|

YAPI’nın geçen sayısında Safranbolu’daki koruma çabalarından söz etmiştik. Bu kez bir dış örnekle, Paris’le konuyu sürdürmeye çalışalım. Paris, yapıları, parkları geniş cadde ve bulvarlarıyla, yani insan eliyle yapılmış düzenlemeleriyle, mimarisiyle öne çıkan bir şehir. Paris’in ortasından geçip giden Seine Nehri’nin bile Paris’in güzelliğine, hattâ görsel yaşamına katkılar getirdiği söylenemez. Paris kısaca, caddelerinde, parklarında, meydanlarında güzeldir; doğanın Paris’e katkısı yok denecek kadar azdır. 1789 İhtilali’nden sonra Paris’in nüfusu 100 bin kadar gerilemişti; ancak 1801-1848 arasında 500 binden 1 milyona yükselerek iki katına çıktı. Şehrin sıkıntıları da nüfusun artışıyla birlikte arttı. 1850’den hemen önce Paris, sefaleti barındıran çıkmaz, karanlık sokakları, bozuk kaldırım kaplamaları ile ortaçağdan kalma bir şehirdi. Voltaire’in verip veriştirdiği gibi, “şehir merkezi karanlık, sıkışık, iğrenç haliyle en korkunç barbarlık çağını yansıtıyor”du (1). Louis-Philippe döneminin valisi Rambuteau, Paris’e “su, hava ve gölge” sağlamaya çalışmışsa da, çabaları, sorunları aşmak için yeterli olmamıştı. İmparator III. Napoléon, otoriter bir rejime dayalı imparatorluğunun büyüklüğünü gözler önüne sermek, dönemini daha görkemli kılmak amacıyla, perişan durumdaki başkenti kökten yenilemek üzere, bir hukukçu olan Georges-Eugéne Haussmann’ı Seine Valisi olarak görevlendirdi. Haussmann’ın en önemli misyonu, Paris’in imarıydı. 1853-1870 yılları arasında bu görevinde kalan Haussmann, kendisine yöneltilen yoğun eleştirileri gözardı ederek, dar sokaklardaki yapıları yıkarak yolları genişletti, geniş bulvarlar ve caddeler açtı, parklar bahçeler düzenledi, yeni binalar inşa etti. Paris’in değiştirilmesinin istenmesindeki bir amaç da güvenlikle ilgiliydi. Açılacak geniş caddeler, ayaklanmalarda barikat kurulmasına, yolların asfalt kaplanması da yine aynı durumlarda, parke taşlarının sökülerek güvenlik güçlerine atılmasına olanak vermeyecekti… Haussmann’ın on yedi yıl süren valiliği döneminde Paris, endüstri çağının şehri olma yolunda, tozlu, gürültülü, karmakarışık bir şantiyedir. Bu arada Haussmann, şehri boydan boya geçen geniş bulvarlar açıp meydanları düzenlerken, Boulogne ve Vincennes korularının yanısıra birçok park ve dikilen elli bin ağaçla başkente geniş yeşil alanlar kazandırır. Paris Operası ve Haller bu dönemin önemli yapılarıdır; Seine Nehri’nin ortasındaki Cité Adası (Ile de la Cité) bu dönemde dinsel ve yönetsel bir merkeze dönüştürülür. Şehrin temizsu ve atıksu sorunu çözülür, aydınlatma sorunları ele alınır. 1859’da banliyölerin bir bölümünün de bağlanmasıyla, Paris’in yüzölçümüne, eski alanının yarısından fazla yeni bir alan eklenmiş oldu, Banliyöler de imar planı kapsamına alınınca maliyetler tahminleri aştı ve finansman güçlükleri başladı. Haussmann yaptıklarını, otoriter rejimden aldığı güçle, mülkiyet haklarını hiçe sayarak yapıyordu. Dönemin burjuvazisi Haussmann’ı hiçbir zaman bağışlamadıysa da o direndi ve eleştirilere, itirazlara rağmen çabalarını hızlı bir şekilde sürdürdü, Haussmann, Paris’in başkalaşımında İmparator’un gözünde büyümüştü, ama halka yaranamamıştı. 1869’da yapılan genel seçim Cumhuriyetçilerin zaferiyle sonuçlanınca, uzlaşmacı bir tutumla rejimini korumaya çalışan İmparator, “imparatorlukla liberalizmi” bağdaştırmak yolunu seçti. Liberal İmparatorluk, demir yumruklu “Belediye Diktatörü”nün sonunu getirmekte gecikmedi. Ocak 1870’te Haussmann görevinden ayrılmak zorunda kalırken, ardından, aynı yıl İmparatorluk da yerini Üçüncü Cumhuriyet’e bırakacaktı. Haussmann bütün dünyada bugün bile tartışma konusudur. Ne var ki, Paris bugünkü durumuna Baron Haussmann’ın hataları ve sevaplarıyla gelmiştir. Haussmann’ın çağdaşları onu genelde “tehlikeli bir yıkıcı” olarak görürlerken, başka bir çağdaşı, Amerikalı deneme yazarı Ralph W. Emerson “İngiltere Londra’yı kendisi için, Fransa ise Paris’i bütün dünya için kurmuştur” diyordu (1). Sonraki dönemlerde, eksik kalanlar tamamlanmış, yaralar sarılabilmiştir. Dünyanın pek çok yerinde yeni Haussmann’lar çıkmışsa da, hiçbiri özgün Haussmann kadar başarı sağlayamamıştır. Örneğin, Adnan Menderes de, Bedrettin Dalan da İstanbul’un imarında birer Haussmann olmayı denemişlerdir. Ancak, bırakın Dalan dönemini, Menderes döneminin İstanbul’da açtığı yaralar bile hala kapanmamıştır. Fransa’da her dönemde devletadamları Paris’e sahip çıkmışlar ve başkente yeni anıtsal yapılar kazandırmışlardır. Fransa’da eğitsel, kültürel ve toplumsal yapılarda devlet sürekli olarak ön planda olmuş ve kamu yapılarında kalitenin arttırılmasına çaba göstermiştir. Fransız anlayışına göre, mimarlık bir lüks olmayıp, bir toplumun hangi çerçeve içinde yaşamak istediğinin tanımlayıcısıdır. De Gaulle sonrası dönemde bu çaba “Büyük Fransa” düşüncesinin de katkılarıyla giderek hız kazanmıştır. Georges Pompidou, bugün kendi adını taşıyan kültür ve sanat merkeziyle (2); Valéry Giscard d’Estaing, gardan dönüştürülen Orsay Müzesiyle (1986); François Mitterrand, Louvre Piramidi, Bastille Operası, La Grande Arche ve Ulusal Kütüphane ile birlikte anılmaktadır. Bu yapıların herbiri yalnızca bir yapı olarak kalmamış, mimari iddialarıyla da dünya çapında önemli tartışmaların konusu olarak ön plana çıkmışlardır. Bugünkü Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da, şimdi Trocadéro’daki ünlü Chaillot Sarayı’nda bulunan İnsan Müzesi ile Deniz Müzesi’ni başka yere taşıyarak burayı İlksel Sanatlar Müzesi’ne (Musée des Arts Premiers) dönüştürmeye hazırlanıyor.

Paris, son zamanlarda uğradığı bütün dış kültürel baskılara karşın dilini, kültürünü, yapılarını yozlaşmaya karşı koruma savaşımı veriyor. Bu savaşıma karşın yine de bazı siperler yitirilebiliyor. Örneğin ünlü bazı Paris lokantalarıyla kafeleri yerlerini başka işlere, başka işyerlerine bırakabiliyor. Bastille Operası’nın yanıbaşında operanın yapımı sırasında, önce yıkılıp sonra tıpkı eskisi gibi inşa edilmiş olan ünlü Tour d’Argent Lokantası’nın yerini şimdi Fnac Kitabevi almış. Bu, kitaba olan saygımızla, çok da olumsuz bir gelişme sayılmayabilir; ancak değişimlerin tümü böyle olmuyor. Bastille’e gelmişken biraz da Bastille Operası’ndan söz edelim. Ana salonu 2700 kişilik olan bu opera binası, 1982 yılında 750 projenin katıldığı bir yarışma sonucunda birinci seçilen Uruguay asıllı Kanadalı mimar Carlos Ott’un tasarımına göre yapılmış ve Fransız ihtilalinin 200. yıldönümünde, 14 Temmuz 1989 günü çok görkemli bir törenle açılmıştı. Paris’in bu yeni ikinci opera binası hep birincisiyle, Haussmann zamanında yapılmış, çoğu kez mimarının adıyla anılan Garnier Operası’yla karşılaştırılmak talihsizliğine uğradı. O opera ki, II. Abdülhamid’e bile Fransa gezisinden sonra “saray gibi bir tiyatroydu” dedirtecekti (3). Parisliler, tarihsel bir bölge içinde yer alan, modernist sadeliğe sahip yeni opera binasını eski operaları kadar sevmediler, eskisini benimsedikleri kadar benimseyemediler. 400 milyon dolara mal olan binada şimdi önemli bir sorun var: cephedeki kaplama plakaları yerlerinden oynamış, düşmek üzere .. Bir kazayı önlemek için cephede, tehlikeli olabilecek bölümlere yer yer ağ geçirilmiş. Yine İhtilâl’in 200. yıl kutlamalarına yetiştirilmiş olan, “geleceğe açılan pencere” La Grande Arche binasında da cephe kaplamaları ve yangın güvenliğiyle ilgili sorunlar belirmiş. Şehrin başka noktalarında köşebaşlarındaki eski kaldırım kahvelerinin yerlerini Amerikanvari yaşamın temsilcileri hamburger lokantaları almış: McDonalds’ın karşısında Quick Burger boygösteriyor. Neyse ki bunların sayıları henüz çok değil ve yerleştikleri binaların eskisi gibi korunmasına gösterilen özen sürdürülmekte.


Paris’in eski güngörmüş kafe ve lokantalarının pek çoğu ağırbaşlı yaşamlarını sürdürüyorlar. Ünlü sanatçı Kudsi Erguner ile bu kalelerden birinde, St. Germain Bulvarı üzerindeki Les Deux Magots’da buluştuk, daha sonra da Fransız usulü bir akşam yemeği için Montparnasse Bulvarı üzerindeki La Closerie des Lilas Lokantası’na gittik. Kaç kişi bilir Kudsi Erguner’in mimar olduğunu? Kudsi, Paris’te Ecole Spéciale d’Architecture’de mimarlık okumuş, sonra da müziği seçerek Paris’e yerleşmiştir. Müziğe tutkusu dededen, babadan, doğal olarak da kendi yeteneğinden gelir. |
|



1885’ten beri Paris’in kültürel yaşamının içinde, ünlü edebiyatçıların ve sanatçıların buluşma odağı olan Les Deux Magots yeniden elden geçirilmiş, ama öylesine elden geçirilmiş ki eski görünümü olduğu gibi korunmuş: restorasyonun en güzel tanımındaki gibi, “bunun neresi elden geçirilmiş?” diye sorabilirsiniz. Burada hayalleriniz sizi alıp yıllar öncesinin Paris’ine götürüyor. La Closerie des Lilas da öyle.. Ayrıca içeride, hiç beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık. Yerimizin hazırlanmasını beklerken iliştiğimiz cilalı ahşap masanın köşesinde, bir pirinç plaketin üzerindeki ad bizim için tam bir sürprizdi: Yahya Kemal Beyatlı. Bu plakette, Yahya Kemal’in adının altında Yunan asıllı Fransız şair Moréas’ın adı yazılıydı. Yandaki masada ise ünlü Fransız edebiyatçıları Paul Eluard, André Gide, Jean Giraudoux ve Romain Rolland’ın adları… Ve biz, kim bilir kaç yıl önce Yahya Kemal’in oturduğu masadaydık… Porselen kül tablalarının içinde de Ernest Hemingway’in elyazısıyla Fransızca olarak yazılmış notu ve imzası vardı: “Sadık bir müşteriden Closerie des Lilas’ya 1920,1956.” Oturduğumuz masaya serilen kağıt peçeteler, zaman zaman lokantaya gelen ünlü yazar ya da sanatçıların yazdıkları, çizdikleriyle bezenmişti. Bu ortamda, içimi insan olmak gururu doldurdu, yaşadığıma sevindim. Paris’i Paris yapan, kültür, bilgi ve görgü düzeyleriyle insanlarıydı kuşkusuz…
1. Pascal Fournier, Haussmann L’Homme qui Défia Paris, World & Words, Ekim 1992 No.3. 2. Centre National d’Art et de Culture Georges Pompidou (1971-77). 3. Salah Birsel, İstanbul-Paris, T. İş Bankası Kültür Yayınları.

An Example of Conservation: Paris What makes Paris is its parks, its wide streets and boulevards, in short its man made arrangements, its architecture. Even the river Seine, which crosses the centre of the city, cannot be said to be adding much to its beauty or to its visual life. In short, the beauty of Paris lies in its streets, parks and squares; nature’s contribution remaining minimal. Just before the 1850s, Paris was still a city of the Middle Ages, with dark poverty stricken dead-end streets and broken side-walks. In the 18th century, Voltaire vituperated: ” … the city centre, dark, narrow and hideous, is a picture of most horribly barbaric times … ” It was Emperor Napoleon III, who, wanting to show the grandeur of the Empire and enhance the splendour of his rule, designated Georges-Eugéne Haussmann, a trained lawyer, as Governar of the Seine, with the improvement of Paris as his main mission. Haussmann held his function between 1853 and 1870 and, facing heavy criticism, widened the narraw streets by destroying the buildings on their sides, opened up large boulevards and avenues, designed parks and gardens, and erected new buildings. Haussmann’s achievements were based on the power given to him by an authoritarian regime, and the total neglect of property rights. The changes he braught to Paris pleased the Emperor but did not make him popular with the people. As the Republicans won the 1869 elections, the Emperor opted for compramise, choosing to save his regime by incorporating liberalism into the Empire. This soon brought the downfall of the iron fisted “Municipal Dictator”, who had to leave his office in January 1870. Even today, Haussmann is still the subject of debate throughout the world. Nevertheless, the state of Paris today owes much to the failures and successes of Baron Haussmann. While his contemporaries generally saw him as “as dangeraus and destructive person”, there were some, like Ralph W. Emerson, to declare that “England built London for itself while France built Paris for the entire world”. Since then, many Haussmanns have propped up all over the world, but none have achieved the success of the original character. In France, Statesmen have always shown interest for Paris, adding new monuments to the city at each and every period. This effort went growing after the De Gaulle era. Georges Pompidou is remembered with the cultural and artistic centre which bears his name; Valery Giscard D’Estaing for turning the Orsay Railway Station into a museum; François Mitterand through the Pyramid in the Louvre, the Opera – Bastille, the Grand Arch and the National Library. Each of these contributions has not only survived as a building, it has come forth with architectural ideas that have enriched the artistic debate worldwide. Jacques Chirac, taday’s President, is planning to move the Museums of Man from the Palais Chaillot, at the Trocedero site, and replace them with a Museum of Primeval Arts.
|