Bir Serginin Düşündürdükleri Kaynak : 01.12.1994 - Yapı Dergisi - 157 | Yazdır

Ekim ayında uluslararası bir sergi açıldı İstanbul’da: 20. yüzyıl Fransız Resmi. Fransız resminin önemli ustalarının yanı sıra Picasso, Ernest, Miro, Le Corbusier gibi, Paris’e ve Akdeniz’e bağlılık duyan sanatçıların da yapıtlarına yer veren bir sergi. Serginin adının “20. yüzyıl Fransız Resminden Bir Kesit” olması belki de daha doğru olurdu, ama şimdi üzerinde durmak istediğim konu serginin adı, düzeyi ya da kapsamı değil.
Bir bankanın 50. yıl kutlama programı çerçevesinde İbrahim Paşa Sarayı’nda, yani Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bir ay süreyle açık kalan sergiyi ziyarete gittiğim de ziyaretçi sayısının azlığı dikkatimi çekti. Oransal olarak büyük bir bölümü Sultanahmet’in tutkulu yabancı konuklarından oluşan ziyaretçiler hem Fransız resim sergisini, hem de Türk ve İslam Eserleri Müzesini gezmekteydiler. Türk ziyaretçilerin sayısı ise gerçekten, çok azdı.
Bir an için düşündüm: böyle bir sergi herhangi bir Avrupa ya da ABD kentinde açılsaydı ne olurdu? Afişleri günlerce öncesinden kenti süsler, basın ve TV olaya geniş yer verir, kimi zaman halk, saat dilimlerine bölünmüş bir ziyaret için biletini bir süre önceden alır ve sergi girişinde kuyruklar bile oluştururdu. Los Angeles’te County Museum of Art’ta gezdiğim bir sergiyi anımsıyorum. Yine Avrupa resminden bir kesit: “Kırda Bir Gün”, Fransa’dan izlenimci kır sahnelerini derleyen bir sergi. İki buçuk ay süreyle açık kalan sergi için giriş biletlerimiz yaklaşık bir ay öncesinden alınmıştı. Açılıştan bir buçuk ay sonra, sergi girişinde yine de kuyruklar vardı.
Bu durum bizim kültürel ve sanatsal konulardaki ilgisizliğimizi göstermiyor mu? Fransa’nın çeşitli müzelerinden çıkmış resimlerden oluşan ve 1904-1978 yılları arasındaki dönemi kapsayan bir sergi Fransa’dan ayağımıza geliyor, biz Sultanahmet’e gitmek zahmetinde bile bulunmuyoruz. Bırakın sokaktaki insanları, kültürlü olma ayrıcalığını kimselere bırakmak istemeyen aydınlarımız neredeler? Güzel sanatlar öğrencileri, sanatçılarımız, mimarlarımız, mimarlık öğrencilerimiz neredeler?
Paris’te Pompidou Merkezi’ni gezmeye gelmiş, daha doğrusu getirilmiş, zihinsel özürlü çocuklardan oluşan kalabalık bir grubu biraz hayret, biraz da hayranlıkla izlemiştim. Sözünü ettiğim çocuklar öğretmenleri nezaretinde bir resim sergisini gezmekteydiler, kendilerine açıklamalar yapılmaktaydı. Çocuklar anladıkları, algılayabildikleri kadar izliyorlardı.
Her bölümü gün boyunca yüzlerce kişi için ayrı bir ilgi odağı oluşturan Centre Pompidou tam bir arıkovanıdır. Yalnız Centre Pompidou mu? Louvre, Orsay Müzesi ve benzerleri de her zaman aynı durumdadır. Bu müzeler, dünyanın çeşitli yörelerinden gelmiş her toplumdan insanın buluşma merkezleridir sanki. Bu buluşmada Fransızların yoğunluğunu da gözardı etmemek gerekir. Bizde, benzeri bir kalabalığı ancak İstanbul’da Kapalıçarşı’da görebilirsiniz.

Bunları düşünürken merak ettim: İstanbul’daki müzelerimizi yılda kaç kişi gezmekteydi? Bu konuda yayınlanmış düzenli istatistikler yoktu. Sorunun yanıtını bulmak için Yapı-Endüstri Merkezi Araştırma YEMAR devreye girdi. YEMAR’dan gelen not ilginçti, olduğu gibi aktarıyorum: “İstanbul müzelerinin ziyaretçi sayısıyla ilgili şu gelişmeler oldu: İstanbul’daki müzeler bu konuda bilgi sahibi değiller; olayı İstanbul Kültür Müdürlüğü’ne havale ettiler. Orası da bu bilgiyi ancak Ankara’da bulunan Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden alabileceğimizi söyledi.
Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü isteğimizi yazılı olarak ile gerektiğini belirtti. 3 Kasım’da bir faks çektik, ardından telefonla aradığımızda faksın okunamadığını söylediler. 4 Kasım’da bir faks daha çektik. Bu kez, istenen bilginin hangi amaçla kullanılacağının bildirilmesi gerektiğini söylediler. Bu nedenle, amacın ve bilginin nerede kullanılacağını bildirir bir faks çekilmesi gerekiyor.”
Anlaşılıyordu ki, müzelerimizi gezenlerin sayısı bir devlet sırrıdır. Oysa, farklı giriş ücreti sistemi uygulandığından, kesilen biletlerin türüne göre yerli, yabancı, öğrenci-öğretmen sayılarını bile ayrı ayrı öğrenebilmek olanaklıdır diye düşünüyordum.
Daha sonra, 1995 yılı Ekonomik Programı’nda bulabildiğimiz verilere göre, 1993 yılında Türkiye’deki 176 müzeyi toplam 6.371.550 kişi gezmiş, yani günde ortalama 117 kişi. Ziyaretçilerin yüzde 61’i yabancı, yüzde 39’u yerli.
Bugün, Kültür Bakanlığı bütçesi Meclis Komisyonu’nda görüşülürken kimi milletvekilleri elimizdeki Roma ve Bizans eserlerini yurtdışına satarak ulusal gelirimizi artırabileceğimizi ileri sürebiliyorlar, opera ve baleye sataşabiliyorlar. Kimi politikacılar da heykelin, resmin içine tükürebiliyorlar.
Sonuç: Türkiye’de insanlar sanat ve kültür konularına duyarlı değiller. Devlet bütçesinin yalnızca binde 5’ini(1) Kültür Bakanlığı’na ayıran, ilgililerin bile ilgisiz ya da ayakbağı olduğu bir ülkede niçin olsunlar ki?.
Kültür ve sanat konularına ilgi doğuştan başlamıyor, insanla birlikte doğmuyor. Bu konulara duyulan ilgi kuşkusuz, eğitimle doğru orantılı. Ortaöğretimi, İmam Hatip Okulları yoluyla dinsel eğitime, yükseköğretimi politik aldatmaca amacıyla türetilen sözde üniversitelere terk edilmiş bir ülkede daha iyisi, olsa olsa mucize yoluyla olur.

(1) Yunanistan’da yüzde 4.