Bir Toplum Gönüllüsünün Ardından Kaynak : 22.10.2013 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
“Kara haber çabuk gelir” derler; çok doğruymuş: Oktay Ekinci’nin kaybı haberi daha ilk yarım saat içinde beni ABD’de Atlanta’da yakaladı. Oysa İstanbul’dan yola çıkmadan birkaç gün önce kendisini hastanede görmüştüm. İzleyen günlerde de haberlerini sürekli olarak oğulları Esat ve Kerem’den almıştım: Her gün daha iyiye gidiyordu.
Hastanede ziyaret ettiğimde tehlikeyi atlatmış görünüyordu. Yoğun bakımdan çıkmıştı. Yattığı yerde, başından geçenleri yazarak anlatmayı deniyordu: “Yüksek tansiyona bağlı, sağ lopta beyin kanaması. İlk tanı: Erdal Atabek…, Coşkun Özdemir: Alman Hastanesi’ne…” Atabek ve Özdemir, gazetede geçirdiği krizde yardıma koşan Cumhuriyet’çi doktorlardı. Oktay yazdıklarını bir kez de sözlü olarak yineledikten sonra yoğun bakımdan odaya geçerken doktorunun söylediklerini ve kendisinin yanıtını aktardı: Doktor, “Size hastanenin en güzel, Boğaziçi manzaralı odasını verdik” demiş. Oktay’ın yanıtı, “Biliyor musunuz, bu manzaranın bozulmaması için ben bir ömür verdim” olmuş.
Oktay’ın yanıtı çok doğruydu ve belki de yaşamının en güzel özetiydi. Söz konusu pencereden dışarıya baktım. Hastanenin önünü perdeleyen iki binanın arasından bir avuç deniz görülebiliyordu.
Oktay yaşamını toplum, çevre ve koruma konularına adamıştı. Önce Mimarlar Odası’nda üstlendiği görevler; iki dönem Genel Başkanlık… UIA 2005 Mimarlık Kongresi için Dünya mimarlarının İstanbul’da buluşması konusundaki öncülüğü… Koruma kurullarında zaman zaman esen ters rüzgârlara karşın sabırla aldığı gelgitli görevler: İstanbul, Erzurum, Antalya, Muğla, Kars koruma kurulları üyeliği. Gazete ve dergi yazıları: Özellikle de Cumhuriyet’teki “ÇED” ve “Uygarlıkların İzinde” köşeleri… Yazdığı kitaplar… Yurdun her köşesinde, birinden diğerine koşarak katıldığı toplantılar, paneller, konferanslar… Düzenleyip yönettiği TV programları… Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki öğretim görevi… Ödüller, jürilikler… Bilemediğim daha nice etkinlikler… Konu sürekli olarak, çevre, kültür ve mimarlık değerlerinin korunmasıydı.

Bunca işi bir kişinin ömrüne sığdırabilmesi mümkün olabilir miydi? Şaşılacak gibi, ama olabiliyormuş. Oktay son zamanlarda beliren sağlık sorunlarına karşın büyük bir inanç ve özveriyle hiç yüksünmeden çabasını sürdürüyordu; hem de en üst düzeyde.

Bilindiği gibi, koruma bilinci Türkiye’ye çok geç gelmiştir. Yalnızca Osmanlı döneminde değil, Cumhuriyet döneminde bile çoğu yöneticiler kültürel değerleri, ülkenin mimarlık değerlerini gözlerini kırpmadan yok etmekten çekinmemişlerdir. Ülke bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Benzer duyarsızlıklar günümüzde bile sürmekte… İşte Taksim Meydanı ve Gezi Parkı uygulamaları, yasal koruma kararına karşın yıkılan İnönü Stadyumu, Emek Sineması, Ankara’da Su Süzgeci binası yalnızca birkaç örnek… Doğa kıyımı da öyle: Kentiçi yeşil alanların yapılaşmaya açılmasının yanısıra akıllı(!) ya da çılgın projelerle İstanbul’un kuzey ormanlarının ve su havzalarının yok edilmesi, Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’nin kemirilmesi… HES’lerin getirdiği doğa kıyımı, kıyı koruma şeridinin 50 m’den 10 m’ye indirilmesi, son günlerde yaşanan ODTÜ ormanı saldırısı … Bunlar bir anda akla geliverenler.
Kısacası, doğayı, toprağı, havayı, suyu, denizi, akarsuları, yeşili, ormanları, tarım alanlarını, tarihsel ve kültürel varlıklarımızı yağmalamayı hiç durmadan hâlâ bilinçsizce sürdürüyoruz. Oktay, kimi çevrelere sevimsiz olmak pahasına bütün bu çarpıklıklarla savaştı, kentsel ve kültürel yağmanın karşısında hep dimdik durdu. Çevrecinin ve  Korumacının daniskasını ararsanız, işte o, Oktay Ekinci’dir. Zamansız kaybının medyada yarattığı duyarlılık onun, toplumun bilinçlenmesi yolundaki çabalarının boşa gitmediğini gösteriyor.
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Deniz İncedayı’nın çok güzel özetlediği gibi, “Büyük ve cesur bir yürekti. Parlak bir zekâydı. Toplumun belleğiydi. Kalbine hepimizi sığdırdı.” Hep, “bazı insanlar ölmemeli” diye düşünmüşümdür. Oktay da onlardan biriydi; artık toplumun belleğinde ve kalplerimizde yaşayacak.