Meslek Odalarına, Mimarlara, Mühendislere Darbe… Kaynak : 01.09.2013 - MİMARLIK Dergisi - 373 | Yazdır

9 Temmuz geceyarısı, TBMM’de görüşülen Torba Yasa kapsamında 3194 sayılı İmar Yasası’na, Meclis İç Tüzüğü’ne aykırı bir şekilde eklenen bentlerle mimarlık ve mühendislik meslek odalarının bazı yetkileri bakanlığa aktarılıverdi. Bu, gerçek bir baskındı ve çeşitli çevrelerce, Taksim Gezi Parkı Olayları nedeniyle TMMOB’ye ve bağlı meslek odalarına AKP iktidarının darbesi olarak  yorumlandı.

Yalnızca bu iktidar değil, başına buyruk hiçbir iktidar, meslek adına doğruları açıkça dile getiren meslek odalarına sempatiyle bakmamıştır. Konuya tarihsel perspektiften bakalım. Odaların ve onların birliği olan TMMOB’nin kuruluşu, umut verici demokrasi rüzgârlarının esmeye başladığı bir dönemde gerçekleşmiştir. 14 Mayıs 1950’de Türkiye’de ilk kez siyasal iktidar serbest seçimle el değiştirmiş, demokrasi yolunda beklentiler artmıştı. Kamu kurumu niteliğindeki özerk meslek örgütleri de hiç kuşkusuz, demokrasinin tamamlayıcı öğeleri olarak sistemde yerlerini alacaklardı. Mimarlar Odası ve mühendislik odaları 1954 yılında 6235 sayılı TMMOB yasasıyla kuruldu.

1950’li yılların ortasına kadar iyi giden işler daha sonra tersine dönmüş, iktidardaki Demokrat Parti’nin ülkeyi “Küçük Amerika” yapma sevdası ve Adnan Menderes’in “İstanbul’un İmarı” tutkusuyla, ülke ekonomisi ciddi bir bunalıma sürüklenmişti. Enflasyon, ardından döviz darboğazı ve yüzde 322’lik 1958 yılı devalüasyonu, tatsız toplumsal olaylara neden olurken siyasal ortam da gerginleşmişti.

Meslek Odaları o günlerde, tutarsız gidişe karşı görüşlerini belirtmekten geri kalmayınca hükümetin hedefi haline gelecek ve dönemin demokrasi dışı uygulamalarından paylarına düşeni alacaktı. Mimarlar Odası, İstanbul’da plansız programsız, olarak sürdürülen yoğun imar çalışmalarından kaygılıydı. O zamanki Oda Yönetim Kurulu Başkanı Doğan Tekeli’nin anlattığına göre, Taşkışla’da düzenlenen bir toplantıda mimarlar, “sesimizi duyurmalı, keyfi imara karşı çıkmalıyız” görüşünde birleşmişler. Sonunda Başbakan’a bir yazı yazılarak Oda’nın, sürdürülen çalışmalara katkıda bulunması dileğinin iletilmesine karar verilmiş. Yazı gönderilmiş, birkaç ay hiç ses çıkmamış, daha sonra Başbakan’ın yanıtı, o zaman DP milletvekili olan Prof.Emin Onat aracılığıyla sözlü olarak gelmiş: “Karışmasınlar! Oda’yı kapatırım.” (1) Bu olay, Menderes’in demokrasi anlayışını yansıtması bakımından da önemlidir.

Menderes, Odaları kapatmadı ama, 27 Mayıs 1959’da yani 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden tam bir yıl önce çıkardığı 7303 sayılı yasa ile, TMMOB yasasının bazı maddelerini değiştirerek, Odaların İstanbul’daki merkezlerini Ankara’ya aldı. Amaç, memur mimar ve mühendislerin çoğunlukta olduğu başkentte memurlar üzerinde kurulacak baskıyla Odaları denetim altında tutabilmekti. Ne var ki iktidarın bu önlemi Odaları uslandırmaya(!) yetmemiş, mesleki doğruların özgürce belirtilmesini engelleyememişti. Zaten bir yıl sonra da baskıcı Demokrat Parti’nin ve iktidarının sonu gelmişti.

Odaları sindirmek için ikinci bir yasal girişim 12 Eylül 1980 darbesi sonrasına rastlar. Darbe sonrası yönetimi bu kez, memur mimar ve mühendislerin Odalara kaydolmaları zorunluluğunu kaldırmıştır. Amaç açıktır: Odaların üye sayısını ve maddi gücünü azaltarak seslerini kısmak… Bu önlem de iktidarın dikensiz gül bahçesi özlemine yararlı olmamıştır.

Meslek Odaları genelde, üyelerinin çıkarlarını korumaktan çok, çabalarını, kamu yararını gözetmek doğrultusunda yoğunlaştırmıştır. Örneğin Mimarlar Odası sürekli olarak, ülke çapında planlı yerleşme, nitelikli yapılaşma, çevrenin, doğal ve kültürel varlıkların korunması gibi sorunlarla ve mesleğin geliştirilmesi konularıyla uğraşmıştır. İşte Taksim Cumhuriyet Meydanı ve Gezi Parkı’nı yozlaştıracak keyfî girişimlere de yine bu anlamda ve çok haklı olarak karşı çıkmıştır.

Gezi Parkı direnişi, birikmiş oldubittilere ve dayatmalara karşı kentlinin kentine ve haklarına sahip çıkma bilincinin dışavurumudur. Birkaç ağaç… bir park… bir meydan  ve kentlilik bilinci…Taksim Gezisi’nde başlayan hareket, yalnız İstanbul’u değil, hak, özgürlük ve demokrasi taleplerinin de eklenmesiyle bütün ülkeyi harekete

geçirmiştir. Kentlilik bilincinin oluşturulmasında başta Mimarlar Odası olmak üzere meslek odalarının yıllardan beri süregelen bitmez tükenmez çabalarının ciddi bir payı vardır. Ne yazık ki ülkeyi yöneten kadrolar bu olguyu doğru okuyup doğru yorumlayamadılar.

Odaların, ülke çıkarları ve mesleki doğrular yönündeki söylem ve uyarıları siyasal iktidarların keyfî popülist uygulamalarıyla örtüşmemiştir. “Dost acı söyler” türü uyarılar çok zaman, “muhalefet” gibi algılanmıştır. Bu nedenle, kimi iktidarlar evrensel demokrasi anlayışından saparak Odaları etkisizleştirmek üzere çözümler üretmeye çalışmıştır. İşte, birkaç yıl önce yaptığı yasa ve yönetmelik değişiklikleriyle yabancı mühendislere ayrıcalık tanıyan, bir yandan da TMMOB’ye karşı bazı adımlar atan AKP iktidarının bir süreden beri, TMMOB yasasının bütününü değiştirerek, meslek odalarını kendi güdümü altına almak üzere hazırlık yaptığı biliniyordu.

Bu tür girişimlerin yoğunlaşması üzerine TMMOB yetkilileri, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’la Aralık 2012’de görüştüler. Görüşmede Bakanın söz konusu yasa tasarısının geri çekildiğini bildirdiği ve “Benim dönemimde meslek odaları ile ilgili böyle bir yasa gündeme gelmeyecek” dediği açıklanmıştı. Ne var ki verilen söz, Torba Yasa’ya geceyarısı baskınıyla eklenen maddelerle çiğnendi.

Meslek odalarının anayasal ve yasal mesleki denetim yetkilerini Bakanlığa aktarıp gelir kaynaklarını kesme girişimi, demokrasi dışı kötü bir devletçilik hamlesidir. Kısacası, Odalara darbedir. Şimdi soralım: Bakanlık, Odaların bugüne kadar yüklendiği mesleki düzenleme ve denetim yükümlülüklerini yerine getirebilecek mi? Kanımca hayır! Zaten amaç da bu değil. Amaç, Odaları güçsüz kılarak, seslerini kısmak ve çoğu ranta yönelik plan ve projelerdeki keyfî ve usulsüz uygulamaları hukuk alanına taşımalarının yolunu kesmektir.

Odalar evrensel demokrasinin gerektirdiği, kamu kurumu niteliğindeki anayasal kurumlardır. Anayasanın 135. maddesi de bunu öngörüyor. Bugünün demokrasi anlayışı, vazgeçilemez kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca benimsenmiş “üç erk”in, yani “yasama”, “yürütme” ve “yargı”nın yanısıra dördüncü erk olarak, çoğu kez sanılanın aksine, “medya”yı değil, “STK’ları ve meslek  kuruluşlarını” kabul ediyor. Bu kuruluşları budamak, ülke demokrasisini budamak anlamına gelir.

İktidar, Torba Yasa baskınında Odalara kesilen cezayla da yetinmedi; yine aynı şekilde dayatılan bir değişiklikle mimarların ve plancıların 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ve Türkiye’nin de kabul ettiği Bern Sözleşmesi ile korunmuş  hakları da budandı. Eklenen maddeyle, Bakanlığa “mimari estetik komisyonları” kurma ve o komisyonlara, yapıların “özgün fikir ifade edip etmediğine karar verme” yetkisi tanındı. Özgün fikir ifade etmeyenlerde yapılacak değişikliklerde ilk müellifin görüşü aranmayacak(mış). Böylece, mimarların eser sahipliği hakkı, kimi komisyonların insaf ve takdirine bırakılmış oluyor. Bu komisyonların nasıl kurulacaklarını ve bugün pek çok alanda örnekleri görüldüğü gibi, sivil emir-komuta düzeni içinde nasıl işletileceklerini tahmin etmek için bilgin ya da kâhin olmaya gerek yok. Yapılan değişiklikler, Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası sözleşmelere, AB normlarına ve Anayasa’ya aykırıdır. Bu durumda, mimarların bütün yapıtlarının ve özellikle de son zamanlarda kıyıma uğramak üzere hedefte olan pek çok Cumhuriyet dönemi mimarlık yapıtının artık iyice tehlike altında olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce de yazmıştım, “Türkiye’de mimarlık hep göz ardı ediliyor, hatta yok sayılıyor” diye. Şimdi ise yasayla yok ediliyor.

Siyasal iktidarın medya, sermaye, yargı, yasama, ordu, kamu yönetimi, YÖK, üniversiteler, TÜBİTAK ve TÜBA gibi bilim kuruluşları üzerinde kurduğu baskı zincirinde sıra STK’lara ve meslek kuruluşlarına gelmiş görünüyor. Cumhurbaşkanının bu yasa değişikliğini onaylaması ülkenin hayrına değildir.

1. Tekeli,D., Mimarlık: Zor Sanat, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2012, s.124.

Not : Yazının hazırlanmasında, Batı Akdeniz Mimarlık Dergisi’nde (Nisan 2013) ve Cumhuriyet Gazetesi’nde (21.7.2013) çıkmış olan yazılarımdan yararlanılmıştır.