Demokrasi, Kentler ve Yerel Yönetimler Kaynak : 16.02.2014 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
Demokrasi, en genel anlatımıyla, bütün paydaşların politikayı biçimlendirmede eşit hak ve söze sahip oldukları bir yönetim tarzıdır. Etimolojik olarak bakarsak, kökeni Yunanca… Bileşenlerindeki “dimos” halk, “kratos” iktidar anlamına geliyor. Yani demokrasinin özü, halkın kendi kendisini yönetmesine dayanıyor. Demokrasi, seçimden, sandıktan, hatta çok partililikten ibaret değil. Katılımla, paylaşımla sürdürülmesi önemli; yoksa, çağdaş toplumlarda, “Ben seçildim, sizleri artık ben yöneteceğim. Siz karışmayın, en iyisini ben bilirim, en iyisini ben yaparım” anlayışıyla değil. Günümüzde artık temsilî demokrasi yerine, katılımcı demokrasi geçerlidir. Çağdaş demokrasi ortak akılla ve toplumsal uzlaşmayla yürüyor. Kısacası; öncelikle “ben” değil “biz” demeyi öğrenmek gerekiyor. Doğal ki, her şeyden önce de insanların demokrat olmaları…
Demokrasinin beşiği de, vitrini de kentlerdir. Zaten ilk çıkışı, Eski Yunan’daki site-devletlerine dayanır. O günün az nüfuslu kentlerinde bugünkünden farklı bir anlayışla da olsa uygulanan doğrudan demokrasi, bugünün büyümüş ülkeler ve kentlerinde kolay uygulanamıyor. Ne var ki günümüzde durum 20.yüzyıldakinden de farklı: Artık yeni olanaklar var. Sanal iletişim sayesinde herkes düşüncelerini bir anda bütün ülkeye, hatta dünyaya yayabilme olanağına sahip. Artık toplum, yalnızca seçimden seçime değil, her zaman güçlü konumda. İnsan haklarından aldığı gücünü meydanların yanısıra iletişim çağı olanaklarıyla sanal ortamda da ortaya koyabiliyor. Böylece, yasama, yürütme ve yargı erklerine, kanımca, toplum erki de katılmış oluyor. Yürütme, öteki erkleri baskısı altına almayı becerse, hattâ medyayı sindirse bile toplumu kolay sindiremiyor. Öte yandan, şunu bir kez daha vurgulamakta yarar var: İktidarı kullanmak sınırsız, koşulsuz değildir.
Kimilerinin bir türlü kavrayamadıkları -ya da kavramamış göründükleri- Taksim Gezi Direnişi aslında çok anlamlıydı. Kentliler, kente sahip çıkma haklarını demokratik yoldan, çağdaş olanaklarla dile getirip  savundular. Barışçıl, insancıl, uygar davranışlarla… Avrupa’da daha 18. yüzyılda benimsenmiş olan Birinci Kuşak Haklar (Klasik Haklar) arasında yer alan “düşünceyi açıklama özgürlüğü” ile “toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını” kullandılar. İmar düzeninin otoriterleşmesine, yozlaştırılmasına ve istismarına karşı çıktılar. Kendilerine uygulanan her türlü şiddete rağmen “Park bizim, Taksim bizim, İstanbul bizim,” dediler. Ve seslerini bütün ülkeye, hatta dünyaya duyurdular.

Şimdi iktidar, toplumun düşünce yaymasını engellemek ve gücünü kırmak üzere Internet’i hükümet denetimine alıyor ve yasaklar getiriyor.  Toplumun haberleşme ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan o yasaklar Anayasa’ya da, AB ilkelerine de aykırı… Çağdaş demokrasi ölçütlerine göre de kabul edilemez. İletişim çağında ülkemizi çağın dışına iten böylesine demokrasi dışı bir yasanın TBMM’den geçebilmiş olması gerçekten hayret verici. 1968’de bütün dünyaya yayılan gençlik hareketinin “Yasaklamak Yasaktır” biçimindeki, iki sözcüklü, çok anlamlı sloganını anımsatmak herhalde yararlı olur. Özgürlüğün sansürle kısıtlandığı yerde demokrasiden söz edilemez. Fransız www.lepetitjournal.com’un bildirdiğine göre, internet devi Google geçen Aralık ayında yayımlanan “Saydamlık Raporu”nda Türkiye’yi Çin’le birlikte web’i sansürleyen ülkeler listesinde ilk sıraya koymuştu. Herhalde bundan sonra, rakipsiz olarak listenin başında yer alacağız.

Biz demokraside hâlâ zorlanıyoruz. Osmanlı döneminde padişah, “efendi” idi; sözcüğün alındığı eski Farsça’daki anlamı da buydu. Padişahlar, halifeliği de üstlenerek idari güçlerine dinsel gücü de katmış oldular. O dönemde, düşünmek halkın işi değildi. Her şeyi, “Padişah Efendimiz bilir” anlayışı beliriyordu. Cumhuriyet, halkı kulluktan çıkarıp birey yaptı. Demokrasi ancak bu temel üzerinde kurulabilirdi. Ne var ki yüzyıllarca boyun eğmiş ve cahil bırakılmış kişilerin torunlarının kendilerini demokratik yaşama uyarlayabilmeleri hiç kolay değildi. Hâlâ büyük ölçüde bunun sancılarını çekiyoruz. Kimi yöneticilerse hâlâ padişah tavırları içindeler.
Demokrasinin işlemesi için bütün bireylerin demokrat olması gerekir; öncelikle de siyasilerin… İşin özü budur. Yazık ki, bizde, demokrasinin koruyucusu olması gereken siyasal partilerin bünyesinde bile hâlâ demokrasi yok.
Önümüzdeki 30 Mart’ta yerel seçimler var. Kısa bir süre önce yapılan yasa değişikliğiyle bine yakın belde belediyesi yok edildi. Böylece demokrasimiz bir yara daha almış oldu. Yine de önümüzdeki seçimler demokrasinin beşiği konumundaki kentlerin yerinden yönetim kadrolarını yeniden belirleyecek. Yerel yönetimler, yaygın demokrasinin uygulanma alanıdır.
Özetlersek, iktidar odaklı demokrasiden, insan odaklı demokrasiye geçilmedikçe; temsili demokrasiyi katılımcı demokrasiye dönüştürmedikçe toplum huzura kavuşmaz. Geçiş, yerellikle oluşur. Bugün ülkemizde yerel alan, merkezi yönetim otoritesince işgal edilmiştir. Merkez güçlü, yerel zayıf… Bu durum, demokrasi anlayışımızdaki kısırlıktan kaynaklanıyor. Yerel yönetimlerin bir an önce gerçek işlev ve kimliklerine kavuşturulması gerekir. Önümüzdeki seçimlerle demokrasiyi yerelden başlayarak yeniden örgütleme fırsatı yakalanabilir. Haydi!..