| Cansever’in Yazısı Üzerine |
Kaynak :
01.03.2002 -
Yapı Dergisi - 244
|
Yazdır
|
|
Sayın Turgut Cansever’in yazısını aynen yayımladık. Saygı sınırlarını zorlayan üslubunu kendisinin ve okuyanların takdirine bırakıp konuya bir kez daha eğilelim. |
Yine 1983 yılındaki yazımda belirttiğim gibi, “Bu yapının -İstanbul’da düzenlenen sempozyumda yapımcısının da aynen belirttiği gibi- erken dönem Osmanlı evlerinin bir benzeri olduğu söylenebilir. Yani kısaca 14. yüzyıldan beri kendi determinizmi içinde gelişerek sürüp giden bir geleneğin 20. yüzyılda bambaşka toplumsal koşullar içinde yeniden ele alınarak yinelenmesi sözkonusudur. Burada anonim Osmanlı evinin dört başı mamur olgunluğu yerine, dört beş yüzyıl sonra hiçbir senteze varmayan, planıyla, cephesiyle, mekanıyla basit bir tekrarı sözkonusudur. Böyle bir tekrarlama bir anonim mimari ürününde hoşgörülebilir. Ancak, bir kişi tarafından tekrarlanması, yani tasarımın sahipli olması halinde buna en azından bir “yineleme”, “geriye dönük bir uygulama” denir.” (1) • Cansever, 2001’de Ağa Han Mimarlık Ödülü kazanan Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Merkezi’nin Çakırhan Evi ile benzer temel özellikleri taşıdığını ileri sürerek, bu durumun benim Çakırhan Evi’ne ilişkin kanaatlerimi değiştirip değiştirmediğini soruyor. Yanıtı açık: benim kanaatlerim değişmedi, ama Cengiz Bektaş’ın bu karşılaştırma ve yorumdan hiç de mutlu olmayacağı kesin. Akyaka’daki ev mimarlık değerleri bakımından hiçbir yenilik getirmeyen bir tekrardır. Bektaş’ın yaptığı ise çevre, tarih, kültür değerlerinin yaratıcılık içinde yoğurulmasıyla elde edilmiş tutarlı bir mimarlık yapıtıdır. Bu nedenle aldığı oylardan biri de benimki olmuştur. Bektaş, “Mimarlık sekiz takla atmak becerisi değildir” derken çok haklı, ancak sekiz takla atmayan herkes de mimar değildir. Mimarlık sekiz takla atma becerisi olmadığı gibi, el sanatı becerisi de değildir. Bir yapıdan herhalde bir çağrışım değil, anlamın anlatıma yansıması, bir içerik beklenir. Bunlar Olbia’da var, Akyaka’da yok. • Çakırhan’ın mimar değil de bir sürveyan olması, kimliği, kişiliği beni hiç ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, yalnızca ödüllendirilen yapının mimari niteliğidir. Ertur Yener-Turgut Cansever uzlaşmazlığı, konumuz içinde bir ayrıntıydı. Bu nedenle burada ayrıca üzerinde durmalıyım. Cansever’i sayarım, severim, ama eleştirme hakkımı da saklı tutarım. Toplumun sağlığı için, eleştirilerin mırıldaranak, fısıltılarla değil, yüksek sesle söylenmesi gerekiyor. “Biz Türkler söylemeliyiz, söyleniriz” deyişi artık gerilerde kalmadı. Hiç kimse dokunulmaz, tartışılmaz değildir. Bir insanın başarıları, onu her yaptığında başarılı ve haklı kılmayabilir. Bakınız, Cansever de Stirling’i eleştiriyor. Üstelik, Stirling’in gıyabında ve hak etmediği çok ağır bir dille.. Tartışmanın özeti şudur: Akyaka’daki evin ödüllendirilmesi, ülkemiz kültür yaşamında yanlış etkilenmelere yol açmış, derin izler bırakan yanlış değer yargılarının geçerlilik kazanmasına neden olmuştur. Çağcıl mimarlık dilinden uzak, işlevi saptırılmış bir yapının ödüllendirilmesi, zaten sığ olan ülke mimarlık kültüründe yanlış bir ölçüt ve değerlendirme sisteminin yerleşmesine yol açmıştır. Cansever yazısında, sözkonusu yapının ödül almasının, gündeme gelen tartışmalar ve gerçekleşen gelişmelerle Türk mimarlığına katkı sağladığına inandığını belirtiyor. Böylesine bir katkı acaba ne kadar yararlı olmuştur? Sonuçta, “Cumhuriyet’in Sanatçıları” gibi bir TV programında mimarlığımızı, örneğin Turgut Cansever değil, Nail Çakırhan temsil etmiştir. (1) D. Hasol; “Ağa Han Mimarlık Ödülleri”, YAPI, S. 53, Mayıs 1983. |

