektiriyor. Dünyanın her yöresinde her dinin inançlı yandaşlarının dinlerini yaymak için büyük bir çaba içinde olduklarını da biliyoruz. Ancak bunu büyük bir incelik ve ustalıkla yapıyorlar. Burada, başka bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum. Atalarımızdan kalan camilerimizin bugünkü durumu nedir? Sinan’ın yapıtları bugün hangi durumdadır? Bunlardan birinin, Söke’deki ünlü İlyas Bey Camisi’nin perişan durumunu Yapı Dergisi’nin 75. sayısında yana yakıla dile getirmiştim. Ne oldu? Yirminci yüzyılın son on yılında, bir kiliseyi camiye dönüştürmek savaşımı veren kişiler ata yadigarı şaheserlerin harap, bakımsız, terk edilmiş durumu karşısında nasıl bu denli kayıtsız kalabiliyorlar? Oysa hiç bir mimari değeri olmayan yeni camilerden binlercesinin yapımı için büyük bir yarış var. Bu konuda gazeteci Oktay Ekşi şu bilgileri veriyor (2): “Türkiye’de bugün yaklaşık 800 kişiye bir cami düşerken, 1986 yılı resmi istatistiklerine göre 55 bin kişiye bir hastane, 515 kişiye bir hasta yatağı, 1480 kişiye bir doktor ve 68500 kişiye sadece bir kütüphane düşmektedir. 1987/88 istatistiklerine göre de 930 kişiye bir adet -yükseköğretim dışı- okul düşmektedir.” Bu bilgilere göre Türkiye’deki cami sayısı doktor sayısından da, okul sayısından da fazladır; örneğin, kütüphane sayısından 85 kat, hastane sayısından 68 kat fazladır. Bir de Ayasofya kampanyalarının açılma dönemlerine bakmakta yarar var. Kampanyalar hep zayıf hükümetler dönemine, hükümetlerin din konusunda ödünlü davrandıkları dönemlere rastlamaktadır. Bazı hükümetler birçok önemli konuyu gözlerden kaçırmak için bazı tehlikeli oyunlara girişmekte, laikliğe aykırı olarak dinsel konuları bizzat ya da başkaları eliyle gündeme getirmektedir. Ayasofya’nın camiye dönüştürülme konusu, yanılmıyorsam 1965’te S. Demirel’in başbakanlığı sırasında da gündeme getirilmişti ve o tarihlerde Tercüman Gazetesi kampanyayı çok desteklemişti. Bu kez bayraktarlığı Türkiye Gazetesi yapıyor. Bugün de ülke bunca ciddi ekonomik ve politik sorunla bunalmışken bir Ayasofya konusunun ülke gündeminin birinci maddesi haline gelmesi gerçekten, çok dikkat çekicidir. Federal Almanya’da yayınlanan Frankfurter Algemeine gazetesi Ayasofya’nın cami olması yolundaki önerilerin, Türkiye’deki İslamcı, gelenekçi akımların giderek güçlenmesinin bir işareti olduğunu belirttikten sonra. Ayasofya ile ilgili önerilerin Türkiye’nin İslamcı Partisi olan Refah Partisi yerine ANAP milletvekillerince verilmesine |
|
dikkati çekiyor. Tartışmalar sürüp giderken nedense Hükümet’ten kesin bir açıklama gelmiyor. Devlet Bakanı Mustafa Taşar “Bu konu, Türkiye’nin siyaset gündemine zaman zaman getirilir, yeni bir şey değil. Zamanlaması da ilginç; Patrikhane’nin açılışından hemen sonra hızlandırıldı” dedikten sonra “Konu Hükümete gelmedi. Şu anda gündemde yok ama, şu anda diyorum, ilerde ne olur bilemem” diyor (3). ANAP Genel Başkan Yardımcısı Galip Demirel “Laiklik, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığı demektir. Bir ibadethanenin ibadete açılmasının laiklikle bir ilgisi yoktur” derken bir başka Demirel, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel gazetecilerin sorularını yanıtlarken Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra Ayasofya’yı camiye dönüştürdüğünü, bu nedenle ibadete açık tutulmasının, Fatih’in vasiyeti olduğunu bildiriyor. Sayın S. Demirel, uzun süren Başbakanlığı dönemlerinde bu yolda açılan kampanyalara karşın Fatih’in vasiyetine niçin uymadığını açıklamıyor nedense? Gazetelerin bildirdiğine göre Ayasofya’yı camiye dönüştürme önerisi geçen yıl DYP’li milletvekili Ertekin Durutürk’ün yasa tasarısıyla da gündeme gelmişti. Sayın Demirel’in sözleri ve partisinden, kendisine yakın bir milletvekilinin önergesi samimi bir inancın dile getirilmesinden çok bir muhalefet manevrası olmasın? Buna karşılık eski Başbakan T. Özal 1988 yılı Nisan ayında Tercüman gazetesine verdiği demeçte kesin bir dille “Ayasofya müze kalacaktır” diyordu. Şimdi ne düşündüğü ayrı bir merak konusu. Demirel’in şimdi bir başka görüşü daha var: “Ayasofya’ya Osmanlı döneminde eklenen Hünkar Mahfili’nde Müslümanlar ibadette bulunsun, mevcut müze de müze olarak kalsın.” Coşkun Kırca bu düşünceyi geliştiriyor ve diyor ki: “Ayasofya, cuma günleri freskleri perdeyle örterek Müslümanların; pazar günleri de sırayla Ortodoksların, Katoliklerin ve Protestanların ibadetine açılsın ve haftanın geri kalan günleri de, Türkü tanımayanlar, Ayasofya’yı müze olarak ziyaret ederken, onun saf güzelliğine, saf inanca saygısının ve uygarlık aşkının hayranlığıyla kalplerini doldurabilsinler (4)”. Bu ikinci düşünce, bir pazar sabahı Paris’te Fransız televizyonunu açtığımda karşılaştığım bir olayı anımsattı. Televizyonun düğmesine bastığımda önce bir ezan sesiyle sonra da bir cami görüntüsüyle karşılaştım. Ezandan sonra bir imam vaaz verdi, sonra da temizliğin faziletini ve abdest almanın kurallarını anlattı. İmamın konuşmasını bir hahamınki izledi. Daha sonra kameralar bir kiliseden naklen yayına çevrildi… 20. ci yüzyılın sonlarına doğru hoşgörü ve anlayış bakımından Dünya buralarda… DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ise konuya hümanist bir görüşle yaklaşıyor. “Bazı çevreler Ayasofya’nın bize ait olduğunu kanıtlamaya sanki gerek varmış gibi bir davranış içindeler. Oysa İstanbul’un da, Ayasofya’nın da 537 yıldır Türklere ait olduğundan kimsenin kuşkusu bulunmadığı gibi, bunun yeniden kanıtlanmasına da gerek yoktur.” “Bugünkü haliyle Ayasofya, bence Doğu ve Batı kültürleri arasında, İstanbul’un coğrafi konumuna ve Türklerin tarihsel işlevine uygun düşen bir köprü niteliğindedir ve mozaikleriyle Hıristiyanlığın, minareleriyle de İslamın barış içinde bir arada yaşayabileceğini sergileyen bir anıt görünümündedir.” “Fatih Sultan Mehmet de zaten İstanbul’u, değişik dinlerden ve kültürlerden insanların huzur ve barış içinde bir arada yaşayabilecekleri bir kent durumuna getirmişti” (5). SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ise “Atatürk’ün müze olarak yaptığı bir yer müze olarak kalmalıdır. Vatandaşın dini hislerini istismar edip puan kazanmak istiyorlar” demekle yetiniyor. Yukarıda aktarmaya çalıştığım görüş ve davranışlar, bir olguyu ortaya koyuyor: yurttaşların hisleriyle ilgili bazı konuları iç politika malzemesi yaparak harekete geçirmenin getirebileceği korkunç felaketlerden birini uğursuz 6-7 Eylül olaylarında yaşadığımızı bugünün bazı politikacıları unutmuş görünüyorlar. Dünya artık çok küçülmüştür ve özellikle evrensel konularda bağnazca zaferler kazanmanıza uluslararası arenada sevimli bakmazlar, hatta olanak tanımazlar. Daha 1989’da yürürlüğe giren, Türkiye’nin de imzaladığı “Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi” bile Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine engeldir. Bu antlaşma Avrupa mimari mirasının bütün Avrupalıların ortak mirası olduğunu kabul eder. Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olarak antlaşmayı imzalayacaksınız sonra da kurallarına uymayacaksınız. Ne yazık ki Türkiye, bugünün dünyasının geçerli standartlarına bazan uyan, bazan uymayan keyfi davranışlarıyla hiç bir ülkeye (ne islam alemine, ne Doğuya ne Batıya) yaranamamış, ve de giderek dışlanır duruma gelmiştir. Avrupa Topluluğu Komisyonunun Türkiye kararı bunun ders alınacak en taze örneğidir. Bugün, “Ayasofya” yalnızca bir simgedir. Asıl amaç güç denemesidir, şeriatın gücünü göstermek, şeriat yolunda yeni bir kale, kutsal bir zafer kazanmaktır. İleri sürülen “Fatih’in Vasiyeti” çok tutarlı bir gerekçe değil. Ortada Atatürk’ün de kararnamesi, yani bir bakıma “vasiyeti” var, ama ne yazık ki son zamanlarda Atatürk’ün vasiyeti padişahlarınki kadar önemli sayılmıyor artık. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu için de öyle olmadı mı? Şimdi anlaşılıyor ki sıra Ayasofya’da… Biz Atatürk’ün vasiyetine uymaktan yanayız, Hem padişahların her fermanı, her vasiyeti bugün yerine getirilecek olsa her şeyden önce Cumhuriyet’e son verip saltanata dönmek gerekmez miydi? Konuya çağın koşulları içinde bakmamız gerekiyor. 2000’e on kala cami, türban, şeriat konuları çağ atlayan (!) Türkiye’nin gündemini niçin bu kadar işgal ediyor? Bu konularda asıl yetki sahiplerinden, Hükümet Başkanından, Çankaya’dan niçin herhangi bir açıklama bir türlü gelmiyor? Hükümet Avrupa Topluluğu’na katılmamızı samimi olarak istiyor mu? Gerçekten istiyorsa bu kararsızlık -ya da tutarsızlık- niçin? Hiç bir ülkeyi bu kafayla çağdaş bir topluluğa almazlar.
1. Resmi bilgilere göre 1986 yılında Türkiye’de 1221 İmam-Hatip okulu ile bu okullarda okuyan 538.000 öğrenci vardı. 2. Ayasofya Bahane, Hürriyet, 8.1.1990. 3. Nilüfer Yalçın, Milliyet, 6.1.1990. 4. Miliyet, 8.1.1990. 5. Fikret Bila, Milliyet, 5.1.1990.
HAGIA SOPHIA One of the World’s most outstanding monuments, Hagia Sophia was converted into a mosque after the downfall of the Byzantine Empire. It remained in use as a mosque until the first years of the Turkish Republic. During its use as a mosque the renown mosaics of Hagia Sophia were covered and preseved with a thin plaster coat as human images are forbidden by Islamic rules. In 1934 Atatürk proclaimed Hagia Sophia to be a museum. At that time the plaster coatings were removed and the building was restored. From that date on Hagia Sophia has been functioning as a museum and has become one of the most popular tourist attractions in Istanbul. With approximately 1.600.000 visitors yearly it stands only second in rank to the Topkapı Palace. Religious fanatics have recently expressed a desire to see Hagia Sophia again as a mosque. To this end they managed to prepare a draft law and had it presented to the Turkish National Assembly. These fanatics are able to manipulate the legislators and are supported by certain politicians who use religion as a potential source for votes. Some ministers have declared their ideas on the Hagia Sophia conversion matter but the Govemment prefers to remain silent. After the conquest of Byzance no mosques existed in the area. Therefore Hagia Sophia was converted to a mosque to service the needs of the new Muslim population. Since that time especially during the Ottoman rule there have been numerous monumental mosques erected in the area, one of them being the famous Blue Mosque which is within walking distance from Hagia Sophia. In our opinion Haqia Sophia’s current function is appropriate. When viewed from the outside one can see the old church with its minarets that were added at later periods. As one enters the building the Christian mosaics and symbols and the Islamic writings upon its walls present a dramatic spectacle. These combinations seem to bridge histories and cultures and this should instill a tolerence to all faiths. Hagia Sophia is a masterpiece of history which we have inherited, and therefore its function as a museum avails it to the people of the world.
|