Cumhuriyet’in 75. Yılında Kaynak : 01.11.1998 - Yapı Dergisi - 204 | Yazdır

Bağışla Bizi Atam!
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 75 yıl geçmiş, dile kolay.. Bir yüzyılın dörtte üçü.
Atam,
Senin ardından, 60 yıl sonra işte geldiğimiz nokta.. İşte toplumsal, ekonomik ve siyasal manzaramız.. Yağma, talan, çeteler, mafya, terör, kapkaç, karapara, haksız kazanç, haraç, rüşvet, kayıt dışı ekonomi, kronik enflasyon, dengesiz gelir dağılımı, gecekondu, kaçak yapılaşma, çarpık kentler, çağdışı eğitim, çiğnenen insan hakları, gericilik, dinle iç içe siyaset..
Başarılarımız mı?.. Bu cennet ülkede, 60 yılda yapabildiklerimiz bir marifet sayılmaz.
Cumhuriyet’in 75’inci yılında, ancak Senin yaptıklarınla övünebiliriz.
Bağışla bizi Atam!

Gelecek Kuşakların Mirasını Yiyoruz
Eylül ayında İstanbul ve çevresi çok sayıda orman yangınına sahne oldu. Aynı gün içinde beş on yerde birden, çoğu aynı saatlerde başlayan yangınlar güçlükle söndürülürken, ertesi gün yenileri başladı ve benzer olaylar günlerce tekrarlandı. Sonuç: İstanbul’da zaten cılız olan orman varlığımız biraz daha yoksullaştı.
Yangınları kim çıkarıyordu? Soru tekti, ama yanıt çeşitliydi. Suçlular yakalanamazken yetkililerin açıklamaları tutarlı değildi, hattâ çelişkiliydi. Orman Bakanı’nın bile aynı gün içinde hem PKK’yı, hem Yunanistan’ı (1), hem de arazi mafyasını suçladığı haberleri basında yer aldı.

Kimin marifeti olduğu bilinmese de bir sabotaj dizisinin varlığı kesindi. Aslında, yangını kimin çıkardığından çok, sonuçları ve daha sonra kime yarayacağı, üzerinde durulması gereken konuydu. Yangınların nerelerde çıkarıldığına, bunun en çok kimin işine yarayabileceğine bakarak kimlerce gerçekleştirilmiş olabileceği konusunda ipuçları bulunabilir. Bunların hemen tümünün, varoşlarda kaçak yerleşmelerin yanıbaşında çıkarılmış olması, bu tür yerleşmelerin sürdürülmesi, genişletilmesi amacını ön plana çıkarıyor. Sonuçta, bu işte en büyük çıkarı yine arazi mafyasının sağlayacağı anlaşılıyor. Geçmişte olanlar, bu kanıyı doğrular nitelikte.

Orman yangını İstanbul için yeni değil. Geçtiğimiz yıllarda yapılaşma uğruna, ormanlık yerlerde kesilemeyen ağaçlar yakıldı. Yanan ormanların yerini gecekondular ve kaçak yapılar, hattâ villalar aldı. Bunlara ilişkin fotoğraflar şimdi gazetelerde boy boy yer alıyor. Yangın yerlerinde kaçak, usulsüz ya da bilinçsiz-izinli bir yapılaşma sürüp gidiyor.

Deneyimler gösteriyor ki, yağmayı azdıran iki etken söz konusudur: af ve seçim. DSP Genel Başkan Yardımcısı Bayan Ecevit’in af yasası önerisi ve TBMM’nin aldığı erken seçim kararı yeni yağmanın en büyük umudunu, dayanağını ve gücünü oluşturmuştur.

İstanbul’da toprak yıllardan beri yağmalandı ve bitti. Şehir içindeki kamu arazileri, belediye arsaları yağmalanıp tüketilince, yağma yoluyla yapılaşma için sıra önce varoşlara, daha sonra da su havzalarına, ormanlara geldi. Bir yolu bulunup kesilebilen ağaçlar kesildi, kesilemeyenler de işte böyle yakılıyor. Kısacası, kamunun toprağı göz göre göre arazi mafyasına teslim edildi.

Örnekler sayılamayacak kadar çok.. Örneğin, şehir boyutunda ama her şeyiyle ilkel bir yerleşme olan Sultanbeyli nasıl kuruldu? Sultanbeyli için bir orman feda edildi ve yasalar işlemez kılındı.

Gecekondunun barınma amaçlı masum bir olgu olmaktan yıllar önce çıktığını artık herkes biliyor. Bugün gecekondularda yaşayanların büyük çoğunluğunun kiracı statüsünde olması da bunu gösteriyor. Ama ne var ki politikacılarımız, ama her partiden politikacılar, olup bitene yıllarca göz yumdular; hâlâ da göz kırpmaktan geri kalmıyorlar. Oy deposu olarak gördükleri bu yörelere her seçim öncesi, olmayacak ödünler verdiler. Gecekondu ve kaçak yapı afları getirdiler ya da vaat ettiler. Ormanlara, gecekondu ıslahına ilişkin olarak yapılan sözümona yasal düzenlemeler de yalnızca yağmacıların işine yaramaktan öteye gitmedi.

Politikacılar bu davranışlarıyla halka değil, mafyaya, ekonomiyi çığırından çıkaran, toplumsal dengeleri yıkan kara paraya hizmet ettiklerini akıllarına bile getirmeden kamu toprağını yağmaya açma konusunda birbirleriyle ödün verme yarışına girdiler. Gecekondu ve kaçak yapılarda oturan seçmen sayısı arttıkça bu yarış daha da hızlandı.

Gecekondu olgusu, göz yumulan kaçak yapılaşmayla, af yasalarıyla, seçim ödünleriyle desteklenerek güçlendi. Belediyelerin ve politikacıların göz yummaları, hattâ yüreklendirmeleriyle arazi mafyası, bu yoldan büyük ekonomik güç ve kaba kuvvet kazandı. Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal dengesinin bozulmasında ve bir türlü düzelememesinde toprak yağmasının payı aranmalıdır.

1950’lerde masum bir barınma olgusu olarak başlayan gecekondu arsası yağması 1970’li yıllarda ticarete dönüştü. Bu konuda, tanığı olduğum bir olayı aktarmak istiyorum. 1980’e doğru, Yapı-Endüstri Merkezi hizmetlilerinden biri Boğaz sırtlarında bir gecekondu arsası satın almak üzereyken, anlayan (!) birine danışmak gereği duymuş; bana geldi. Anlattığına göre arsanın tapusu yoktu. O günlerin karışık siyasal ve toplumsal ortamında adı çokça duyulan bir kabadayı (mafya ve çeteler daha oluşmamıştı) büyük bir araziyi çevirmiş, parça parça satıyordu. Bizimki, satın almak üzere kararını vermişti, ama yine de bir bilene(!) danışmak istiyordu çünkü bütün birikimini bu arsaya yatırması söz konusuydu.

Ben kendisine, hiçbir garantisi olmayan böyle bir arsayı almanın olağan koşullarda doğru olmayacağını anlattıktan sonra, bu konuda yine de benim söylediklerime güvenmemesini ve bildiği gibi davranmasını salık verdim.

Bedelini ödediği arsayı yere kireçle çizilmiş olarak teslim aldı. Fakat ne var ki, daha inşaata başlayamadan, günün karanlık koşulları içinde o çevre “kurtarılmış bölge” oluverdi. Bizimki, elinden giden arsasının peşinden ağlamaya hazırlanırken bir yandan da, işgal ettikleri araziyi kendi bildiklerince parselleyip kendi yöntemlerine göre dağıtmaya hazırlanan kurtarılmış bölgecilerle ilişki kurdu. Kendisinin de onlar gibi Doğu kökenli olması işine yaradı; hemşerilik dayanışması içinde anlayış göstererek onun hakkını saklı tutmayı kabul ettiler.

Böylece, bir süre sonra gecekondu çatıldı. Öykünün kahramanı şimdi eşi ve üç çocuğuyla birlikte, Boğaz sırtındaki gecekondusunda yaşıyor.

Dilerseniz başka örnekler verelim.. Bugün İstanbul Teknik Üniversitesi Maslak-Baltalimanı arasındaki arsalarına, buralara zorla yerleşmiş gecekondular yüzünden sahip çıkamıyor. Armutlu adıyla anılan bu yöreler de bir dönemde yine polisin bile giremediği kurtarılmış bölgelerdi.

Evet, İstanbul’da böylece toprak bitti.. Gecekondulardan, yapılacak yeni tesislere, örneğin üniversitelere yer kalmadığını daha önce de yazmıştım (2). İTÜ işgal ve zorbalık karşısında kendi toprağını kullanamazken Devlet, Sabancı ve Koç’a, kurmayı tasarladıkları vakıf üniversiteleri için ancak orman alanlarını tahsis edebildi. Yani, Devlet de bir açmazın içinde, ağaçların kesilmesine ve ormanın kemirilmesine razı.

Sabancı Üniversitesi’nin Tuzla’daki inşaatı sürerken, Sarıyer’de yine bir orman alanında yapılması tasarlanan Koç Üniversitesi Boğaziçi sit kararlarına takılmaktan kendisini kurtaramadı. Riva’da kurulması tasarlanan ve bir devlet üniversitesi olan Galatasaray Üniversitesi de sit kararları engelinden sıyrılamadığı için projesini gerçekleştiremiyor. Buralarda kusur, sit kararlarında ya da bu kararları verenlerde değil; kamu toprağı talanına yıllardan beri seyirci kalan siyasetçilerde ve kamu yöneticilerinde.

Bu noktada, devletin, sit, yeşil alan, tarım alanı, orman, su havzaları konularındaki duyarsızlığına biraz daha değinmekte yarar var. Daha üç ay önce Adapazarı’nda Seka’ya ait bir tarım alanı, üzerine otomobil üretim tesisleri kurulmak üzere Koç-Ford ortaklığına devletçe bağışlandı. Kamuoyunda yükselen itirazlara karşı, bu cömertliği savunan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel bu iş için Çankaya Köşkü’nün bahçesini bile verebileceğini söylüyordu. Tıpkı, 19. yüzyılda Sultan Aziz’in, Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı’nın bahçelerini demiryollarına bağışlaması gibi.. Söylenenler ve ortaya konan tavır, basında her yönüyle tartışıldığı için ayrıntılarına girmek istemiyorum. Vurgulamak istediğim şu: Devletin “çevre-doğa-kamu arazisi” konularına bakışında bir çarpıklık var.

Gelecek kuşakların mirasını yiyoruz.

Dönelim başlangıçtaki konumuza.. Yangını çıkaran kim olursa olsun, şimdi işin sonucuna, bu alanların geleceğine dikkatle bakmak gerekiyor. Devlet bu alanları koruyarak, yangına karşı dayanıklı, daha uygun ağaç türleriyle yeniden ağaçlandırmak kararlılığını gösterebilecek mi, yoksa buraları şimdiye kadar olduğu gibi yapılaşmaya mı terk edecek? Bekleyip hep birlikte göreceğiz.

(1) Yunanistan, geçen yıl ülkesinde çıkan yangınlarda Türkiye’nin parmağı olduğu kuşkusunu dile getirmişti. Bu da onun karşılığı olsa gerek.
(2) D. Hasol, Gecekondulardan Üniversiteye Yer Yok, Yağma Var, S. 87, YEM Yayın, 1997.