Politikacı Olsaydım Bu Kadar İlgi Görmezdim (Nuray Belbek Pınarlı / Spot Dergisi) Kaynak : 10.07.1995 - Spot Dergisi | Yazdır

Doğan Hasol, yaklaşık otuzbeş yıldır mimarlık yapıyor. İsmi, Türkiye’nin en başarılı mimarları arasında. Sektörde, her zaman yaptığı yeniliklerle tanınıyor. Kurucusu olduğu Yapı Endüstri Merkezi, bugün üniversite öğrencilerinden, inşaat müteahhitlerine kadar herkese hizmet veren bir “bilgi merkezi” konumunda.

Hasol, otuzbeş yıldır pek çok başarıya imza atmış ama kamuoyu onu sadece son altı yıldır tanıyor. Üstelik rnesleğinden dolayı değil, Galatasaray’ın ikinci başkanı olmasından dolayı. “Meslektaşlarım arasında ben zaten tanınan bir insandım. Ama medyatik olmamı Galatasaray’a borçluyum” diyor. Sporla ilgili olarak neredeyse hergün bir televizyon kanalında görünüyor Doğan Hasol. Oysa mimarlık konusunda şimdiye kadar hiç televizyona çıkmamış. “Aslında rnesleğimle ilgili televizyona çıkmayı daha çok hakettiğim kanısındayım” diyor ve ekliyor: “Çünkü ben rnesleğimde oldukça başarılı bir insanım”…

Yine de “kendi işlerine vakit ayıramayacak kadar” çok seviyor Galatasaray’daki görevini. Çünkü ona göre kulüp işlerinin bekleyecek durumu yok. Kulübün daima önceliği var. Ama yine de bu bir gönül meselesi. Herkes yapamaz. “Ben Galatasaraylı’yım” diyor. “Adeta gözümü Galatasaray’da açtım. Görgümü, terbiyemi, arkadaşlarımla olan ilişkilerimi hep Galatasaray’a borçluyum. Yani bugünkü başarımın içinde Galatasaray’ın payı çok fazladır …

Doğan Hasol’un çalışma yaşamındaki en önemli özelliği zamanını iyi kullanması. Bu yeteneği ona birçok işi aynı anda yapma olanağı sağlıyor. Arkadaşlarının dediği gibi “bir koltuğuna birkaç karpuz sığdırabiliyor” çalışırken. Yaşamı da bu deyimi doğrular örneklerle dolu.

Doğan Hasol, İstanbullu bir babayla, Samsunlu bir annenin çocuğu, 1937 yılında Sivas’ta doğmuş. İlkokulu Üsküdar’da, ortaokulu Galatasaray Lisesi’nde okumuş. Galatasaraylı yıllar, 1956 yılında üniversite sınavında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kazanılmasıyla sona eriyor. Mimarlık hep istediği meslek. Severek yapıyor. Zaten çok seviyor olmalı ki, kendine bir mimar eş seçmiş. Sonra elbirliğiyle kızlarına da aşılamışlar bu rnesleği. Üçünün birlikte kurdukları Has Mimarlık, tam bir aile şirketi. Oldukça da başarılı. 1990 yılında yapı dalında Ulusal Mimarlık Ödülü’nü kazanmış örneğin.

Doğan Hasol’un mimarlık dışında söz sahibi olduğu bir meslek de yayıncılık. 34 yıldır devam ettirdiği yayıncılığa üniversite yıllarında başlıyor Doğan Hasol. O tarihlerde üniversitede ögretim görevlisi olan Bülent Özer ve Doğan Kuban, Mimarlık ve Sanat adlı bir dergi çıkarıyorlar. İlk sayının ardından onu çağırıyorlar dergiye. Hasol, son sınıfta öğrenciyken dergide çalışmaya başlıyor. Yayıncılığa ilk adım da böylece atılmış oluyor.

1961 yılında yine Mimarlık Fakültesi’nde asistanlığa başlıyor Doğan Hasol.

Dergiyi çıkarmaya devam ediyorlar bir taraftan. Onuncu sayıdan sonra asistan maaşlarını bir araya getirip, borçlarını ödeyerek dergiyi kapatıyorlar. Ama yayıncılık bitmiyor. O tarihlerde Mimarlar Odası’nın dergisi” Mimarlık” çıkmaya başlıyor. Doğan Hasol’a da teklif ediyorlar. 5 yıl süreyle aylık tempoyla Mimarlık dergisini çıkarıyorlar. “O ayrı bir gururdur benim için” diyor.

Dergi, daha sonra Ankara’ya taşınıyor. Yayınında aksamalar oluyor. Bazen hiç çıkmıyor. Geçen yıl ise dergiyi çıkarma görevi yeniden Yapı Endüstri Merkezi’ne veriliyor. Yani Doğan Hasol’un daha önce kişisel olarak sürdürdüğü çabayı, şimdi Yapı Endüstri Merkezi sürdürüyor.

Asistanlığı sırasında yaptığı işlerden biri de Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin Genel Sekreterliği. Henüz 26 yaşındayken seçiliyor bu göreve. Hatta gitmediği bir genel kurulda seçiyorlar onu.

Bir ara Mimarlık dergisiyle, genel sekreterliği birlikte yürütüyor Doğan Hasol. Sonra oda yönetim kurulunda görev alıyor.

Rahmetli Vedat Dalokay’la birlikte çalışıyor. Dalokay Ankara Şubesi’nin sekreterliğini, Doğan Hasol da İstanbul Şubesi’nin sekreterliğini sürdürüyor. Daha sonra Dalokay merkez sekreteri, Hasol, yönetim kurulu üyesi oluyor. Yine o dönemden Ali Topuz’la birlikte çalışıyorlar.

Çevresindekilerin politikaya atılması, Doğan Hasol’un da politikaya atılacağını düşündürüyor o günlerde. “Bu kadar toplumsal görevlerle uğraşıyorsun, sonunda politikaya gireceksin” diyor yakın dostları. Oysa o, politikaya girmeyi hiç düşünmediğini söylüyor, gerekçesini ise şöyle açıklıyor. ” “1980’den sonra askerler çok bilinçsizce bu işin kaynağını kuruttular. Politika bir rneslektir. Aynen mimarlık gibi, mühendislik gibi. Politikanın içinde yetişmiş olmak lazım. Yetişmiş kadroları bağlayıp, yetişmemiş kadroları bu işin arenasına sürmek bence doğru birşey değil. Doğru olmadığını da deneyerek öğrendik.”

 

Mimar, Yapı Endüstri Merkezi’nin kurucusu, Dünya Yapı Merkezleri Birliği’nin başkanı, yayıncı … ama o, en çok Galatasaraylı’lığıyla tanınıyor. Bugüne kadar genellikle spor muhabirleriyle, futbol üzerine konuşmuş. İlk kez kendisi hakkında SPOT’a konuştu…

Y.E.M. kuruluyor

1968 yılında, yıllardır hayalini kurduğu ve uzun süredir planladığı Yapı Endüstri Merkezi’nin kuruluşu için kolları sıvıyor Doğan Hasol. Üniversitedeki görevinden ayrılıyor. Bir grup mimar ve mühendis arkadaş bir araya gelerek bugün Türkiye’de bir örneği daha olmayan Yapı Endüstri Merkezi’nin kuruluşunu gerçekleştiriyorlar. O günleri şöyle anlatıyor:

“Daha önce üniversitede asistanken yurtdışına gitmiştim. Böyle bir merkezin nasıl çaIıştığını Hollanda’da, İngiltere’de inceledim. Benzeri bir kuruluşu Türkiye’de gerçekleştirmek istedik. Önce Taşkışla’da İTÜ’de bunu yapmaya çalıştık. Hatta bu iş için bir binanın yapımına dahi başlandı. Fakat bürokratik düzen içinde yürütemedik. İşlemeyince, ‘acaba bunu kendimiz özel bir girişimle gerçekleştiremez miyiz?’ diye düşündük ve burayı kurduk.”

Doğan Hasol’un yapı merkezlerinin önemini ortaya koyacak ilginç bir de anekdotu var:

“Savaştan sonra Rotterdam’da ilk kurulan bina yapı merkezi. Buranın kuruluşundan önce orayı ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Rotterdamlılar savaşta yüzde 80’i yıkılan kentlerini yeniden inşa etmek için neye ihtiyacı olduğunu düşünmüşler ve önce yapı merkezini kurmuşlar. Bunun tam karşıtı bir durum ise Varşova’da yaşanmış. Rusların işgalinden sonra Stalin’in Varşova’ya hediyesi, bir kültür merkezi yapısı olmuş. Kocaman, devasa, çirkin bir yapıdır. Moskova gökdelenlerinden bir tanesidir o da güzel göründüğü yer neresidir?’ diye sorarlar birbirlerine. Herkes ‘kültür merkezi’ der. Çünkü o noktadan kültür merkezi görülmez.

Bununla tabi kültürü küçültmek gibi bir düşüncem yok ama yapılan binanın niteliğinden ve bir de o dönem içinde hangi gerekliliklere yanıt vereceğinden sözetmek istiyorum. Çünkü Varşova’nın da aşağı yukarı savaşta yüzde 80’i hatta daha fazlası yıkılmıştı”.

Yapı Endüstri Merkezi’nin kuruluşundan bu yana 27 yıl geçmiş. Bugün, yapı konusunda bir bilgi merkezi niteliğine kavuşmuş Y.E.M.

Bilginin alındığı, işlendiği, depolandığı ve ihtiyaç sahiplerine dagğtıldığı bir merkez olarak tanımlanıyor. Bu işlevleri daimi sergisiyle, fuarlarıyla, geçici sergileriyle, yayınlarıyla gerçekleştirmeye çalışıyor.

Y.E.M.’in Türkiye’de örnegi yok, ama yurtdışında benzerleri var.

Çeşitli ülkelerdeki yapı merkezlerinin aynı çatı altında toplandıkları bir de birlik var. International Union of Building Centers (UICB), yani Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği. Doğan Hasol, 1989 yılında Stockholm’de bu birliğin başkanlığına seçiliyor. 3 yıl sonra görevini bir başkasına devretmesi gerekirken, onu 1992’de bir üç yıllığına daha başkan seçiyorlar. Bu yılın ekim ayı sonunda ikinci üç yıllık dönem de dolmuş olacak. ‘Ama Lyon’da yapılacak genel kurulda Doğan Hasol büyük olasılıkla üçüncü kez başkan seçilecek. Birliğin isteğinin bu doğrultuda olduğu belirtiliyor. Eğer Hasol, üçüncü kez başkan seçilirse Dünya Yapı Merkezleri Birliği’nin başkanlığı 9 yıl süreyle Türkiye’de kalmış olacak.

Y.E.M.’in uçan kuştan haberi var

Yapı Endüstri Merkezi’nden daha çok teknik adamlar yararlanıyor. Merkezin başvuru kitaplığına gelenlerin sayısı günde 35-40 civarında. Ögrenciler, inşaat yaptıranlar, bu kitapIığın müdavimleri. Yapı Endüstri Merkezi’nin sloganı da “Y.E.M. bir bilgi merkezidir, yapı alanında uçan kuştan haberi olacaktır”.

“Aynen petrolde olduğu gibi ham bilqiyi alırsınız, işlersiniz, işe yarar hale getirirsiniz, bir yerde saklarsınız, mutlaka günün birinde birine lazım olur:’ diyor Doğan Hasol. YEM’in kitaplığı bazı üniversitelerin kitaplıklarından daha kapsamlı. Ayrıca burada yapı malzemeleriyle ilgili broşürler, kitapçıklar, teknik yayınlar bulmak mümkün. Fuarlar da bilgilenmenin bir parçası olarak görülüyor. “Bizim diğer fuarlardan değişik olan yanımız ilişkimizin yıllarca devam etmesidir. Çünkü biz yalnızca yapı sektörüyle uğraşıyoruz, başka birşeyle uğraşmıyoruz” diyor Doğan Hasol.

Doğan Hasol’un rnimarlığın yayıncılık tarafıyla da ilgilenmesi, sektöre çok güzel eserlerin kazandırılmasını sağlamış. Örneğin, Y.E.M. bünyesinde Türkçe ve İngilizce olarak ayrı ciltler halinde yayınlanan Yapı Kataloğu, sektörün her yıl çıkmasını sabırsızlıkla beklediği çalışmalardan biri.

Ayrıca Doğan Hasol’un 1970’lerde çalışmaya başladığı Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü iki yıl önce beşinci baskısını yapmış, bu yıl altıncı baskısı hazırlanıyor. Yine o yıllarda İngilizce, Fransızca, Türkçe mimarlık ve yapı terimlerini derlemeye başlayan Hasol, bu çalışmasını da geçen yıl kitap haline getirmiş. Aslında yazı yazmayı da, dil konusunda çalışmayı da seviyor. Bu yüzden sadece mimarlıkla yetinmiyor, mesleğine yazı yazarak nasıl katkıda bulunacağını araştırıyor hep.

Kendini bildi bileli Galatasaraylı

Doğan Hasol’un koltuğundaki karpuzlardan bir tanesi de Galatasaray. Hasol, Galatasaray’ın ikinci başkanı. 6 yıldır, Galatasaray için çalışıyor. Ama ona göre “kendini bildi bileli” Galatasaraylı… Pek de abartıyor sayılmaz. Çünkü babası Galatasaray’ın eski atletlerinden. Kulübün de üyesi. “İlk Galatasaraylılık terbiyesini babamdan aldığımı söyleyebilirim” diyor.

İlkokuldayken Fenerbahçe bölgesi olan Üsküdar’da okumasına rağrnen o yine hep Galatasaraylı olmuş. Sonra zaten Galatasaray lisesine başlamış. Yani” doğuştan Galatasaraylıyım” dese haklı.

Galatasaray’ daki görevi için “Hiç aklımda yoktu aslında” diyor. Alp Yalman’ın kendisine gönderdiği bir haberle başlıyor herşey. Önce yönetim kuruluna girmek istemiyor. Uzaktan desteklemeyi vaadediyor. Ama çok ısrar edince de kıramıyor Alp Bey’i. Şimdi, kararından son derece hoşnut. “Güzel günler yaşadık Galatasaray’da. Bunun verdiği keyifle de görevimi sürdürüyorum” diyor. Galatasaray, hayatına yeni bir renk getirdi mi? Bu soruyu şöyle yanıtlıyor.

“Ben çevremde hep ciddi bir adam olarak biliniyorum. Onun için de yönetime girdiğim zaman pek çok kimse, ‘aaa biz seni çok ciddi bir adam olarak bilirdik, senin sporla ilgin var mıydı? Dediler. Sporu ciddi bulmaz gibi bir tavırları vardı. Ama sonradan hep gördüm ki herhangi bir toplantıya gittiğimde, çok ciddi bilinen birisiyle karşılaştığımda bana ilk sordukları şey spor olmaya başladı. Hatta neredeyse benim bilmediğim kadar ayrıntısına girerek sormaya başladılar. Ayrıca spor çok ciddi bir iş. Bizim bir futbolcumuz vardı, Kosinski. Onun transferi için biz Varşova’ya gittik. O sırada Ahmet Çuhadaroğlu isimli dostumuzla karşılaştık,’ne o artık futbolcu peşinde Polonya’ya mı gidiyorsun?’ dedi. Üç yıl önce Kosinski’nin transfer işleminin toplam tutarı 7 milyar lira gibi bir paraydı. Bugün belki 100-150 milyar lira gibi bir paradır bu. Kendisine dedim ki; böyle bir para sözkonusu olsa sen gitmez misin?’. ‘Uçarak giderim’ dedi. Spor konusu gerçekten bir gösteri işi. Galatasaray’ın genel kuruldan geçen bütçesi 1,5 trilyon lira. Bunlar ciddi rakamlar. Hiç hafife alınacak tarafı yok. Zaten sporun hafife alınacak tarafı yok. Gördünüz Galatasaray’ın galibiyetinde bütün Türkiye ayağa kalktı”.

Politikacılar bile bu kadar sevgi görmezler

“Bir de çok büyük sevgi görüyorsunuz çevreden. Ben Ankara’da bir yemek yedim. Çok zarif bir şekilde para almadılar benden. ‘Buradaki Galatasaravlı arkadaşların konuğu oldunuz’ dediler. Bu hiç beklemediğimiz birşeydi. Böyle bir sevgiyi zannediyorum ki politikacılar falan göremezler. Ama bir spor kulübünün taraftarları çok daha başka bir davranış içinde oluyorlar. Bütün dünyada sporun gücü artıyor. Yurtdışında benim Galatasaraylı yanımla daha başka türlü ilgilenmeye başladılar. Bu başka türlü bir sevgi. Yabancılardan da bizim taraftarlarımız var. Almanlar var, İngilizler var. Bugün İngiltere Başkonsolosluğu’nda bir görevli var ki Galatasaray’ın hiçbir maçını kaçırmıyor.Bu, sporun sihirli yanı. İnsanları kendisine doğru çekiyor.”

Doğan Hasol merkezi Stockholm’de bulunan Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği’nin başkanı. Birlikte başkanlık görevi 3 yılda bir değişiyor. Hasol bu yıl da yeniden seçilirse başkanlık 9 yıl süreyle Türkiye’de kalmış olacak.
Medyadan yana dertli

Doğan Hasol, Galatasaray’ın basın sözcüsü aynı zamanda. Sürekli gazetecilerle birlikte. Galatasaray muhabirlerinin konularını çok iyi takip ettiklerini düşünüyor. “Nasıl etmesinler ki, kulüple yatıyorlar, kulüple kalkıyorlar” diyor.

Ancak, zaman zaman haberlerin çarpıtılmasından, doğru olmayan haberler yazı çıkmasından da yakınmıyor değil. Suçu ise spor servislerinin müdürlerinde buluyor. Hasol medyadan şikayetçi olduğu konuları da şöyle anlatıyor:

“Yazarlar kendi yazılarının başlığını koyabilirler ama muhabirler koyamazlar. MuhabirIerin başlıkları genellikle spor müdürlerine bağlıdır, çoğu zaman başlıklarla, haberler birbirlerini tutmazlar. Haber doğrudur ama başlığı doğru değildir. Bir de daima bir tiraj savaşı var medyada. Bu tiraj savaşında başarılı olabilmek için zaman zaman haber üretmek gibi bir yolu seçiyor basın, Bu hiç doğru değil. Hatta verdikleri haberler doğru olmazsa ertesi gün başka bir doğru olmayan haberle o haberi telafi etmeye çalışıyorlar.

Örneğin Galatasaray falanca sporcuyu transfer edecek diyorlar. Ertesi gün o sporcu kabul etmedi Galatasaray’ın teklifini diyorlar, yahut çok para istedi diyorlar. Adeta tefrika gibi asılsız haberler çıkıyor. Bunlar zaman zaman kulüpleri rahatsız ediyor. Doğrulayıcı haberler gönderseniz de zaten basmıyorlar.”

Mimarlık, zor meslek

Doğan Hasol’a göre Türkiye’de mimarlık çok zor uygulanan bir meslek. İnsanların kafasında tam olarak şekillenmiş değil. Herkes kendisini mimar zannediyor. Bir evin içinde yaşadığıma göre, kendisinin de bir mimar kadar bu işi bildiğini varsayıyor. Bu da mimarlığın gelişmesini engelliyor. “Ama ben bunu dışarda da gördüm” diyor. “Amerika’da da mimarların benzer sıkıntıları var. Ama onlar iş bulmakta bizden daha rahat bir ortam içinde yaşıyorlar. Çünkü küçük binalarda belki mimarın katkısı çok fazla olamıyor ama büyük binalarda zorunlu oluyor”…

Türkiye’de yapıların büyük bir bölümünün kaçak ya da gecekondu şeklinde yapılması, ruhsatlı yapıların neredeyse yasak hale gelmesi Hasol’a göre mimarlığı baltalayan en önemli neden. Mimarlığın, Türkiye’nin ekonomik ortamıyla, düzensizliğiyle atbaşı giden bir durumu olduğunu düşünüyor ve, “Bu ülkede mimarların genelde mutlu olduğunu söyleyemeyiz, ne maddi, ne manevi” diyor. Ancak çok umutsuz değil. Ona göre Türkiye kültürel açıdan geliştikçe, mimarın rolü daha fazla olacak, Hasol’un bugüne kadar üzerinde sıkça yazdığı, tartıştığı konulardan biri de kentleşme. Doğan Hasol bu konuda çok öfkeli. Çarpık kentleşmenin birinci sorumlusunu politikacılar olarak görüyor. Bu konudaki düşünceleri şöyle:

“Türkiye’de kentleşme oluyor, ama kentlileşme olamıyor. Kentleşme çok hızlı, kentlileşme çok yavaş, 1950’lerde nüfusu 1 milyon olan nüfus bugün 10 milyona ulaşmış. Her yıl gelen 300-400 bin kişiyi sindirebilmek, eğitebilmek o kadar kolay değil. Ne oluyor? O insanlar İstanbul’a geldiklerinde dahi kendi köy düzenlerinde yaşıyorlar. Kültürel bakımdan büyük şehirin olanaklarından yararlanamıyorlar. Zaten o olanaklar da yetersiz kalıyor. Yani şu anda İstanbul’da kültürel altyapı yeterli gibi görünüyorsa, çok büyük kesimin o olanaklardan yararlanmamasındandır. Onlar yararlanmadığı için sinema, tiyatro yeterli gibi görünüyor. Aslında 10 milyonluk şehire şu andaki kültürel yapının hiçbir şekilde yetişmemesi lazım, ama bizde genellikle boş kalıyor.

Aynı şey spor salonunda da var. Bizim 32 bin kişilik stadyumumuz her zaman dolmuyor. Müzelerimiz, sanat sergilerimiz gezilmiyor. Ben yurtdışında çok önceden bilet almak suretiyle sergi gezdiğimi hatırlıyorum.

Bu konuda yazı da yazdım. Varolan kültürel altyapımız hiçbir şey değil, ama şu anda İstanbul’a neredeyse fazla gibi görünüyor. Ayrıca ekonomik olarak baktığınızda da insanların pek çoğu gelmişler, gecekonduda yaşıyorlar. Şehir çarpık kentleşmeye doğru gitmiş. İnsanların fiziksel ihtiyaçlarına cevap verecek olanaklardan yoksunuz. Trafik sorunumuz var, yol sorunumuz var, su sorunumuz var, elektrik sorunumuz var. Çöp toplayamıyorsunuz, topladığınız çöpleri değerlendiremiyorsunuz. Bunun geri dönüşü yok ama bu kadar başıboş bırakılamaz.

Kimin toprağını kime verdiniz?

Bence bütün bunların birinci sorumlusu politikacılardır. Politikacılar yıllardan beri kent toprağının yağmalanmasına ödün verdiler. Gecekonduya tapu verdiler. Bir yerde ‘kimin toprağını, kime verdiniz?’ diye sormak lazım. Şehrin en değerli alanlarının tapuları gecekondulara verildi. Gecekonduların birinci aşaması son derece masumdu. İnsanların barınma ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Ama daha sonraki dönemlerde o gecekondulara verdikleri tapu tahsis belgeleriyle katlar yükselmeye başladı. Gecekondular 4-5 katlı sağlıksız mahallelere dönüştüler. Şu anda da gecekondu, bazen seçimkondu adını alıyor. Seçimlerde ne yazık ki bütün partiler ödün verdiler.

Özellikle yabancı mimar dostlarımız İstanbul’a geldiklerinde ‘hangi mimarlıktan bahsediyorsunuz siz Türkiye’de? Şu havaalanından şehre gelirken gördüğümüz yapılara bakın … ‘ diyorlar. Bu kadar yanlışlık olamaz. Bunları düzeltmek çok daha pahalı bir yöntem. Gecekondu bedava yapılmıyor. Ona da para ödeniyor. Yeniden düzenlemek için çok daha fazla para harcayacaksınız, kaç senede düzelteceksiniz. Ama politikacılar göz yumdular. Bugün ‘şehirlerin bu hale gelmesinin birinci sorumlusu kimdir?’ derseniz, Türkiye’de politikacılardır.

İkinci sorumlu müteahhitler

Ranta açık tutarsanız ve o ranttan kim pay alıyorsa ikinci sorumlusu da odur. O artık müteahhit midir, yap satçı mıdır? Üçüncü derecede de mimarlar sorumludur., Yani onlara hizmet sunan insanlar. Ama bu arada politikacı taşradan gelen insan uzlaşması var. Gecekonduyu yapan insan var, gecekondu işini örgütleyen mafya var. Politikacıların bunlara olanak tanımaması lazım en başta. Görüyorsunuz nerelere geldik, turizm yörelerinde cinayetler işleniyor. Toprak üzerindeki çıkar çatışması insanların birbirlerini öldürmelerine kadar geldi. Bana göre kent toprağının artan değerinin kamuya maledilmesi lazım. Yani adam beş katlı binasının yerine on katlı bina yapacaksa, o on kattan doğacak yararın büyük bir kısmının kamuya maledilmesi lazım. Çünkü çok büyük bir baskı oluyor ve ekonomi de bunu kaldırmıyor. Şu anda Türkiye’deki ekonomik düzenin bozukluğunda arsa üzerinde dönen spekülasyon yatıyor.”Doğan Hasol’un yapmaktan zevk aldığı şeylerin başında okumak ve yazmak geliyor. Kendini “faydacı” bir insan olarak nitelendiriyor. Tatildeyken bile yazı yazıyor örneqin. “Faydaya inanıyorum. Okuduğum şeyler bile ileride hazırlayacağım bir yazıyla ilgilidir” diyor.

Gelecekte üzerindeki yükleri biraz hafifIetip, sadece yazı yazmak gibi de bir hayali var. Tabii yine mimarlık konularında. Şu anda da iki kitap çalışması yapıyor. Bugüne kadar yayınlanmış 100’e yakın rnakalesini bir kitapta derlemeye hazırlanıyor. Bir de gördüğü, yaşadığı olaylardan bazı dersler de çıkararak anılarını yazmayı düşünüyor. Okudukları da hep mimarIıkla ilgili. “Tabi rnimarlığın çok geniş bir sosyal tarafı var. Mimarlık dediğiniz zaman toplumsal olaylardan soyutlamak mümkün değil” diyor.

 

Birkaç küçük anı

“Öğrenciyim, diploma projesi hazırlıyorum. Üzerimize beyaz gömlek giyiyoruz, öyle çizim yapıyoruz. Üsküdar’da oturduğumuz evin üzerinde de bir doktor oturuyor. Birgün kapı çalındı, birileri geldi. ‘Hastamız var’ dediler. Benim de üzerimde beyaz gömlek. ‘Yanlış yere geldiniz, doktor üst katta’ dedim. ‘Doktor daha gelmemiş, siz baksanız’ dediler. Ben doktor değilim desem de inandıramadım. ‘Bu doktorlar ne kadar insafsız olmuşlar’ diye söylene söylene gittiler.

“Çok önemli kararların arefesinde olduğumuz bir günde, Tatko’da Alp Yalman’ın ofisinde bir toplantı yaptık. Dışarıda gazeteciler var, bizim kararlarımızı bekliyorlar. Biz bir yandan ciddi toplantı yapıyoruz, bir yandan da sohbet ediyoruz. Gazeteciler çok heyecanlı. Televizyon muhabirleri var. Alacakaranlık oldu, toplantı da bitti. Aşağıdan “zoom” la içeriyi çekiyorlarmış. O sırada ilginç bir şey oldu. Bizim Mehmet Cansun’ un uğurlu saydığı bir tesbihi var. O tesbihi elinde çevirirken yere düşürmüş.’Eyvah tesbihim’ dedi. Biz hep birlikte yerlere yayıldık, tesbihi arıyoruz. O akşam televizyonda bizi görüntülemişler hakikaten. Eğilenler, kalkanlar. Ve diyorlar ki, “Toplantı sırasında raporlar dağıldı, raporları yerden topladılar”