|
Paris’te yaşayan bir mimar arkadaşımın siteminden daha önce de söz ettiğimi anımsıyorum. “Hep yakınıyorsun” diyordu arkadaşım, “Türkiye’de hiç mi iyi şeyler olmuyor?” Okuyucu olarak belki siteminde haklıydı, ama ben de haklıydım. Her defasında yazmaya başlarken onun bu sitemi sürekli aklımda oluyor. Ne var ki ülkemizde kötü gelişmeler iyileri hep gölgede bırakıyor.
Bugün geldiğimiz noktada ülkede her şey satılık. Cumhuriyet’le özdeşleşmiş, örneğin Sümerbank, Etibank vb. köklü kurumlar özelleştirme adına birer birer satıldı. Sırada Halk Bankası ve Ziraat Bankası var. Bunların satılması, hattâ adlarının yok edilmesi ilgili bakan için bir övünç vesilesi oldu. Maliye Bakanı, eleştirilere karşı “Babalar gibi satarım” diyordu. Ne demekse? Son olarak Ordu Yardımlaşma Kurumuna ait Oyakbank’ın 14. banka olarak satılmasıyla yabancıların ülkemiz bankacılığındaki payı yüzde 42’ye yükseldi. Bankacılık, sigortacılık, borsa, sanayi, perakendecilik sektörlerinde yabancı sermayenin payı yüzde 50’lere yaklaşmış durumda. Güngör Uras‘ın deyişiyle, “O gidiyor, bu gidiyor… Sonunda bir de bakacağız, elimizde bir şey kalmamış… Kalmadı bile!” (1).
Bankalar yabancıların eline geçerse ne olur denebilir. Yanıtı zor değil: Zaten yabancıların vesayeti altındaki ekonominin güdümü tümüyle yabancıların eline geçer. Çok basit bir örnekle somutlaştıralım: Örneğin, yurtdışında çalışan müteahhitlerimiz yeni işler almak için gereken teminat mektuplarını, yoğun dış rekabet koşulları altında, sağlamakta güçlük çekerler. İşte, Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren bunun için feryat ediyor.
Öte yandan hazinenin, belediyelerin elindeki arsalar satılıyor. Neyse ki önceleri başvurulan özel anlaşma(!) yöntemleri, gelen tepkiler ve açılan davalarla duvara çarpınca, açıkartırma yoluna dönüldü. Levent’teki eski otobüs garajı arsası Sama Dubai şirketine, Zincirlikuyu’daki Karayolları arazisi Zorlu grubuna satıldı. Dubaililer, üzerine kıvrılarak yükselen kuleler inşa etmeyi tasarladıkları arsa için yapmaları gereken ilk ödemeyi, arsanın imar durumuna ilişkin olarak meslek kuruluşlarınca açılmış davaları bahane ederek yapmadılar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi web sitesindeki (www.ibb.gov.tr) açıklama şöyle: “Levent’teki eski İETT arazisinin satış ihalesini kazanan Sama Dubai Gayrimenkul A.Ş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden ihale işlemlerinin davalar nedeniyle konu açıklığa kavuşana kadar durdurulmasını talep etti.”
Yine aynı sitedeki habere göre, Belediye Başkanı Kadir Topbaş “Eski İETT arazisinin satışı bizim için çok önemli bir kaynak teşkil ediyor ve bu kaynağa ihtiyacımız var. Bu satışta bir terslik olsa bile satacağız” demiş. Hedef, satmak!
Bilindiği gibi, bu arsanın imar durumuna ilişkin olarak Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası’nın açtıkları davalar sürüyor.
Bu kez özelleştirme sırasının kimi okullara geldiği söylentileri yaygınlaştı. Başta İstanbul Erkek Lisesi ve Kabataş Lisesi binaları olmak üzere pek çok okulun adı geçiyor. Vaktiyle Taşkışla’nın otele dönüştürülmek üzere karşılaştığı tasallutun, yakında, tarihi karakterli bu okullar için de yaşanacağına tanık olabiliriz. Bugün ülke politikasına egemen olan köy-taşra kültürü, değerbilmezlik karakteri sergileyen örneklerini çoğaltıyor. Bu arada, buldozer sırası İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’na gelmiş gibi görünüyor.
Bütün bunlar, dardaki ekonomiyi taze parayla beslemek kısırdöngüsünden kaynaklanıyor. Ülkenin dışticaret açığı giderek artıyor. İhracat giderek artarken, daha hızlı artan ithalâtı karşılamaya yetmiyor. Böylece doğan açık, borçla kapatılıyor. Ülkenin dış borcu giderek artıyor. Biriken borçlar ve onların faizleri de, satılan varlıkla karşılanmaya çalışılıyor. İşin özü bu. Yani kısaca, mirasyedi hovardalığıyla “sat sat ye” yöntemi uygulanıyor.
Öte yandan, iktidar partisinin yıkmak istediği Atatürk Kültür Merkezi binaları kapsamında öncelikle İstanbul AKM’yi yıkma ısrarı sürüyor. Bu ısrar yalnızca, küçük esnaf dar görüşüyle, AKM arsasının ticari rantını artırma amacından mı ibaret acaba? Yoksa, Atatürk adına ya da çağdaş olana duyulan alerjiyle ilişkilendirilebilir mi? Bu ülkede yaşayan mimarların, düşünürlerin AKM’nin yıkılmasına karşı görüşleri ve tepkileri medyada çok geniş yer buldu. Ancak medyanın kendisi bile bu ülkenin insanlarına güvenmiyor, konuyu yabancılara sorup onaylatmak istiyor.
Bu bağlamda bir görüş, Tempo dergisinin sorusu üzerine, Türkçeye de çevrilmiş olan “Mutluluğun Mimarisi” adlı kitabın yazarı “ünlü gündelik yaşam filozofu” Alain de Botton‘dan geldi (2). Alain de Botton şöyle diyor: “Bu bina Klasik Modernizm’in görkemli ve cesur değerlerini yansıtıyor. Modernist mimarlar, iyi ve doğru bir toplumun, mantıklı ve geometrik mimariden etkilendiğine inanırlardı. Bu, (AKM) geleceğin ancak akılla ve teknolojiyle doğru biçimde inşa edileceğini düşündürten romantik bir bina. Bugün durup baktığımızda, onu biraz nostaljik bulabiliriz; çünkü bu bina asla gerçekleşmeyecek olan bir gelecek üzerine” (3).
Bu son cümleden fazla bir şey anladığımı söyleyemem. Ancak asıl söylemek istediğim şu: Alain de Botton İstanbul’a hiç gelmemiş, İstanbul’un kimi binalarını herhalde kendisine gösterilen fotoğraflar üzerinden yorumlamış, yani ahkâm kesmiş. Bu binalar arasında yalnızca AKM yok; Sait Halim Paşa Yalısı var, Kanyon alışveriş merkezi var, Rumelihisarı ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü var, Dolmabahçe’deki Gökkafes, Şişhane’deki Sarkuysan Binası ve Levent gökdelenleri var, bir de gecekondu konusu… Bunların yanısıra Recep Tayyip Erdoğan’ın, AKP’nin Ankara’da yaptırdığı yeni binasındaki ofisi de yorumlanmış. Bu yorumu “Büyüteç”te bulacaksınız. Burada bir parantez açalım: Tempo’da, Rumelihisarı ile FSM köprüsünü bir arada gösteren bir fotoğrafa yer verilmiş. Fotoğrafla, üzerindeki açıklama birbirini tutmuyor. Açıklama şöyle: “İstanbul’da, Ortaköy ile Beylerbeyi semtleri arasında yer alan Boğaz Köprüsü… 29 Ekim 1973’te, zamanın cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından hizmete açıldı.” Resim yazısı mı yanlış konmuş acaba, yoksa Alain de Botton‘a Boğaziçi Köprüsü niyetine FSM Köprüsü mü gösterilip yorumlatılmış, pek anlayamadım.
Aslında, AKM konusunda Türkiye’de söylenenler, Alain de Botton‘unkilerden çok daha anlamlı, kapsamlı ve tutarlıydı. Ancak Türkiye’de hâlâ, yabancı sözü, ithal mal gibi revaçta. Kötü bir tutku, kötü bir bağımlılık… Tempo da zaten görüşmeyi, “Türk’ün Mimariyle ‹mtihanı” başlığı altında vermiş.
Yine Haziran ayı içinde, yabancı mühendis ve mimarlara, karşılıklılık ilkesi gözetilmeksizin, Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açan yasa tasarısı Cumhurbaşkanı’nca veto edildi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM’nin giderayak çıkardığı, Türkiye’de yabancı mimar ve mühendis çalıştırılmasını kolaylaştıran yasayı TBMM’ne geri gönderdi. Yabancı mimar ve mühendislere, akademik ve mesleki yeterlilikleri ile ilgili işlemler tamamlanmadan bir yıl süreyle Türkiye’de çalıştırılma izni verildiğini belirten Sezer, Türk mimar ve mühendislerle yabancılar arasında ayrımcılık yaratıldığını, bu durumun ulusal çıkarlara aykırı olduğunu vurguladı.
İktidar partisi AKP’nin dayatma ve uzlaşmazlık politikası nedeniyle yeni cumhurbaşkanı seçilemediği için Sayın Ahmet Necdet Sezer‘in görevini sürdürmesine şükretmeliyiz.
Ülkemizin en büyük sıkıntılarından biri de, üzerinde uzlaşılmış ilkelerin bulunmaması. Bu her alanda böyle. Cumhuriyet’in temel ilkeleri üzerinde bile uzlaşamayan bir toplumun mimarlık-mühendislik ilkeleri üzerinde uzlaşması da zor görünüyor. Yine de, Mimarlar Odası’nın son zamanlardaki en tutarlı girişimlerinden biri olan “Ülke Mimarlık Politikası”nın bir an önce ele alınıp üzerinde uzlaşılarak resmi bir belge haline getirilmesi gerekiyor. Batıda bunun örnekleri çok, ancak uzlaşmazlığın egemen olduğu bir ortamda bu nasıl gerçekleşecek?
İlkesizlik içinde, bırakın özel yapıları, bugün kamu eliyle yaptırılanların bile büyük bir bölümü tek sözcükle “felaket”. |
|
Durum, Osmanlı özentisi kimi yoz uygulamalarla daha da kötüye gidiyor. Osmanlı’nın kendi içinde farklılıklar gösteren 600 yıllık bir süreç olduğu gözardı ediliyor. Acaba Osmanlı’nın hangi dönemi 21. yüzyıl kamu yapılarına aktarılmak isteniyor? YAPI’nın geçen sayısında, İstanbul Atatürk Havalimanı THY Dış Hatlar CIP salonundaki rüküşlüğü büyüteç altına almıştık. Oradaki anlayışın bir başka örneği, gazetelerde ve Tempo’da yer alan, Ankara’daki yeni AKP merkez binası fotoğraflarında görülüyor. Haziran ayı ortasında törenle açılan binanın her yerine Türk-İslam kültürünün 8 köşeli yıldızı serpiştirilmiş. Bu yıldız, “merhamet, şefkat, sabretmek, doğruluk, sır tutmak, sadakat, fakirliğini ve acizliğini bilmek, cömertlik, rabbine şükretmek” ilkeleriyle cennetin 8 kapısını temsil ediyormuş (4). Siyasal parti binasında dinsel ağırlıklı simgeler var ama “mimarlık” yok. Bina, içi ve dışıyla tam bir uyumsuzluk örneği; iç mekânlar tam bir görsel karmaşa sergisi. Söz gelmişken öteki partilerin binalarına da değinelim. Biraz farklı anlayışla da olsa mimarlık açısından tutarsızlıklar MHP ve CHP merkez binalarında da görülüyor. Bunlar da büyüklük taslama özürlü, çağdaş mimarlık dilinden uzak binalar. Şayet bütün bu binalar, anılan partilerin genelde demokrasi, özelde mimarlık anlayışlarını yansıtıyorsa “yandık” demektir.
Dip notlar
1.G. Uras, Elimizde bir şey kalmayacak, Milliyet 22.6.2007.
2.Mutluluğun Mimarisi, Alain de Botton, Sel Yayıncılık, Ocak 2007.
3.Bize mutluluğun mimarisini anlatabilir misin Alain?, Tempo dergisi, 21.6.2007, s.52-61.
4.Cennetin 8 Kapısı, Saliha Çolak, Milliyet 14.6.2007.

CHP Genel Merkezi

MHP Genel Merkezi

AKP Genel Merkezi

AKP Genel Merkezi
|