Biz Bu Dünyanın Konuklarıyız; Sahibi Değil!.. (“Oy kullanırken çevreyi de düşünün” başlığıyla yayımlanmıştır) Kaynak : 29.03.2014 - Cumhuriyet Sosyal Demokrat Belediyecilik | Yazdır
“Çevre” bir insan hakkıdır. 
“Dayanışma Hakları” olarak da tanımlanan 3. Kuşak İnsan Hakları’nın başında “Çevre Hakkı ve İnsanlığın Ortak Malvarlığına Saygı Hakkı” geliyor. (1) 
Öte yandan hakların yanında görevler de var. Doğal, kültürel ve tarihsel çevrelerin korunması herkesin görevi. Çevresel değerlerin dünya çapında korunabilmesi ülkeler ve kentler çapındaki korumaya bağlı. “Küresel Köy” dediğimiz dünyayı oluşturan da zaten ülkeler ve kentler…
Bizler dünyanın konuklarıyız. Konukluğumuz yıllarla sınırlı. Hazır bulduğumuz yaşam çevresi ve çevresel emaneti iyi korumak, yok etmemek, hattâ iyi yönde geliştirmeye çalışmak zorundayız. Oysa çeşitli ülke ve yörelerdeki uygulamalar, çoğunlukla bugünkü neo-liberal anlayışların sürüklediği tüketim saldırganlığının etkisi altında. Dünyanın kaynakları hızla tüketilme yolunda…Dünyanın geleceği karartılmakta. 
Çevre değerlerinin bozulması, doğal kaynakların yitirilmesi, küresel ısınma ve iklim değişikliği sonucunda dünyanın başına gelebilecekler, bilim insanları tarafından sürekli olarak ortaya konuyor; önlemler belirtiliyor. 2005’te yürürlüğe giren Kyoto protokolu Birleşmiş Milletler şemsiyesi altındaki önlemlerden biridir. Bu protokolu imzalayan ülkeler, iklim değişikliği etmenlerinden karbon dioksit ve sera etkisine neden olan gazların salımını azaltmayı taahhüt etmişlerdir. Protokol şu anda 160 ülkeyi kapsar hale gelmiştir. Ancak tam olarak uygulandığı söylenemez. 
Ülkelerin, çevrenin korunması ve sürdürülebilirlik için gerekli önlemleri almak zorunda oldukları açıktır. Ne var ki birçoğu bu konularda yeteri kadar duyarlı değiller. Birleşmiş Milletlerce hazırlanan son İklim Değişikliği Raporu, bir kıyamet senaryosu gibi. Daha yayımlanmadan basına sızan rapora göre küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği 21. yüzyılın sonuna kadar çatışmalara bile yol açacak nitelikte göçlere ve küresel ekonomik zararlara neden olabilecek. 
Önlemler, ülkeler çapında yapılacak bilimsel planlamalardan geçer. Kentlerin de yine aynı anlayışla bilimsel plan disiplini içinde geliştirilmesi gerekir. Bütün planların çevresel değerleri gözetecek şekilde ele alınması ve doğal ki delinmeden uygulanması şarttır. 
Kentlerin havasının, suyunun, toprağının, yeşilinin yanısıra bütün canlılarını, ekolojik dengesini, bütün doğal sitlerini korumak gerekiyor. Buna, kentlerin tarihsel dokusunun, arkeolojik ve kültürel değerlerinin korunması da eklenmeli.  
Bize Gelince…
Bizde henüz “çevre koruma bilinci” ülke ve kent yönetimleri düzeyinde bile tam oluşmuş değil. Değerlerimizi, tam bir mirasyedi hovardalığıyla yok edebiliyoruz. Önümüzdeki yerel seçimler dolayısıyla son günlerde üzerlerinde çokça durulan ekolojik konulara yeniden göz atabiliriz.
En çarpıcı örnekler, yeşili yok eden yoğun yapılaşma salgını. Ek olarak, İstanbul’da kent yerleşmesinin kuzeye doğru kaymasıyla ormanların ve su havzalarının yok edilme tehdidiyle karşı karşıya olmaları. Ankara’da şehrin merkezindeki en önemli yeşil alan Atatürk Orman Çiftliği’nin yargının durdurma kararlarına rağmen yapılaşmaya açılması, ODTÜ ormanının yola feda edilmesi… Son olarak da İstanbul’da koruların satıldığı haberleri… Bütün bunlar yeşile saldırı örnekleridir. Taksim Gezi Parkı direnişi de oldubittilere tepkiden doğdu. Halk, kentlilik bilinciyle Taksim’de kalan son yeşiline sahip çıktı. Yurt çapında çok sayıda başka örnekler de var: Nükleer santrallar ve HES girişimleri…
Emir-komuta düzeni
İstanbul ve Ankara’da mevcut yerel yönetimler, çoğu kez merkezi yönetimin de ağırlığı ve baskısıyla planları bir yana bırakarak noktasal uygulamalar yapmaktalar. Örneğin İstanbul’un 2009 yılında onaylanmış 1:100.000’lik Çevre Düzeni Planı bir yana atılmış durumda. O planın öngörmediği birçok mega(!) proje sivil emir-komuta düzeni içinde uygulamaya konabilmektedir: 3. Boğaz Köprüsü, 3. Havalimanı, Kanal-İstanbul plan dışı sürpriz projelerdir. 3. Köprü’nün yerinin Başbakan’ın helikopter turuyla belirlendiği biliniyor. Başbakan’ın belediye başkanlığı döneminde “3. Köprü cinayettir” dediği de biliniyor… Köprünün, iki yakadaki bağlantı ve çevre yollarının çekeceği yeni yerleşmeler ve Kanal-İstanbul’un iki yanında düşünülen birer milyon nüfuslu iki kent, yeşili, ormanı ve su havzalarını yok edecektir. Dev boyutlu havalimanı da öyle… O projeler gerçekleşirse, kuzeydeki orman ve su havzalarının yok olmasıyla tam bir ekosistem felaketi oluşacaktır. Yanlış yerleşim uygulamaları, yaşanabilir metropoller arasında bugün 109. sırada olan İstanbul’u tümüyle yaşanamaz hale getirecektir. 
Geçenlerde Londra Belediyesi’nin bir araştırması yayımlandı. (2) Rapor, kültürel birikim ve etkinlik bakımından dünya kenti olarak önemli saydığı 21 şehri incelemeye almış. O rapora göre İstanbul, yüzölçümüne göre yüzde 1,5’lik yeşil oranıyla “yeşil fakiri” konumunda. Bugün İstanbul’da kişi başına düşen aktif yeşil alan 2 m2 dolayında. Oysa bizim İmar yasamız bile yapılacak imar planlarında yeşil alanların kişi başına 7 m2’nin altında olamayacağını belirtiyor. Sorunumuz şurada: Plan yapılıyor mu?.. Yapılırsa da uygulanıyor mu?.. Önce plana ve planlamaya saygı!..  
Şimdi yerel seçimler var. Seçmenlerin, kimlerin çevresel değerlerden, kimlerin doğa ve toprak yağmasından yana olduklarını iyi düşünmeleri ve seçimlerini ona göre yapmaları gerekiyor.      
1. Öteki haklar; 1’inci Kuşak: Klasik Haklar, 2’nci Kuşak: Sosyal Haklar.
2. World Cities Culture Report 2013, Greater London Authority.