Hayali Üniversiteler Kaynak : 01.09.1995 - Yapı Dergisi - 166 | Yazdır

28 yeni üniversite daha açılacakmış. TBMM’nin ilgili komisyonunda kabul edilen karara göre ilk kez bir ilçede, Düzce’de de üniversite açılmış olacak. Komisyonun tarihi toplantısında DYP Bolu Milletvekili Necmi Hoşver “Düzce’ye üniversite kurulmazsa ölürüm. İntihar ederim” deyince Düzce’de de bir üniversite açılmasına karar verildi. Milletvekili arkadaşları Hoşver’i kıracak değiller ya .. Ne olacak bir üniversite de Düzce’de açılsın. Nasıl olsa uydurma bir bina bulunur; hoca, ders araç – gereçleri, kitap, laboratuvar çok da gerekli değil. Bu durum daha önce açılmış olan, sözde eğitimlerini bugün de sürdüren üniversitelerde de böyle değil mi?
Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı bir üniversite kurulmasıyla ilgili teklifin Komisyon üyelerinin önergeleri ile 28 rakamına ulaşması üzerine telaşlanıyor, yalvarıyor:
“Yapmayın arkadaşlar, yalvarıyorum size .. Önergelerinizi çekin. Her yere üniversite olur mu ? Dağ taş üniversite dolacak. Siyaset ölçüsüzlük müdür? (1)
Şimdi TBMM Genel Kurulu öneriyi kabul ederse 28 üniversitemiz daha olacak. Daha önce de YAPI’nın 103. sayısında “Hayali Mimarlık Eğitimi”, 105. sayısında da “Hayali İnşaat Mühendisliği Eğitimi’nden söz etmiştik ve öğretim üyeleri, öğrenci sayılarına ilişkin olarak yaptığımız araştırmanın çarpıcı sonuçlarını aktarmıştık. Hatta bu yazılarımızı dikkatine sunduğumuz o dönemin anamuhalefet partisi lideri Sayın Süleyman Demirel’den “çok önemli bir konuya vukufla değindiğimiz için” bir kutlama yazısı da gelmişti. Şimdi Sayın Demirel Cumhurbaşkanı .. Üniversitelerde hayali eğitim hâlâ sürüp giderken, politikacılar, bunu pekiştirici yeni kurumlar yaratmaya çalışıyorlar.
Derme çatma yeni üniversitelere öğretim üyeleri çoğunlukla karşı. Bu kez YÖK Başkanı da karşı çıkıyor çünkü var olanların durumunu çok iyi biliyor. Bina yok, öğretim üyesi yok, araç-gereç yok, ödenek yok, kütüphane yok, varsa bile kitap-dergi yok, sosyal ortam yok, eğitim yok, araştırma yok, yalnızca öğrenci var. Kısacası birkaçı dışında üniversite yok.
MSÜ Rektörü Prof. Gündüz Gökçe’nin Cumhuriyet gazetesinde nefis bir karikatürü vardı. Tan Oral köşesini o gün Gökçe’ye vermiş, biz de karikatürü YAPI’nın geçen sayısında okuyucularımıza aktardık: Garip Köyü İlkokulu’nun gariban inşaatının levhasını biri gelip değiştiriyor ve yerine “Garip Köyü Üniversitesi” levhasını yerleştiriyor.
Üniversite ile yüksekokul arasındaki en belirgin fark, üniversitelerin eğitimin yanısıra ilimsel araştırma yapan kurumlar olmalarıdır. Ne var ki, bugün Türkiye’deki araştırma ortamının düzeyi sıfıra yakındır. YÖK düzeniyle birçok yüksekokula üniversite adı verildi, birçok da yeni – sözde – üniversite açıldı. Sonuçta yüksekokullar, düzeyleri yükseltilerek yeterli işlevlere sahip gerçek üniversiteler haline getirileceği yerde, mevcut üniversitelerin birçoğu yüksekokul düzeyine indirildi. Böyle üniversite olabiliyorsa, aç açabildiğin kadar. Sayısı ister 28, ister 56 olsun. Ne fark eder ki?
Bugün herhangi bir mimar öğretim üyesinden ders almadan “mimar” diploması alan genç bir kuşak, meslek ordusuna katılıyor. Durum öteki meslek dallarında da farklı değil. Meslek içi eğitim ve yetki denetimi ve sınırlaması olmadığı için, okulda ciddi hiçbir mesleki bilgi almaksızın dört yılı tamamlayan bu gençler, yasaların kendilerine tanıdığı bütün yetkilerle donatılmış olarak sahaya çıkıyorlar.
Daha önce de yazdım, bu genç insanların bu trajik olguda herhangi bir günahları yoktur. Onlar devletin, bozuk sistemin, politikacıların kandırdıkları insanlardır. Onlar sistemin sorumlusu değil, mağdurlarıdırlar.

Uygar bir ülkede üniversitelerin nerede, nasıl ve ne zaman açılacağı bir programa, plana bağlanmaz mı? Bunun bir stratejisi yok mudur? Bu, üç beş politikacının politik çıkarlarına bırakılacak, feda edilecek kadar basit bir karar mıdır ? Konu, ilçeler ve iller için de öyle .. Eskiden hesapsız, kitapsız, plansız işler için, işin altmış altıya bağlandığı söylenirdi. “66” ebced hesabıyla Allah’ın simgesidir. Kısacası, planın olmadığı yerde iş Allah’a kalmış demektir. Bugün bizde böyle bile olmuyor. İş Allah’a bile bırakılmıyor, politikacıların politik hırs ve insafsızlığı herşeyin önüne geçiyor.
1960’larda Fransız Planlamasının başında bulunan Pierre Massé, bir kitabına Le Plan ou l’Anti-hasard (Plan, Rastlantıdan Kaçış) adını vermişti (2). Plan bilinç ürünüdür ve geleceği düzenlemek için yapılır. Planın olmadığı yerde rastlantılar ve kargaşa vardır. Türkiye bugün her alanda plan’ı unutmuş görünüyor ve rastlantının da ötesinde, politikacıların elinde, hesapsız bir maceranın içinde yuvarlanıp gidiyor. Hesapsız kitapsız üniversiteler kuruluyor, ilçeler il oluyor, göç başıboş sürüp gidiyor, hazine arazileri yağmaya açılıyor, seçimkondular yüreklendiriliyor.
Büyük umutlarla kurulmuş Devlet Planlama Teşkilatı bugün ne iş yapar? “Kıymet-i harbiyesi” kaldıysa, bir bilen lütfen söylesin. DPT’nin yaptığı, planlar kimi politikacılarca benimsendiği yıllarda bile yalnızca bir ekonomik büyüme planı olarak kaldı. 1960’ların ortalarından bu yana söylediğimiz gibi, ekonomik plan, ülke çapında bir yerleşme planıyla desteklenmediği için ülke bugünkü, dengesiz nüfus hareketlerine sahne oldu ve şehirlerimiz bu nedenle elden gitti. Bugün yaşadığımız siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarda bu eksikliğin, plansızlığın etkileri vardır.
Geçenlerde gazetelerden birinde icatlarımız anlatılıyordu: sünnet makinesi, kıbleyi gösteren seccade v.b. gibi. Bu buluşlar aklıma şöyle bir düşünce getirdi: yetersiz üniversiteleri politikacılarımız üretiyorlar, bu üniversitelerimizden biri bir “robot – politikacı” üretip politika arenasına salsa acaba bu robot – politikacı ne yapar? Herhalde “ben daha Müslümanım, beni seçerseniz hazine arazilerini size veririm, tapu dağıtırım, imar affı çıkarırım, İstanbul’u üçe bölerim, ya da (duruma göre) İstanbul’u böldürmem, Boğaziçi’ne bir köprü daha yaparım, bir tane de Çanakkale Boğazı’na yaparım, üniversiteler açarım” diye meydanlarda dolaşır. Biliyorum, “ne kadar safsın” diyeceksiniz, “bu işi zaten politikacılarımızın hemen tümü yapıyor. ” O zaman bence, böyle icada da böyle üniversiteye de gerek yok.
Uzun yıllardan beri Fransa’da yaşayan bir mimar arkadaşım vardır, Yapı dergisinin de sürekli okuyucularından biri. Geçenlerde sitem yollu, yazılarımın hep yakınmayla dolu olduğundan söz etti. Belki haklıydı, davulun sesi hoş geliyor olabiliyor; ancak burada davulun tokmağı hep kafamıza iniyor. Yazdıklarımın konusunu da içinde yoğurulduğumuz ortam ve koşullar belirliyor hep. Konuyu gönlümce belirlemek gibi bir lükse bugüne değin hiç sahip olamadım ki ..

(1) Hoşver Üniversitesi, Sabah Gazetesi, 14.7.1995
(2) Pierre Massé, Gallimard, 1965 Le Plan ou l’Anti-hasard. Plan ya da Gayri Tesadüfilik diye de çevrilebilir.

DÜZELTME
Geçen sayıdaki “Aziz Nesin” başlıklı yazımda belleğim beni yanıltmış: Ahmet Demir’in 1980 ihtilalinden sonra Emniyette yeniden görev aldığını yazmışım. Doğrusu, 1960 ihtilalinden sonra olacaktır. O kadar çok ihtilal oldu ki, aklım karışmış.
Düzeltir, özür dilerim. D.H.