| Depremden İki Yıl Sonra… |
Kaynak :
01.09.2001 -
Yapı Dergisi - 238
|
Yazdır
|
|
17 Ağustos Kocaeli depreminin üzerinden tam iki yıl geçti. Bu süre içinde neler yaptığımıza bir göz atalım: |
* Çıkarılan yeni yasalarla Mimar ve Mühendis Odaları Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın anlaşılması güç çabalarıyla sistemden iyice uzaklaştırılmakta, hattâ dışlanıp neredeyse yok sayılmakta.
Ciddi, tutarlı girişimlerde bulunmak yerine, depremin 7’den büyük mü, küçük mü olacağını -üstümüze vazife olmadığı halde- korkuyla tartışıp duruyoruz. Çağdaş toplumların en önemli özelliklerinden biri olan örgütlenmeyi bir türlü beceremiyoruz. Alışageldiğimiz kolaycılık, Türkiye’ye çok pahalıya mal oluyor. Konuları bilimin ışığında ele almadıkça pahalı bedelleri maddi ve manevi olarak daha çok kereler ödeyeceğimiz anlaşılıyor. Deprem bölgesindeki gözlemlerini aktaran Hasan Pulur, “Adapazarı’na giden biri, deprem iki yıl önce değil, sanki iki gün önce olmuş sanır” diye yazıyor (Milliyet, 19.8.2001). Depremden iki yıl sonra işte halimiz.. (1) Doğrusu, “prefabrike” olmalı. İnşaat Sektörü 2001 Sektör 1999’da yüzde 12.7 küçülmüştü; 2000’de bir önceki yıla göre yüzde 5.8 oranında bir büyüme yaşadı, ama bir önceki yılın küçülmesi dikkate alındığında 1998’e göre 2000’de yine yüzde 8’lik bir gerileme söz konusu. Yani sektör için 1999 yılı da, 2000 de 1998’in gerisinde.. Yine istatistiklere göre 2001’in ilk üç ayında da durum hiç parlak değil. Önceki yılın ilk üç ayına göre sektörde yüzde 7.4’lük bir küçülme var. Denilebilir ki, “ülkenin ekonomisi ortada. Ülke ekonomisi kötü olursa, inşaat sektörü iyi olamaz..” Çok doğru, ama 2000 yılında GSMH’da yüzde 6.1’lik bir büyüme, 2001’in ilk üç ayında ise yüzde 4.2’lik bir küçülme kaydedilmişti. Kısacası, ülkenin kötü ekonomisi bile inşaat sektöründen daha iyi durumda. 21 Şubat 2001 günü çöken bir önceki ekonomik istikrar programında inşaat sektörünün frenlenmesi öngörülmüştü. Bunun, enflasyonu düşürmenin araçlarından biri olduğu varsayılıyordu. Deprem ve yapı denetimi bahanesiyle 27 ilde inşaatların Hükümetçe üç ay süreyle durdurulması biraz da bu amaca yönelikti. Ama, hemen belirtelim ki enflasyona konan teşhis yanlıştı. Yürürlükteki enflasyon bir talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonu idi. Hiçbir malın darlığı çekilmiyordu, buna karşılık üretim az, faizler ve maliyetler yüksekti; pahalı üretilen pahalı satılıyordu. Bugün de durum farklı değil.. Kısacası, inşaatı frenlemek bugünkü Türkiye ortamında hiç de akılcı bir çözüm değil. İnşaat sektörünün ekonomi içinde çok ilginç ve avantajlı bir konumu var aslında. Sektör dışa bağımlı değil; ithalat-döviz gerektirmiyor, iç kaynaklarla gelişmesini sürdürebiliyor. Öte yandan, ülke için üretim ve ihracat bakımından çok önemli bir yeri olan inşaat malzemesi sanayisini ayakta tutuyor ve yan sanayileri besliyor. Bu özellikleriyle, bir lokomotif sektör.. Öte yandan, üretimini düz işçiyle sürdürerek işsizliğe karşı çözüm oluyor. Bununla da, sünger sektör olma özelliğini ortaya koyuyor. İnşaat sektörünün önemli bir başka işlevi daha var. Bugün, Türkiye’nin, deprem riski taşıyan bölgelerinde her zamankinden daha çok sayıda nitelikli konuta gereksinim duyulduğu açık. Türkiye, insanlarının güvenliği için bir an önce, elde bulunan olanakları akıllıca seferber ederek güvenli konutlar, güvenli yapılar inşa etmek zorunda. Ayrıca, okul, hastane, stadyum gibi, büyük toplulukları barındıran mevcut yapı stoğunu gözden geçirip güçlendirmek de işin bir diğer boyutu. Yapım için gerekli kaynak var, ama ne yazık ki yastık altında.. Halkın kısır çekişmeler ve oy hesapları içindeki yöneticilere olan güvensizliği bu paraların ekonomiye girmesini önlüyor. Oysa, toplumun öncelikli tercihleri biliniyor: ötedenberi araştırma bulguları, Türk ailesinin en önemli iki hedefinin, çocuklarını okutmak ve konut edinmek olduğunu ortaya koyuyor. Konut yapımı inşaat sektörünün önemli bileşenlerinden biri. Hem de tümüyle iç kaynağa ve bireysel yatırıma dayalı… Bu durumda, inşaat sektörünü durdurmak yerine, canlandırmak için çözümler üretmenin daha akılcı yol olduğu artık anlaşılmalı. |

