Aziz Nesin Kaynak : 01.08.1995 - Yapı Dergisi - 165 | Yazdır

Türkiye’yi yücelten insanlardan birini daha yitirdik: Aziz Nesin 6 Temmuz 1995 günü öldü.
Aziz Nesin adını ilk kez çocukluk yıllarımda duymuştum. 1946-47 yıllarıydı; ben daha dokuz yaşında olmama karşın çok okuyan, meraklı bir çocuktum. Belki de savaş yılları bizi böyle yoğurmuştu. Babam eve “Son Posta “nın yanı sıra Markopaşa adlı haftalık bir mizah gazetesi getirmeye başlamıştı. Büyük bir keyifle okur, okuduklarını bir kez de anneme ve biz çocuklara tekrarlardı.
Markopaşa’yı Aziz Nesin ve Sabahattin Ali birlikte çıkarıyorlardı.
Markopaşa, dönemin yönetimine yönelik eleştirilerle doluydu, ama bunu mizah yoluyla iğneleyerek yapıyordu.
Dönem tek partili düzenin sonları ve Milli Şef dönemiydi. 2. Dünya Savaşı bittiği halde, yıldırıcı baskısı Türkiye’de hâlâ sürüyordu. Çıkışından kısa bir süre sonra Markopaşa Hükümetçe kapatıldı. Bu kez aynı boyut ve yazı karakterleriyle önce Malumpaşa, ardından Merhumpaşa devreye girdi; Merhumpaşa’yı, yanılmıyorsam, Bizimpaşa ve şimdi anımsayamadığım başka adlar izledi. Gazeteyi çıkaranlar yılmıyorlar, biri kapanınca başka bir adla hemen yenisini çıkarıyorlardı. Babam her yeni gazeteyi yine büyük bir keyifle, ancak biraz da kimi gizli güçlerden korkarak getiriyordu.
Aradan yaklaşık 50 yıl, yani yarım yüzyıl geçti. Aziz Nesin düşündüklerini, doğru bildiğini yazdığı için defalarca hapse girdi, sürgüne gitti. Ne yazık ki, bugün bile Türkiye’de insanların düşüncelerini özgürce dile getirmeleri, yazmaları hâlâ kahramanlık sayılıyor. Kim ne derse desin bütün bunlar Türkiye’nin bir numaralı sorununun hala demokratikleşme sorunu olduğunu göstermez mi? O dönemleri bilmeyenler Aziz Nesin’in 1980’lerde, 90’larda düşüncelerini açıklamaktaki cesaretini dünyaya yayılmış ününden, dış dünyanın kendisine verdiği destekten aldığını sanabilirler. Belki bu nedenle 1980 sonrasının İhtilal ortamında, ihtilal yönetiminin Nesin’e ciddi bir şekilde dokunmaya cesaret edemediği doğrudur. Ancak, Nesin’in buna güvenip sığındığını, cesaretini bundan aldığını düşünmek de herhalde kendisine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur.
Aziz Nesin düşündüklerini daha o tarihlerde korkusuzca yazabiliyordu. Markopaşa’nın ilk çıkışında, yani bundan tam elli yıl önce bakınız neler yazıyor:
Önce Allah’a (1), sonra basın yasasına sığınıp yazacağım. Bilinmez, ne olur ne olmaz. İçki şişede, kalem cepte durduğu gibi durmaz! Dostlar, komşular, evim halkı! Helal edin hakkınızı, basın yasasına güvenerek fıkra yazmaya gidiyorum” (2).
Aziz Nesin, başına gelebilecekleri önceden sezinlemiştir.
Tek parti döneminin ceberrut İstanbul Emniyet Müdürü o günlerden birinde Aziz Nesin’i ünlü Sansaryan Hanına, makamına çağırır. Aziz Nesin odasına girdiğinde, Demir, daha önceden bilenmiş olduğu için Nesin’e hakaretler yağdırarak yerinden fırlar ve kendisini biraz (veya bir hayli) tartaklar. Aziz Nesin bu olaydan sonra cezaevine düşer, ancak işin peşini bırakmak istemez ve Demir aleyhine işkence, tehdit ve hakaretten dava açılması için uğraşır, ama haklı olduğu halde davanın açılmasını bir türlü sağlayamaz.
Yıllar sonra Aziz Nesin’le Ahmet Demir bir yerde karşılaşırlar. Orada bulunanlar tanışmadıklarını düşünerek onları tanıştırmak isterler. Aziz Nesin tanıştırmaya gerek olmadığını belirterek “Beyefendiyle daha önceden tanışırız. Hattâ benzer yanlarımız bile vardır” der. “İkimiz de şakadan hoşlanırız. Beyefendi el şakasından, ben dil şakasından … ”
12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra bir süre için yeniden Emniyette görev alan Ahmet Demir’i bugün kaç kişi anımsar acaba? Daha önce de yazmıştım (3), Demirtaş Ceyhun da “Asılacak Adam Aziz Nesin” adlı kitabında yazdı: Türkiye Yazarlar Sendikası Yapı-Endüstri Merkezi’nin kültürel ortamında doğmuştur. Aziz Nesin 1970’li yıllarda, Sendika’nın kurulmasından önce YEM ‘deki edebiyat günlerine, imza günlerine sıkça katılırdı. Kurulan Sendikanın ilk başkanı oldu. Daha sonra da Yapı-Endüstri Merkezi’nde düzenlediğimiz toplantılara, açıkoturumlara her çağırışımızda geldi; parlak zekası, açıksözlülüğüyle hep olumlu katkılar getirdi.

Düşünmeyi unutmuş olan, düşünmeden inanan topluma savaş açmıştı. Çok iyi bir gözlemciydi. Toplumun ve kişilerin zayıf yanlarını kolayca yakalayabiliyordu. Bunları mizah yoluyla yerdiğinde herkes gülüyor ve de çok hoşlanıyordu, doğrudan ciddi bir şekilde söylediğinde ise çok kimseyi kızdırıyordu.
Toplumun gözü, kulağı, bilinci oldu. Söylediklerini duru bir Türkçeyle açık seçik, en anlaşılır şekilde söyledi, biraz da abartarak. Amacı insanları sarsıp silkeleyerek uyandırmak, tabulardan arınmalarını sağlamaktı.”İnsanlarımızın yüzde altmışı aptaldır” derken de bunu yapıyordu. Bu sözlerin bir benzerini yıllar önce Ziya Paşa söylemişti: “Millet-i Osmani ferden ukala, cem’an budaladır.” Nedense kimse Ziya Paşa’ya kızmıyor artık.
Yapı-Endüstri Merkezi’nde katıldığı toplantılardan birinde dile getirdiklerini o zaman tuttuğum notlardan buraya aktarmak istiyorum. Toplantının konusu “İstanbul”du. İşte Aziz Nesin’in, yukarıdaki düşünceleri doğrular nitelikteki sözleri: “İstanbul sorunu Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’nin sorunları çözülmeden İstanbul’un sorunları çözülemez. ”
“Türkiye burjuvalaşamadı, burjuva olmadan da kent olmaz. Kenti kent yapan içindeki lnsanlardır. Tıpkı bir tiyatronun seyircileri gibi. Biz 1950’lerde burjuvalaşmaya başladık. Bu, sonradan görme burjuvalıktır”. Görmemiş burjuva Türkiye’yi bu hale getirmiştir.”
“Sermaye, Truman doktrini ve Marshall yardımıyla Türkiye’ye girmeye başladı. Kentlerde önce binalar yapılmaya başlandı, ardından evlere görmemiş burjuvanın hacıağa mobilyaları girdi. Daha sonra duvarlara resim asmak gerekti, böylece galeriler arttı, sonra da bilgi konservesi ansiklopediler evlere giren kitaplıkları doldurdu. ”
Aptallık konusunda da aynı gün şunları söylemiş:
“Aptallıkları yazıyorum kızmıyorlar; aptalsınız diyorum kızıyorlar. ”
Aziz Nesin’le ilgili olarak yurtdışında başımızdan geçen hoş bir olayı anlatarak yazıyı noktalamak istiyorum. Birkaç yıl önce ABD ‘de Boston’da, mimarisini merak ettiğimiz Hyatt otelini görmeye gitmiştik. Kent merkezinin oldukça uzağında olan oteli gezdikten sonra girişte kendi aramızda konuşarak vakit geçirmeye çalışıyoruz. Otel konuklarını kent merkezine götürecek otobüsün gelmesine daha bir hayli zaman var.
O sırada otel görevlilerinden biri yanımıza yaklaştı, “Siz Türksünüz değil mi?” diye sordu İngilizce olarak ve yanıtı beklemeden sürdürdü: “Ben İran kökenliyim; komşularımız arasında pek çok Türk vardı; o nedenle Türkçeyi tanırım.” Hemen ardından sözü Aziz Nesin’e getirdi. Nesin’in Farsçaya çevrilmiş bütün kitaplarını okuduğunu anlatıyordu büyük bir saygı ve hayranlıkla… Bu kısa söyleşiden sonra otelin bir minibüsüyle bizi özel olarak kent merkezine gönderdi. Dünyanın bir ucunda Aziz Nesin sevgisinden yararlanmıştık. Türkiye’ye dönüşte, YEM ‘deki bir toplantı sonrası, öyküyü Aziz Nesin’e anlattım, “sayenizde ABD’de hem parasız seyahat ettik, hem de zaman kazandık” dedim. Alçakgönüllü bir şekilde gülümsemekle yetindi. Sanki kitapları otuz dile çevrilmiş büyük yazar kendisi değildi.

(1) O zamanlar henüz tanrıtanımaz değilmiş herhalde.
(2) 25 Kasım 1946 Markopaşa (Cumhuriyet Gazetesi Aziz Nesin özel eki 11.7.1995).
(3) YAPI Sayı 136, Mart 1993.