Depremden İki Yıl Sonra… Kaynak : 01.09.2001 - Yapı Dergisi - 238 | Yazdır

17 Ağustos Kocaeli depreminin üzerinden tam iki yıl geçti. Bu süre içinde neler yaptığımıza bir göz atalım:
* Önce hep birlikte korktuk; ölenler için gözyaşı döktük; deprem bölgeleri için bir süre güzel dayanışma örnekleri verdik.
* Depreme kadar sesi soluğu çıkmayan jeologlar, jeofizikçiler, deprem araştırma uzmanları depremden sonra TV’lerin reyting yıldızları oldular ve olası bir Marmara depreminde fayın tek parça halinde mi, çok parçalı mı kırılacağını, olası depremin olası büyüklüğünün 7’nin üstünde mi, altında mı olacağını ekranlarda bol bol tartıştılar. Halk sağlam yapılar yapma konusunda bilinçlendirileceğine, şova dönük kısır tahmin çekişmeleriyle yüreklere korku salındı; zaten sıkıntılar içinde bocalayan toplumun sinirleri büsbütün gerildi.
* Marmara’nın dibi, yerli ve yabancı araştırma gemilerinin katkılarıyla uzmanlarca enine boyuna incelendi. Buradaki fayın ya da fayların 30 yıllık bir süre içinde kırılması olasılığının yüzde 62 olduğu hesaplandı. (Bilimsel araştırmalar ve bunların ortaya koyduğu bulgular, depremlerin Tanrı’nın gazabından değil, yerkabuğunun maruz kaldığı doğal oluşumlardan kaynaklandığını topluma ne kadar anlatılabildi acaba?)
* Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, depremzedeler için, adına “prefabrik” (1) dedikleri geçici deprem konutları yaptı. Bunların başlangıçta karşılanamayan altyapı gereksinmeleri zaman içinde epeyce karşılandı.
* Kalıcı konutlar gereken sayıda yapılamadığı ve gereken sürede bitirilemediği için geçici konutlar şimdilik kalıcı hale geldi. Hattâ YAPI’nın geçen sayısında “Büyüteç”te yer aldığı gibi, geçici konutlara yapılan kaçak eklentilerle o alanlarda gecekondulaşma bile başladı. Bu konutlar kalıcı hale gelirlerse o arsalar da elden gitti demektir.
* Kalıcı konutlar için Bakanlıkça uygulanan müteahhit seçimi yöntemi ve belirlenen yapım fiyatları uygun değildi. Bu nedenle müteahhitlerin birçoğu işin üstesinden gelemediler. Borçlanarak aldıkları malzemenin bedelini ödeyemediler, işi bitiremediler. Böylece çevreye verdikleri zararlar ve sıkıntı, yaptıklarından daha büyük oldu.
* Binalarda hasar tespitleri yapıldı. Çok hasarlı binaların çoğu yıkıldı; orta hasarlılar sözümona güçlendirildi, kozmetik onarımlarla yeniden kullanılmaya başlandı; az hasarlılar büyük çoğunlukla “bişey olmaz”a havale edildi. Bu tür yapılar yalnızca konutlardan ibaret değil kuşkusuz; aralarında büyük toplulukları barındıran okul, hastane, stadyum gibi, kamu denetiminde olan yapılar da var.
* Çürük zeminli alanlar boşaltılmadığı gibi, buralarda yapılaşma hâlâ sürüyor.
* Arsa sahipleri, depremlerdeki kayıplardan ders almış görünmüyorlar. Eylemlerine hâlâ bilim ve akıl yerine, dargörüşlü çıkar hırsı ve kolaycılık egemen. Yapılara en az bir kat daha eklemenin dayanılmaz tutkusu sürüp gidiyor.
* Deprem yörelerinde altyapının hâlâ perişan durumda olduğunu son günlerdeki yağmurlar açığa çıkardı. Gelen kışla birlikte daha büyük sıkıntılar yaşanacağı kesin.
* Yeni yapılacak yapılar için Bakanlıkça denetim düzeyinde önlemler getirilmeye çalışıldı. Yapı Denetimi için bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı (595 sayılı KHK), ancak Anayasa Mahkemesi engeline takılarak iptal edildi. Daha sonra, bunun yerine, 4708 sayılı “Yapı Denetimi Hakkında Kanun” çıkarıldı ve 29 Temmuz günü yürürlüğe girdi. Bu yasa doğal ki yalnızca, yasal yoldan yapılacak olan yapıları kapsamına almakta.. Ya kaçak yapılar.. Gecekondular? Bunların önlenmesi için ciddi olarak alınan hiçbir önlem yok. Deprem bölgelerinde olduğu gibi, deprem riski taşıyan yerlerde de kaçak inşaat ve gecekondu olgusu hâlâ sürüyor.
* Hazine’ye gelir sağlamak ve böylece ekonomiyi düzeltme yolunda biraz destek bulmak amacıyla, gecekondu arsaları ile, işgal altındaki öteki Hazine arazilerinin, üzerlerindeki yapıların sahiplerine (işgalcilere) satışı için bir yasa çıkarıldı. Bu yasa bir çeşit imar affı gibi çalışacağı için, bu arazilerde teknik destek ve denetimden uzak olarak yapılmış, ancak yasayla aklanmış yapıların her biri olası bir depremde ayrı bir tuzak oluşturacak.
* Anılan yasanın, orman alanı dışına çıkarılmış alanların kullanıcılara öncelik verilerek satılmasına ilişkin bölümü neyse ki Cumhurbaşkanı’nca onaylanmayarak Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi.
* Kamu düzeyinde, yerleşme planlaması eğilimleri hâlâ görülmüyor. Bakanlıklar arasında yerleşme planlaması fikrinin bile sahibi yok. Yanlış sosyo-ekonomik politikalar sürüp gidiyor.
* Her şey deprem sonrası senaryolarına yaslanıyor. Yangın söndürme, ceset torbası, mezar yeri… v.b. Sanki yapılması gereken, insanların ölmemesini sağlamak değil de, ölmelerini beklemekmiş gibi..
* Devlet İhale Yasası hâlâ çıkarılamadı. Müteahhitlerin örgütlenerek yasal bir çatı altında toplanmaları sağlanamadı. İhale düzeni berbat. Ankara DGM Savcılığı, Bayındırlık Bakanlığı ihalelerinde usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle soruşturma başlattı.
* Yapı Denetimi Kararnamesi’ne paralel olarak çıkarılan 601 sayılı “Uzman Mühendislik ve Mimarlık Kararnamesi” ile getirilen sistem, genç mühendis ve mimarları bu mesleği seçtiklerine pişman edecek nitelikteydi. Neyse ki yeni çıkan Yapı Denetimi Yasası bu kararnameyi işlevsiz hale getirdi. Böylece, Yapı Denetimi sallantıda, mimarların, mühendislerin yetkileri hâlâ sınırsız, yetkinlikleri tanımsız.

* Çıkarılan yeni yasalarla Mimar ve Mühendis Odaları Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın anlaşılması güç çabalarıyla sistemden iyice uzaklaştırılmakta, hattâ dışlanıp neredeyse yok sayılmakta.

Ciddi, tutarlı girişimlerde bulunmak yerine, depremin 7’den büyük mü, küçük mü olacağını -üstümüze vazife olmadığı halde- korkuyla tartışıp duruyoruz.

Çağdaş toplumların en önemli özelliklerinden biri olan örgütlenmeyi bir türlü beceremiyoruz. Alışageldiğimiz kolaycılık, Türkiye’ye çok pahalıya mal oluyor. Konuları bilimin ışığında ele almadıkça pahalı bedelleri maddi ve manevi olarak daha çok kereler ödeyeceğimiz anlaşılıyor.

Deprem bölgesindeki gözlemlerini aktaran Hasan Pulur, “Adapazarı’na giden biri, deprem iki yıl önce değil, sanki iki gün önce olmuş sanır” diye yazıyor (Milliyet, 19.8.2001). Depremden iki yıl sonra işte halimiz..

(1) Doğrusu, “prefabrike” olmalı.

İnşaat Sektörü 2001
İnşaat sektörü zor durumda.. Türkiye’nin lokomotif ve sünger sektörü birkaç yıldan beri küçülüyor. “Türkiye ekonomisi de küçülüyor, Türkiye de küçülüyor” diyebilirsiniz. Ama inşaat sektörü genel ekonomiden de hızlı küçülüyor.

Sektör 1999’da yüzde 12.7 küçülmüştü; 2000’de bir önceki yıla göre yüzde 5.8 oranında bir büyüme yaşadı, ama bir önceki yılın küçülmesi dikkate alındığında 1998’e göre 2000’de yine yüzde 8’lik bir gerileme söz konusu. Yani sektör için 1999 yılı da, 2000 de 1998’in gerisinde.. Yine istatistiklere göre 2001’in ilk üç ayında da durum hiç parlak değil. Önceki yılın ilk üç ayına göre sektörde yüzde 7.4’lük bir küçülme var.
İlk üç ayda konutlar için alınan ruhsat ve izin belgeleri rakamları da küçülmenin süreceğini gösteriyor. Önceki yılın ilk üç ayına göre azalma her ikisinde de yüzde 9.1. Bu rakamlar, DİE’nin en taze verileri.

Denilebilir ki, “ülkenin ekonomisi ortada. Ülke ekonomisi kötü olursa, inşaat sektörü iyi olamaz..” Çok doğru, ama 2000 yılında GSMH’da yüzde 6.1’lik bir büyüme, 2001’in ilk üç ayında ise yüzde 4.2’lik bir küçülme kaydedilmişti. Kısacası, ülkenin kötü ekonomisi bile inşaat sektöründen daha iyi durumda.

21 Şubat 2001 günü çöken bir önceki ekonomik istikrar programında inşaat sektörünün frenlenmesi öngörülmüştü. Bunun, enflasyonu düşürmenin araçlarından biri olduğu varsayılıyordu. Deprem ve yapı denetimi bahanesiyle 27 ilde inşaatların Hükümetçe üç ay süreyle durdurulması biraz da bu amaca yönelikti. Ama, hemen belirtelim ki enflasyona konan teşhis yanlıştı. Yürürlükteki enflasyon bir talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonu idi. Hiçbir malın darlığı çekilmiyordu, buna karşılık üretim az, faizler ve maliyetler yüksekti; pahalı üretilen pahalı satılıyordu. Bugün de durum farklı değil.. Kısacası, inşaatı frenlemek bugünkü Türkiye ortamında hiç de akılcı bir çözüm değil.

İnşaat sektörünün ekonomi içinde çok ilginç ve avantajlı bir konumu var aslında. Sektör dışa bağımlı değil; ithalat-döviz gerektirmiyor, iç kaynaklarla gelişmesini sürdürebiliyor. Öte yandan, ülke için üretim ve ihracat bakımından çok önemli bir yeri olan inşaat malzemesi sanayisini ayakta tutuyor ve yan sanayileri besliyor. Bu özellikleriyle, bir lokomotif sektör.. Öte yandan, üretimini düz işçiyle sürdürerek işsizliğe karşı çözüm oluyor. Bununla da, sünger sektör olma özelliğini ortaya koyuyor.

İnşaat sektörünün önemli bir başka işlevi daha var. Bugün, Türkiye’nin, deprem riski taşıyan bölgelerinde her zamankinden daha çok sayıda nitelikli konuta gereksinim duyulduğu açık. Türkiye, insanlarının güvenliği için bir an önce, elde bulunan olanakları akıllıca seferber ederek güvenli konutlar, güvenli yapılar inşa etmek zorunda. Ayrıca, okul, hastane, stadyum gibi, büyük toplulukları barındıran mevcut yapı stoğunu gözden geçirip güçlendirmek de işin bir diğer boyutu.

Yapım için gerekli kaynak var, ama ne yazık ki yastık altında.. Halkın kısır çekişmeler ve oy hesapları içindeki yöneticilere olan güvensizliği bu paraların ekonomiye girmesini önlüyor. Oysa, toplumun öncelikli tercihleri biliniyor: ötedenberi araştırma bulguları, Türk ailesinin en önemli iki hedefinin, çocuklarını okutmak ve konut edinmek olduğunu ortaya koyuyor. Konut yapımı inşaat sektörünün önemli bileşenlerinden biri. Hem de tümüyle iç kaynağa ve bireysel yatırıma dayalı…

Bu durumda, inşaat sektörünü durdurmak yerine, canlandırmak için çözümler üretmenin daha akılcı yol olduğu artık anlaşılmalı.