Kent, Kültür, Demokrasi Kaynak : 25.02.2014 - Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam | Yazdır
Geçenlerde Mimarlar Odası’nın düzenlediği bir toplantıda “Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Demokrasi” ilişkileri tartışıldı. 
 
Meslek odaları iktidarın her türlü engellemesine karşın, meslek adına doğruları dile getirme yolundaki çabalarını sürdürmekteler. Doğruların söylenmesi nedense iktidarlarca hoş karşılanmıyor. Bizde iktidara gelenler, dar yakın çevrelerinden edindikleri kısır alışkanlıkla hep onay ve takdir bekliyorlar. Oysa demokrasi eleştiriden sıyrılmış tek doğrultulu böyle bir olgu değil. 
 
Başlıktaki konular birbirleriyle yakından ilişkilidir. Yerel seçimlerin yaklaştığı bugünlerde o konuların önemi daha da artıyor. Mimarlık bu konuların ortak ürünü konumunda. Bizde ne yazık ki “mimarlık”ın önemiyle orantılı, ne bir yasası ne de ülkece benimsenmiş bir politikası var. Önemli olduğunu zaman zaman ileri süren politikacılar bile mimarlığın ne olduğunun pek farkında değiller. “Sanatların anası” olarak kabul edilen mimarlığa reçete yazmak, hatta elbise giydirmek isteyen kamu yetkilileri var. Sık sık, yeni yapıların Selçuklu ve Osmanlı tarzında yapılmasından söz ediliyor, yani taklitten, kopyacılıktan medet umuluyor. Bu tür yoz girişimler ülke mimarlığını batağa sürükler. Kısacası, ülkemizde, mimarlığın yalnızca yasası, politikası değil; algılanma bilinci de eksik. 
 
Fransa’nın mimarlık yasası, “Mimarlık kültürün bir ifadesidir” (Madde: 1) diye başlar. Kentler orada yaşayanların ürettiği kültürel birikimle oluşur. Kentler toplumların aynasıdır. Ayrıca, yalnızca bugünkü kuşakları değil, gelecek kuşakları da etkileyip biçimlendirme sihrine sahiptir. 
 
Başta sözünü ettiğim toplantı Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde yapıldı. Eski kuşak orayı Kadıköy Halkevi olarak bilir. Ünlü mimar Rükneddin Güney’in tasarımı olan bina 1938 yılında açılmıştır; erken Cumhuriyet döneminin önemli yapılarından biridir. Atatürk Türkiyesi kültürel alanda büyük atılımlar yapmıştı. Halkevleri
bütün kentlerde kültürün ve aydınlanmanın odağı konumundaydı. Kırsal alanda da benzer işlevi 1940’tan itibaren Köy Enstitüleri sürdürüyordu. Sonraki dönemlerde önce Köy Enstitüleri tasfiye edildi, 1951’de de Halkevleri. 
 
Böylesine iyi örgütlenmiş eğitim ve kültür kurumları daha sonraki dönem yönetimlerinin amacı da, kaygısı da olmadı. Kentlerimiz kültürel altyapı bakımından fakir. İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2010 yılını, Atatürk Kültür Merkezi’nden yoksun olarak geçirdiğini bir kez daha acıyla anımsayalım. 21.yüzyıl Türkiyesinde İstanbul ve Ankara’daki AKM’lerin geleceği bile hâlâ tartışma konusu olabiliyor. Ülkenin kültür başkenti konumundaki 15 milyonluk İstanbul’ da AKM kapalı… Majik ve Emek sinemaları gibi kültür varlıkları yok edildi. Üstelik Koruma Kurulu kararlarıyla!
 
Geçenlerde Londra Belediyesi yaptığı bir araştırmayı yayımladı: “World Cities Culture Report 2013”. Rapor, kültürel birikim ve etkinlik bakımından dünya kenti olarak önemli saydığı, içinde İstanbul’un da bulunduğu 21 şehri incelemeye almış. Burada raporun ayrıntıları internet ortamında okunabilir.  Yalnızca şunu söylemekle yetinebiliriz: Durumumuz hiç de iç açıcı değil. 
 
Biraz da işin demokrasi boyutuna değinelim. Demokrasi, en kısa tanımıyla, “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi”dir. Demokrasinin de beşiği kentlerdir. Bu nedenle de katılımcı demokrasi için yerel yönetimler çok önemli. Ne var ki bugün ülkemizde merkezi yönetim, bütün alanlara olduğu gibi, yerel yönetimlere de hükmeder konumda: “Merkez güçlü, yerel zayıf!” İşte, yazımın girişinde de belirttiğim gibi, iktidar aslında bugün, Yasama, Yürütme, Yargı üçlüsünden sonra, “4. erk”i oluşturan uzman kuruluşlar, STK’lar, meslek odaları gibi anayasal kuruluşlardan da hoşlanmıyor. Onları da güdümüne almak istiyor. Son dönemde çıkarılan yasa ve yönetmelikler hep bu doğrultuda. Demokrasi anlayışımızdaki kısırlıktan kaynaklanan bu durum kabul edilemez.