Çarpık Kentleşme Kaynak : 01.04.1991 - Yapı Dergisi - 113 | Yazdır

Konumuz çarpık kentleşme. Belki bu konuyu dinleye dinleye bıkmış olabilirsiniz. Ama şehirlerimizin biraz da geleceğini düşünecek olursak konunun boyutları ve ne denli korkunç olduğu bir kez daha karşımıza çıkar. Konuyu, çarpık kentleşmenin nedenleri, yarattığı sorunlar ve neler yapılabilir başlıkları altında incelemeye çalışacağım.
Nedenlerin başında, çok iyi bildiğiniz gibi önce hızlı nüfus artışı geliyor. Hızlı nüfus artışı aslında Türkiye’nin genel sorunu. Büyük kentlerin temel sorunu göç.Yıllık nüfus artışıyla, yıllık göç yüzdelerini topladığınız zaman bu, büyük şehirlerimiz için aşağı yukarı yüzde 6 düzeyinde oluyor. Dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde aynı şekilde, göçler ve nüfus artışıyla oluşan bir büyüme var. Bu büyüme son derece anormal ve sağlıksız. Elimde bir çizelge var. Bu çizelge 1950 ile 2000 yılları arasında şehir büyümelerini gösteriyor. Burada, özellikle geri kalmış ülkelerin şehirlerinde anormal büyümeler var. Çok eski yıllara dönersek, Paris, Londra, New York… Bunlar bizim öğrencilik yıllarımızda çok büyük şehirler diye bildiğimiz, tasarladığımız şehirlerdi. Ama öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu durumda bir hayli değişiklik olacak ve az gelişmiş ülkelerin pek çok şehri büyük metropolleri teşkil edecek. Birkaç örnek vermek gerekirse 2000 yılında Buenos Aires 11 milyon, Jakarta 11 milyon, Tahran 12 milyon, Şanghay 13 milyon, Bombay 14 milyon, Kalkuta 14.5 milyon, Tokyo 19 milyon, Sao Paolo 22 milyon, Mexico City 23 milyon.
İstanbul’un 1950’deki nüfusu 1 milyon 51 bin, 1975’te 3 milyon 885 bin olmuş, 2000 yılında 13.5 milyon olacak. İstanbul’u bu listeye niçin almamışlar, bilmiyorum. Görüldüğü gibi bu listede Londra, Paris yok artık. Geri kalmış ülkelerin büyük şehirlerinde nüfus, büyük bir ivmeyle artarak gidiyor. Örneğin, Tahran’ın nüfusu 1975-2000 yılları arasında, yani 25 yılda 7 milyon artıyor.
Bu nüfus artışının getirdiği sıkıntılar var, özellikle gelişmekte olan ülkelerde. Şehirleri doğru dürüst geliştirme olanağı da son derece sınırlanıyor.
Kuramsal olarak, dünyanın üç uygarlık döneminden geçtiği kabul ediliyor. Tarım uygarlığı, sanayi uygarlığı ve hizmetler sektörünün gelişmesi.
Bütün ülkeler aşağı yukarı bu aşamalardan geçiyorlar. Doğal olarak da şehirde yaşayan nüfus kır nüfusundan aldığı göçlerle giderek artıyor. Ama bu payın doğal oranlarda olması başkadır, birdenbire anormal şekilde büyümesi başkadır. Türkiye’de anormal büyümelerin, yani hızlı göçün getirdiği bir plansızlık, bir dağınıklık var. Göç doğal olarak, yani sanayileşmesine paralel olarak yürümüyor. Evet sanayi etkenlerden bir tanesidir ama, ille de sanayinin bir takım büyük şehirler çevresinde toplanması zorunluluğu yoktur. Örneğin bütün yatırımları gelip İstanbul’a yaptığınız zaman, İstanbul’un çekeceği nüfus anormal şekilde büyümektedir. 1950’den bu yana, İstanbul için, Ankara için, İzmir için, daha sonra da pek çok büyük şehir için anormal hızlı göçlere yol açmıştır. Genelde yapılmış olan bir hatamız var: 25-30 yıl kadar önce planlı kalkınma dönemine geçtikten sonra yatırımlarımızı nerelere yapacağımızı planlamadık. Sadece yatırımları ekonomik olarak ne büyüklükte tutacağımızı hesapladık. Ama bunların yerleşmesini hiç düşünmedik. İsteyen istediği yere yatırımını yaptı. Dolayısıyla ülke çapında, genel bir planlama, dengeli bir fiziksel planlama yapılmadığı için sonuçları da bu şekilde ortaya çıktı. Bu plansızlığın sonunda oluşan yerleşme bozuklukları başımıza neleri getirdi?
Büyük şehirlerimize gecekonduyu getirdi. Kaçak yapıları getirdi. Aşırı yoğun kentleşmeyi getirdi. İstanbul için bir rakam vermek istersek, 1990 yılı başında İstanbul’da mevcut 1 milyon 650 bin yapıdan 950 bininin kaçak olduğu tespit edildi
Bu işin sorumluları kimlerdir diye bakacak olursak, benim kanımca başta yöneticiler geliyor. Belediye ve Hükümet sorumlularının davranışları, dediğim dedikçilik, ben bilirimcilik, kentlileşmemiş belediye başkanları … Benim kanımca birinci sırayı bunlar alıyor. Gerçekçi anlamda, ciddi planlar yerine politik ve çıkarcı kararlar ilke eksiklikleri. Bu sorumlular neler yapabilirlerdi, neden yapmadılar?
Ülke çapında genel yerleşme planı yapılacaktı ve bu planı bölge planları ve şehircilik planları tamamlayacaktı. Oysa Türkiye çapında hiçbir zaman, bir genel yerleşme planlaması yapılmadı. Teşvik bölgesi uygulaması son derece yetersizdir. Bu anlamdaki bir çalışma değildir. Genel yerleşme planından kastımız, Fransa’nın yaptığı “amenagement du territoire” denen planlama türüdür. Nitekim Fransa büyük şehirlerini bu plan sayesinde kurtarabilmiştir. Yoksa aynı şekilde Paris de Lyon da yağ lekesi gibi büyüyecekti.
Biz ne yaptık? Bütün endüstriyi büyük şehirlerin çevresine yerleştirdik. Büyük şehirler çok önemli birer çekim merkezi oldular. Gelsin gecekondu…
Akıllı yatırım kararlarıyla göç yavaşlatılabilirdi. Olmadı. Hatta göç yetkililerce teşvik edildi. Gecekondular yapıldı. Başlangıçta gecekondu masum bir konuydu. Bu gecekondular bazen yıkıldı; bazen de gecekondu sahiplerine tapu dağıtıldı. Gecekondu, bir siyasi sömürü aracı olarak kullanıldı. Bunu muhalefetler de, iktidarlar da yaptı. Gerçekten gecekondu olayı, hep gecekondularda yaşayan insanların oy potansiyelleri değerlendirilerek ele alındı. Fakat zamanla gecekondular masumiyetlerini yitirdiler. İnsanların kendilerine barınak sağlamasının çok ötesine geçti konu. Gecekondu mafyası türedi. Gecekondulara tapuyu verdiğiniz andan itibaren bu gecekondular artık bir spekülasyon aracı haline geldi. Üç katlı dört katlı gecekondular… Kat karşılığı apartmanlaşma… Bugün dahi gecekondu İstanbul’da dolu dizgin devam etmektedir.
Şu andaki durum belki, Hükümet ve belediyenin uzlaşmamasından ileri gelmektedir. Ama bunun ardında 26 Mart seçimlerinden önce her iki tarafın yaptığı vaatleri unutmamak zorundayız. Şimdi göç ve yapılaşma daha hızlı bir şekilde devam ediyor. Bunun için elimizde bazı rakamlar var. Bu bilgiyi Sarıyer Belediye Başkanı İhsan Yalçın’ın bir konuşmasından edindim. Kendisinin ifade ettiğine göre, İstanbul’da 1453 ile 1953 arasında yani 500 yıl içinde 100 birim yapı yapılmışsa 1986 ile 1990 arasında yani 5 yıl içinde 700 birim yapılaşma olmuş. Bu, gerçekten korkunç bir rakam. Düşünün ki, Osmanlılar döneminde 1567 yılında bir ferman çıkarılmış, “İstanbul’a gelenlerin durumu incelensin ve İstanbul’da oturmak için taşradan gelenler bir vergi ödesinler” diye. Böyle bir vergi koymak kolay değil; Bayan Thatcher’in başına gelenleri hepimiz biliyoruz. Gelenlerden vergi almak kolay değildir, ama bu insanların gelmeleri polisiye önlemler dışında alınacak önlemlerle engellenebilirdi. Bu insanlar kendi yerlerinde tutulmaya çalışılabilirdi. Yatırımlar değişik yerlere yapılabilir, istenilen yerlerde cazibe yerleri yaratılabilirdi.
Ama şehirlilerin hiç mi kusuru yok? Doğaldır ki şehirlilerin, yapı yaptıranların da sorumlulukları var. Bizde paranın gücü her şeyin önüne geçti. Oysa şehircilik görgümüzün, kültürümüzün daha ağır basması gerekirdi. Ama bunu söylerken şehirli sayısının en azından oransal olarak bundan dolayı azalmakta olduğunu da dikkate almalıyız. 1950 yılında 1 milyon 51 bin olan İstanbul nüfusu şimdi 7.5 milyona ulaştıysa, 2000 yılında 13.5 milyona ulaşacaksa bunun ne kadarı istanbulludur. İstanbul duyarlılığını kimde aramak gerekir? Şehirliler, arsa sahipleri, yapı yaptırmak isteyenler arsalarını alabildiğince büyük inşaatlar için kullanma çabasını gösterdiler. Yeşil alanlar zaman içinde rahatlıkla kullanım alanlarına dönüşebildi. Böylece şehirde oluşan tahribatı, yine üç bölümde inceleyebiliriz sanırım.
Bir tanesi kaçak yapılaşma ve gecekondu. Kacak yapılaşma belediyeye karşı olabileceği gibi, belediyenin göz yummasıyla da gerçekleşebilir.
İkinci tahribat belediye eliyle yapılan tahribattır. Üçüncü tahribat ise belediye veya hükümet izniyle yapılan tahribat. Belediye eliyle yapılan tahribata çeşitli örnekler vermek olanaklı. Hemen geçtiğimiz dönemden örnekler verebiliriz. Arnavutköy’e veya Büyükdere’ye yapılan kazıklı yollar bunun örneğidir.

Bunlar sanki Boğazın bir sürat yolu gereksinimini karşılamak için düşünüldü. Ben 20 yıldır Yeniköy’de oturuyorum. İşime gelirken hep Arnavutköy’ün dar yolunu tercih ederdim, çünkü üst yol tıkanırdı, Boğaz yolu tıkanmazdı. Bugün artık üst yoldan gitmeyi tercih ediyorum. Bir yolu genişlettiğiniz zaman trafiği çözmüş olmuyorsunuz; yeni sorunlar getiriyorsunuz. Yani yolu genişleterek trafiği çözmek her zaman geçerli bir çözüm değil.
Başka bir örnek Belediye Sarayı’dır. Binayı bu haliyle beğenebiliriz ya da beğenmeyebiliriz, ama suriçi İstanbul yarımadasında yapılmış en yüksek binadır. Belediye kendisi tarihi İstanbul yarımadasında bu yüksekliğe dikkat etmemiştir, özen göstermemiştir. Bugün hala büyütülmeye çalışılmaktadır. Belki de çevresindeki eski eser kalıntıları tahrip edilerek büyütülecektir. Ayrıca imar hareketleri adı altında pek çok tarihi eser kaybı olmuştur.
1950’lerde açılan yaralar hala kapanmadı. Üsküdar’da yol genişletilirken, bir tarihi hamamın yarısı gitmiştir. Hamam hayatını sürdürecek durumdan çıkmıştır.
Bir Vatan Caddesi örneği var. Millet Caddesi Samatya, Sahil Yolu… Buralarda İstanbul’un dokusu kaybolmuştur. Eminönü’nde yapılanlar da öyledir. Hatta Haliç’te dahi pek çok eser kaybedilmiştir. Haliç’te yapılanları genelde onaylamamak olanaksızdır. Haliç gerçekten pek çok şeyden temizlenmiştir. Ama bu temizleme sırasında son derece değerli pek çok tarihi eser de kaybedilmiştir. Bunlar belediye eliyle yapılan tahribat olarak verilecek örneklerdir.
Belediye ya da Hükümet izniyle yapılan tahribatlara örnekler verecek olursak bunların başında yeşil alanların kemirilmesi geliyor. İlk kemirme Hilton’la başladı.
Sheratan Otel’iyle devam etti. Taksim’den, Nişantaşı’na kadar devam eden bir İnönü Gezisi vardı. Bugün o gezi artık yoktur. Dolmabahçe’deki otelden bütün istanbullular şikayetçi. Şimdi bir ikinci yakınma konusu Beşiktaş’taki Hilton. Bütün bunlar yeşil alanların kemirilmesiyle yapılmıştır.
Yıkılan şeylerin yerine de pek bir şey koyamadık. Yoğun yerleşme kararları çıktı.
Bir Topağacı’nı hepimiz biliyoruz. Ondan sonra pek çok Topağacı hataları tekrarlandı.
Boğaz Köprüsü’nden çıkıp Beşiktaş yoluna saptığımız zaman orada gördüğümüz manzara gerçekten ilginç. Vadi içinde lüks villalar. O trafik gürültüsünün, trafik kirliliğinin altında o vadinin dibinde, bir villa içinde kim, nasıl oturabilir? Biraz önce de belirttiğim gibi eski dokunun, tarihin tahribi belediye izniyle ya da Hükümet izniyle yapılan çalışmalardır. Ve bunların çoğunun adına da imar hareketleri dendi. Çarpık kentleşmenin en önemli ekonomik boyutu ise spekülasyondur. Arsadan, hiçbir emek karşılığı olmaksızın sağlanan büyük gelirin ekonomi üzerinde derin etkileri olduğu biliniyor. Bugün ekonomik alanda çektiğimiz sıkıntıların bir bölümünün buradan kaynaklandığını da biliyoruz.
Çevre kirliliği, hava, su kirliliği, denizin kirliliği, gürültü. Görsel kirliliği de dikkate almak zorundayız. Son on yıl İstanbul’un en çok tahrip olduğu dönemdir. Geçenlerde iki yabancı misafirim vardı. İnanın İstanbul’un çirkinliklerini göstermemek için hangi yollardan nasıl götüreceğim diye kara kara düşündüm. İstanbul’u çok seven insanlar. Birisinin İstanbul’a sekizinci gelişiydi. “Ne olmuş İstanbul’a, evler evler… ” dediler sonunda. Hakikaten korkunç birşey. Yabancıların bir sözü var “Population is pollution” diyorlar. Bunu ben Türkçe’ye nasıl çeviririm diye düşündüm. “Nerede çokluk, orada kirlilik” demeyi uygun buldum.
Çarpık kentleşmenin başka sonuçları, yoğun, çirkin, sağlıksız yapılaşma. Bölüşülen kaynakların yetmemesi ve su sorunu.
Kuraklık bitti, barajlarda su birikti, sularınız akıyor mu? Sanıyorum ki bu sorun giderek artacak. Göçün önlenmesi, İstanbul’un 13.5 milyon olması konuları belediyenin boyutunu aşmaktadır. Bu, Hükümet konusudur; ancak alınan bir önlem yok ortada. Trafik sorunu, gizli işsizlik sorunu, bunun getirdiği ekonomik bozukluklar var. Eğitim-Kültür eksikliği var. Kentlileşme güçlüğü var. Kentleşme oluyor ama kentlileşme oluyor mu? İstanbul nüfusu 1 milyon 51 binden 7,5 milyona geldi. Bu nüfusun ne kadarı kentlileşebildi? Bu söylediklerime belediye başkanları da dahildir. Bir belediye başkanı da kentlileşmiş değilse onun yapacağında tutarlılık aramak son derece zordur.
Arapça’da şehirlinin karşılığı medenidir. Medine Arapça’da şehir demek. Medeni ise, çölde yaşamayan vahşi olmayıp şehirde yaşayan. Şehirli’nin tanımının da bu olması gerekir herhalde.
Söylediklerimizin havada kalmaması için “neler yapılabilir” konusuna değinmekle yarar var. Uzun vadeli olarak neler yapılabilir? Kısa vadeli olarak neler yapılabilir?
Uzun vadeli olarak her şeyden önce ülke çapında yerleşme planlamasının yapılması lazım. Bu bir anda yapılarak bitirilecek bir plan değildir, bir süreçtir. Bu ülke yerleşme planı ile yatırımların dağılımını düzenleyeceğiz, yatırımların dağılımı yerleşmenin dağılımını belirleyecektir.
Başka bir önemli nokta yurt çapında sağlıksız nüfus artışının frenlenmesidir.
Ülke yerleşme planına bağlı olarak da, yine bölge ve şehir planlarının yapılması. Uzun süreden beri planlama unutulmuş gibi görünüyor. İstanbul’da bir Nazım Plan Büro’su vardı. O da dağıtıldı. Şimdi, şehir, bölge planlamasıyla ilgili hiçbir şey yok elimizde.
Kısa vadeli ivedi önlemlere gelirsek, ülke çapında yerleşme ilkeleri saptanmalıdır. Hangi yörelere neler yerleşecek. Bütün bunlar Hükümet konularıdır. Hangi yatırımlar nerelere yapılacak? Bunun saptanması daha zordur, Ama bu saptanıncaya kadar en azından nerelere yatırım yapılamayacağının saptanması gerekiyor.
İkincisi, öncelikle korunacak bölgelerin saptanması. Diyelim ki suriçi İstanbul koruma ilkelerinin konması gerekir.
Üçüncüsü, ödünlere son verilmesi gerekiyor Kaçağa, gecekonduya, tapu dağıtımına son! Hazine ya da belediye arsaları tapu dağıtımıyla elden çıkmaktadır. Yeşil alanlar elden çıkmaktadır. Oraların yeniden şehre kazandırılması, sağlıklı hale getirilmesi gerçekten güçtür.
Gecekondu yapmak isteyenleri nasıl engelleyeceğiz? Bir çözüm var. Biz buna güdümlü gecekondu diyebiliriz. Belediyelerin vereceği arsalarda, projesi yapılmış olarak kendi konutunu yapmak isteyene destek vermek. Belediyeler arsayı verebilir. Arsa için bir para bile alabilir (nasılsa mafya alıyor), altyapıyı getirebilir, proje verebilir, teknik bilg verebilir, teknik eleman desteği verebilir.
Başka bir konu da, konut arsaları üreterek bireysel yapım yerine, toplu yapımları teşvik etmek.
Yine nüfus konusuna değinerek sözlerime son vermek istiyorum.
Türkiye nüfusu 100 milyon olsun; Türkiye 100 milyonu besler gibi görüşler var. Türkiye bugün 60 milyonu besleyebiliyor mu ki, 100 milyonu beslesin? Tabii beslemeyi yalnızca karın doyurmak anlamında alıyorsanız, bunu mutlulukla ifade edebilirim, bugün Türkiye’de herkes beslenmektedir. Ama beslenmeyi eğitimiyle, kültürüyle, sağlık tesisleriyle düşünürsek, Türkiye 60 milyonu dahi besleyemez.
Üniversitelerimizin durumu içler acısıdır. Liseleri, ilkokulları tartışmak bile istemiyorum. Bugün profesörsüz, doçentsiz, laboratuvarsız üniversiteler vardır. Geçenlerde Hükümet hala yeni üniversiteler açılacağından söz ediyor. Açabilirler, bu sadece yapıdan ibaret kalır. Üniversite olmaz, yüksekokul dahi olmaz. Hiçbir şey olmaz. Böyle üniversite açılmaz.
Biz insanımızı her bakımdan besleyemiyorsak, karnını doyurarak beslediğimizi iddia edemeyiz.
1990’da nüfusumuzun yarısı 20 yaşın altında. Bugünkü koşullarda ise, 100 ilkokul ögrencisinden yalnızca 20’sinin üniversiteye gitme şansı var. 100 milyon insanı nasıl besleyeceğiz ?
Sözlerimi “nerede çokluk, orada yokluk” diye bitirmek istiyorum.