| Demirtaş Ceyhun / Bir Sis Çanı |
Kaynak :
01.09.2009 -
Yapı Dergisi - 334
|
Yazdır
|
|
Demirtaş’ı da yitirdik. Yürekli insandı, yiğit adamdı. Ve de her zaman sevecendi. Yıl 1966… Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nde Sekreter Üye olduğum dönem. Bazı mimarlar bir araya gelerek Oda dışında bir grup oluşturmuşlardı: Toplumcu Mimarlar Fikir Kulübü. Kulübün resmi bir yanı yoktu; bir düşünce platformu gibiydi. Söylemleri o dönemin Mimarlar Odası yönetimininkinden farklıydı. Aralarında sesi en çok çıkan da Demirtaş Ceyhun’du. Düşündüklerini gazetelere de yazıyordu. İlkin, yazdıklarıyla tanıdım Demirtaş Ceyhun’u. 1960 ihtilalinin ardından özgürlükçü yeni bir anayasa gelmiş ve özü karma ekonomiye dayanan planlı bir kalkınma modeli benimsenmişti. Bu ortamda Mimarlar Odası’nın konuları üç ana başlık altında toplanıyordu: Genel Yerleşme Sorunu, Teknik Eleman Gücünün Organizasyonu ve İnşaat Sektörü’nün sorunları. Yine aynı dönemde UIA ile ilişkiler geliştiriliyor, MİMARLIK dergisinin yeni başlamış olan yayını aylık düzenli bir tempoya sokuluyordu (1). Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin ayrıntıdaki uğraş alanları ise mimarlar ve inşaat mühendisleri arasındaki mesleki yetki kargaşası, o zamanki deyişle “ihtisas ayrımı” ve İstanbul Nâzım Planı gereksinmesi idi. Boğaz Köprüsü ve Özel Yüksekokullar konuları daha ortalarda yoktu. Odanın o günlerde kullandığı slogan “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” idi. Zarflarımızın üzerine vurulan pul damgalarında bile bu vardı. Ancak bu, Toplumcu Mimarlar Fikir Kulübü üyelerini tatmin etmiyordu. Onlar işe, sosyalizm doğrultusunda bir yaklaşımla öncelikle ülke yönetim biçiminin değiştirilmesinden başlanması gerektiğini düşünüyorlar ve Oda’nın ülke düzeyinde o doğrultuda politikalar üretmesini istiyorlardı. Onlara göre, meslek politikalarının yerini ülke politikaları almalıydı. 1967 başında benim sekreter üyelik görevim sona erdi; Demirtaş Ceyhun İstanbul Şubesi Sekreteri seçildi ve üç yıl o görevde kaldı. Şube sekreterliğim sırasında bir yandan da Yayın Komitesi’nde görevlendirilmiştim; sonra da MİMARLIK dergisinin yazı işleri müdürlüğünü üstlendim. Bu görevler askerlik görevimin başlayacağı Ekim 1969’a kadar sürdü. O süre içinde hep birlikte olduk. Kimi konularda aynı görüşte olmasak da dürüstçe, dostça, kardeşçe… Sürekli olarak Oda’daydık. O kadar ki, “biri Demirtaş, öteki Demirbaş” diye anılır olmuştuk şaka yollu… Bir kez daha halef selef olacaktık Demirtaş’la: Askere giderken dergideki görevimi kendisine devrettim. Demirtaş derginin yayınını iki yıl başarıyla sürdürdü. Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Elmadağ’da, Cumhuriyet Caddesi üzerinde Hilton Oteli girişi karşısındaki Üftade Sokak’ın köşesinde bulunan üç katlı binadaydı. Alt katta bir seyahat acentesi vardı; üstündeki iki katta da Oda’nın İstanbul Şubesi. Orta kat belge bürosu olarak düzenlenmişti. Üst katta sekreter üye odası ile bir toplantı salonu vardı; yönetim kurulu ve komite toplantıları orada yapılırdı. 1968’de mal sahibi binayı yıkıp yeniden yapacağını bildirmişti. Zaten binanın eskimişlikten, bakımsızlıktan gelen kimi sorunları vardı. Demirtaş’la birlikte yer arayışına giriştik. Bulduğumuz yer Gümüşsuyu İnönü Caddesi 69 numarada İnönü ailesine ait apartmanın 3.cü katındaki bir daireydi. Asansörlü, düzgün bir binaydı. Ömer İnönü ile kira konusunda anlaştık ve daireyi düzenleyerek şubeyi ve yayın etkinliğini oraya taşıdık. Demirtaş, şube ve merkez yönetim kurullarındaki görevleri sırasında gündeme oturan iki konu üzerinde ciddi bir savaşım verdi: birincisi Boğaziçi Köprüsü, ikincisi Özel Yüksekokullar. Özel yüksekokullar tam bir ticarethane anlayışıyla kurulmuştu. Aralarında otel yapılmak üzere alınan turizm kredisiyle kurulmuş olanlar bile vardı. Eksik kadrolar ve uygunsuz mekânlarda gece-gündüz demeden düzeysiz, sözümona bir eğitim etkinliği sürdürüyorlardı. Bunlara ilişkin olarak, “Denize nâzır, diploma hazır” o günlerin yaygın deyişiydi. Mimarlar Odası ile İnşaat Mühendisleri Oda’nın Anayasa Mahkemesi’ne götürdükleri davalar sonucunda bu okulların bir bölümü kapatıldı, kalanı devletleştirildi. Verilen savaşımda Mimarlar Odası’nda Demirtaş Ceyhun, İnşaat Mühendisleri Odası’nda İzzettin Silier başı çekiyordu. Mimarlar Odası Boğaz Köprüsü’ne karşıydı: Köprünün toplu taşımacılık yerine özel taşıtlara hizmet edecek olması ve şehrin nüfus ve yerleşme dengesini altüst edeceği kuşkuları Oda’nın Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkmasının ana gerekçeleriydi. Bu girişim, köprüler tuzağının başlangıcı olurdu ve şehir istenmeyen, başıboş bir şekilde büyüyüp giderdi. Oda Boğaz geçişi için daha akılcı çözüm seçenekleri aranması gerektiğini vurguluyordu. Amaç temelde, köprünün yapılmasını engellemek değildi. Bir geçiş nasıl olsa yapılacaktı, demiryolu ve kara taşımacılığını birlikte içeren başka seçenekler de söz konusu olabilirdi. Ayrıca, yapılacak geçiş ne olursa olsun, metropoliten planlama ilkelerine, nâzım plana, bölgenin ve şehrin ulaşım ağı kararlarına uygun olmalıydı (2). Oda’nın kaygılarının doğrulduğu bugünkü üçüncü köprü tartışmalarıyla bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor.Demirtaş, köprü konusuna öylesine kendini vermişti ki bir ara bütün işini gücünü bırakıp, üniversite öğrencilerinin Boğaz Köprüsü’ne tepki olarak başlattıkları Zap Suyu Köprüsü yapımına destek vermek üzere Zap’a koşacaktı. |
Askerlik dönüşü Demirtaş’la yeniden buluştuk. Bu kez Yapı-Endüstri Merkezi’nde… Mart 1973’te Merkezin Harbiye’deki daimi yapı malzemesi sergisinin bir vitrinini ve arkasındaki bölümü, kitabevi için, kâr paylaşımı yoluyla Demirtaş’a tahsis ettik. Kısa bir süre sonra Yapı-Endüstri Merkezi Kitabevi ünlü sanatçıların, yazar-çizerlerin uğrak yeri haline gelmiş hattâ o günlerin moda deyişiyle; “Demirtaş’ın yeri” şeklinde anılır olmuştu. Müdavimler arasında Aziz Nesin, Vedat Türkali, Hilmi Yavuz, Nevzat Üstün, Nuri İyem, Nuri Ergün, Yurdaer Altıntaş’ı anımsıyorum. Aynı yıl Temmuz ayında Demirtaş’ın da yüreklendirmesiyle Yapı dergisinin ilk sayısını çıkardık. Demirtaş derginin Danışma Kurulu üyesiydi. Ayrıca, konferans salonunda kitabevi etkinliği olarak hiç yorulmadan haftalık edebiyat toplantıları ve imza günleri düzenliyordu. Konuşmacılar arasında Fazıl Hüsnü Dağlarca, Aziz Nesin, Behçet Necatigil, Necati Cumalı, Yaşar Kemal, Haldun Taner, Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Füruzan gibi ünlü edebiyatçılar vardı.
Demirtaş edebiyat dünyasıyla bu denli içice olmanın verdiği güvenle bir Yazarlar Sendikası kurma fikrini gündeme getirdi. Yazarlar Sendikası Demirtaş’ın o günlerdeki çabalarının ürünü olarak doğdu. Sendikada genel sekreterlik ve ikinci başkanlık görevlerini üstlendi. Başkan, sonradan birkaç kez kitaplaştıracağı Aziz Nesin olacaktı. Yine o günlerde Tarık Dursun K’nın da katılımıyla üçümüz bir yayınevi kurmayı, işe Nobel ödüllü kitaplardan başlamayı düşündük; ne var ki ödülün kitaba değil de yazara verildiğini öğrenince işin büyüyeceği kaygısıyla girişimden vazgeçtik. Daha sonra araştırma kuruluşu PIAR’ın kurucuları arasında Demirtaş’la yine birlikte yer aldık. Artık Mimarlar Odası’ndaki görevleri bitmişti. Nedenini tam olarak anımsayamıyorum. Belki de biraz küskünlükle Oda’dan istifa etti: Bu istifa onun yalnızca Oda’dan değil, pratikte mimarlık mesleğinden de kopuşuydu. Yine o dönemde kitabevini de, bütün canlı etkinliklere karşın ticari bakımdan asgari beklentileri bile karşılamadığı için kapatmak zorunda kaldı. Demirtaş “artık yalnızca edebiyatla uğraşacağım” diyordu. Aslında bu kararı biraz da gemileri yakmak gibiydi. Dediğini yaptı; kendisini yalnızca edebiyata, düşünmeye, araştırmaya, yazmaya verdi. Seçtiği yolda yalpalamadan yürüdü. Bütün güçlüklere göğüs gererek… Öyküler, romanlar, toplumsal ve siyasal deneme ve inceleme kitapları yayımladı; ödüller kazandı. Bıkmadan sürdürdüğü bir etkinliği daha vardı: ülke sorunları ve politika… “Tam bağımsızlık” tutkusundan hiç ödün vermedi. Politikanın pratiğine dalmadı, ancak düşünce ortamından da hiç kopmadı. Amatör politikacı kimliğiyle TİP’ten milletvekili adayı, İşçi Partisi’nden belediye başkanı adayı oldu. Tabii hep gözdesi Adana’dan… Seçilemediyse de geride, kampanya sırasındaki çalışkan çabaları ve dostlarına aktardığı esprili öyküleri kaldı. 1977 yılında Vedat Dalokay’ın sahibi olduğu Politika gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra 15 günde bir yayımlanan Edebiyat Cephesi adlı dergiyi çıkardı; Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Kendi kitaplarını yayımlamak üzere kurduğu Sis Çanı yayınevinden çıkardığı kitaplar birbirini izledi. Demirtaş son zamanlarda her hafta Aydınlık dergisindeki sütununda, zaman zaman da Cumhuriyet’te yazıyordu; Ulusal Kanal’da da haftalık bir TV edebiyat programı vardı. Aydınlık’taki son yazısı Melih Cevdet’in Telgrafhane adlı şiirindeki, “Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın” dizeleriyle başlıyor ve Türkiye’de aydın kavramının sil baştan irdelenmesi gerektiğini “Güneydeki mayınlar” bağlamında tartışıyordu. Yazının sonunda bir veda notu vardı: “Sevgili dostlar, bir süre için tatile çıkacağım, sizlerden izin istiyorum. Yeniden buluşuncaya kadar hoşçakalın” Yazının başlığı ise, “Sis Çanı Çalıyor”du. Demirtaş, Teşvikiye Camisi’nden alkışlarla uğurlandı. Cenazesi, görmeye alıştığımız Müslüman kokteyllerinden(!) farklıydı: Hüzün doluydu. Kaybından sonra hakkında çok şey yazıldı, çok şey söylendi: Edebiyatçılığı, yazarlığı vurgulandı; vurguda mimarlığı çok gerilerde kaldı. Oysa kararlılıkla seçtiği yolda önündeki en büyük engel yazın dünyasının kendisini kabul sürecindeki olumsuzluğuydu. Uzun süre, “O yazar değil ki, mimar” diye dışlanmaya çalışılmıştı. Bu kez, anılmasını istediği gibi, “edebiyatçı, yazar, düşünür” olarak anılıyordu. Mimarlığı geri planda kalsa da mimarlık örgütlenmesinin bir döneminde bıraktığı izler unutulmadı ve çizdiği bilinçli ve onurlu yaşam çizgisiyle mimarlığın yüzakı oldu hep. Onun yaşam çizgisinde ortaya koyduğu kararlılık örneği, gençler için bir “Sis Çanı” olacak. Işıklar içinde uyusun sevgili Demirtaş.
Dipnotlar: 1.Bkz. Hasol D.,Haluk Baysal – Melih Birsel ve 1960’lı Yıllar; Yapı dergisi Şubat 2003/255; www.doganhasol.net 2.“Hasol, D.,”Boğaz Köprüsüne Hayır,!”, Yapı dergisi Aralık 1996/181; www.doganhasol.net |

