“Derenin İntikamı!” Kaynak : 20.10.2009 - Yapı Dergisi - 335 | Yazdır

                    

Prof. Dr. Ahmet Mumcu bir sohbette anlatmıştı: Başvekil İsmet İnönü Marmara’dan İstanbul’a bakarken bir gözlemini dile getiriyor: İstanbul’u süsleyen pek çok Osmanlı yapısı var ama görünürde, Cumhuriyet döneminde yapılmış hiçbir yapıt yok. O sırada yanında bulunan İstanbul Vali ve Belediye Başkanı  Muhittin Üstündağ’ı bu konuda öneri getirmekle görevlendiriyor. İnönü’nün İstanbul’a bir sonraki gelişinde Üstündağ önerisini sunuyor: “İstanbul’un kanalizasyon sistemini kuralım.”  Bu öneri belli ki, amacı bir simge yaratmak olan İnönü’yü tatmin etmemiş… Kim olursa olsun bütün politikacılar için “eser”, yerin üstündeyse eserdir.

Eylül ayı başında sel, başta İstanbul ve çevresi olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde büyük can ve mal kayıplarına neden oldu, İstanbul’un yanısıra Tekirdağ, Çanakkale, Balıkesir, Datça, İzmir ve Ankara’yı vurdu. Sanayinin merkezindeki İkitelli, Halkalı, Çatalca ve Silivri’de büyük hasar oluştu. Birçok yerde tesisleri su bastı. İnsanlar, hayvanlar suya kapıldı; evler hasar gördü, bazıları yıkıldı; otomobiller sürüklendi; İkitelli TIR parkında kamyonlar oyuncak araçlar gibi birbirinin üzerine yığıldı. Ve de ekonomi büyük darbe yedi.

Selin ardından Başbakan halkı suçladı: “Atalarımız derenin intikamı ağır olur demişler”… İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da Başbakan gibi halkı eleştiriyordu: “İnsanlar dere yataklarına inşaat yapmışlar. Bu felâkette halkın da sorumluluğu var… Sorumlusu doğal hayatı tahrip eden insanoğlu.”

Dere yataklarına yapılmış kaçak yapılar olduğu biliniyor. Bunlara belediyeler niçin göz yummuş acaba? Ayrıca yine dere yataklarında ve su havzalarındaki ruhsatlı yapılaşmalara o izinleri verenler kimler? Topbaş, “Kaçak yapılan binaları takip etmeye çalışıyoruz, ama hangisine yetişelim” diyerek (1) çaresizliğini dile getirirken Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu da “Sorun derelerin ıslahından çok, kaçak yapılarda” (1) diyordu. Çaresizlik mi, beceriksizlik mi? Acaba hangisi?

Yine Sayın Başbakan, ana muhalefet partisi ile meslek odalarını eleştiriyordu: “Ana muhalefet partisi 44 yıl iktidarda kaldı” derken 1950’ler öncesine uzanıyordu, kendisinin ve partisinin son 16 yılda İstanbul Belediyesi’nin yönetiminde olduğunu göz ardı ederek, 16 yılı yok sayarak… Yapılaşma yoluyla yağmanın bu son dönemde azgınlaştığını unutmuş görünerek…

Mimarlara, mühendislere, meslek odalarına çatıyordu Sayın Başbakan; onların açtıkları davalardan yakınıyordu: Mimarların, mühendislerin, meslek odalarının bunca yıldır eleştirdiklerinin gerçekleştiğini gözlerden kaçırmak istercesine… Başbakan gecekondu ve kaçak yapı yapanlara kızıyor; bunu yaparken de kendi partisinden pek çok kişi aleyhine gecekondu yaptıkları savıyla açılmış soruşturmaların milletvekili dokunulmazlığı zırhı sayesinde durduğunu unutmuş görünüyor.

Her ilkbahar İstanbul’un görünür yerlerini lalelerle donatan belediyenin, altyapı yatırımlarına eğilmediği ve kaynak ayırmadığı açığa çıktı. İşin, doğal afet boyutu ortada. Ancak yine de bir yönetim kusuru söz konusu olmalı ki, yetkililer geçmiş dönemlerin yöneticilerini ve halkı eleştirerek sorumluluktan kurtulmak telaşı içindeler.

Bugün neredeyse bir faciaya sahne olan İkitelli Basın Ekspres Yolunu Temmuz 1995’te, Başbakan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde de sel basmıştı. Yol ve çevresi, Ayamama deresinin sel tehlike bölgesinde bulunuyor. Yapılırken hemen yakınındaki dere yok sayıldığı için yol bu kez de nehir oluvermiş. 1995’teki su baskınında, orada bulunan Sabah-ATV binasında yaşananlar ve yitirilenler medyaya geniş bir şekilde yansımış, o yöredeki yapılaşmanın ruhsatlı fakat yanlış olduğu anlaşılmıştı.

O günden bu yana atılmış bir adım, alınmış herhangi bir önlem yok. 2010’da Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’da dünyanın sayılı havalimanlarından biri olan Yeşilköy’e giden, ayrıca, ülkenin en önemli iki otoyolunu bağlayan bu yolda güpegündüz 21 kişi sele kurban gitti. Üzülelim!.. Utanalım!..

Bütün bunlara karşılık, anımsanacağı gibi yıllar önce her aşırı yağmurda sel baskınına uğrayan Alibeyköy’den, Kâğıthane’den bu kez herhangi bir yakınma gelmedi. Demek ki önlem alınabiliyormuş.

Plansızlık, can ve mal kayıplarını körükler hale geldi. Hedef, toprağın tümünü yapılaşmaya ve pazarlamaya, kısaca yağmaya açmak olunca doğa, yeşil, ormanlar ve sular göz ardı ediliyor. Yanlış hedeflerin ülkeyi yanlış noktalara getirdiği görülmeli artık. “İstanbul son 80 yılın en büyük yağışını aldı” demek, durumu “takdir-i ilâhi” ile açıklamaya çalışmak inandırıcı olmuyor. Felâket göz göre göre geldi. Meteorolojiden uyarılar yapıldı: yağışlar ve oluşabilecek tehlikeler günlerce önceden açıklandı. Ne var ki hiçbir önlem alınmadı ve afetin felâkete dönüşmesi önlenemedi.

Ülkeyi yönetenler “planlama” fikrine inanmıyorlar. Bunu her uygulamada her davranışta görmek mümkün… Selde, depremde, konut yerleşmelerinde, hattâ 3. Boğaz Köprüsü girişiminde. Başbakan hâlâ helikopterle gezerek 3. köprünün yerini belirlemeye çalışıyor.

Planlamak, toplum, çevre ve ülke yararına geleceği tasarlamaktır. Planlamayı hiçe saydığımız için her afet, felâkete dönüşüyor. Plan önceden önlem alır, oysa biz felâketin ardından önlem yetiştirmeye çalışıyoruz. Bir afet risk haritamız, bir eylem planımız bile yok. Depremler sonrasında yaşadıklarımızı bir kez de sellerle yaşamış olduk. Yetkililer bütün bunları göz ardı edip başkalarını suçlayarak çaresizlik içinde mazeret üretmeye çalışıyorlar. Unutulmamalı ki hiçbir mazeret, başarının yerini tutmaz.
Sellerle birlikte ahlaki bir olgu da gündeme geldi. Bir yanda insanlar can derdinde iken, öte yanda birileri mal kapma yarışındaydı. Medya selden mal kapmaya çalışanları teşhir etti; yağmacıların bir bölümü güvenlik güçlerince gözaltına alındı. Yağmaladıkları, sele kapılmış mallardı: televizyon, ütü, vb.


Acaba, bu davranışın, büyük yağma kültürümüzün bir uzantısı olduğunu düşünemez miyiz? Yıllardan beri bu ülkenin her şeyi yağmalanıyor. 1997’de yayımlanan bir kitabımın adı, “Yağma Var”dı (2). 1965’ten beri yazdığım yazıların bir bölümünü derleyen kitapta yer alan ilk yazının adı da “Yağma Var!” Yazıdan bazı bölümleri aktarmanın tam zamanıdır diye düşünüyorum:

“1965’ten başlayarak yazdığım bu yazıların çoğundan, ağırlıklı olarak çıkarılabilecek ortak payda “Yağma Var!” feryadı gibi görünüyor. Ülkedeki yağma kuşkusuz…

…Doğayı, topraklarımızı, havayı, suyu, denizi, akarsuları, yeşili, ormanları, tarım alanlarını, tarihsel varlıklarımızı, mimarlık mirasımızı, çevreyi, neredeyse her şeyi kentleşmeye koşut olarak, son yıllarda giderek artan bir ivmeyle yağmaladık.

Güneşi, yağmuru, rüzgârı, kuş sesini yok ettik.

Bütün bunları ortak katkıyla hep birlikte yaptık… Sonuçta hep kendimize zarar vererek… Diyebiliriz ki, yaptıklarımızla, toplum olarak kendi kendimize karşıyız.

Hiçbir ülke, hiçbir toplum, tarihten gelen mimarlık değerlerini, onların oluşturduğu mimarî çevreyi, kentlerini bizim kadar savurganlıkla harcamamıştır. Yıllardan beri yıkıp yakıyoruz. Çoğu kez iyisini yıktık, kötüsünü yaptık. Güngörmüş köşkü, yalıyı yıktık, yerine apartmanın en yozunu diktik. Milliyetçi, mukaddesatçı geçinenler bile bu toprakların malı olduğu halde kendilerinin saymadıkları eskiçağ mimarlık ve sanat varlıklarının korunmasına karşı çıkarlarken, hiç değilse, atalarımızdan kalan varlıklara sahip çıkma bilincini olsun, gösteremediler. Yeşil alanları kemirip imara açtık, gökdelenler diktik; değil metrosu, yolu bile olmayan gökdelenle… Gecekondular, kaçak yapılar apartmanlara dönüştü… Plan-program kimin umurunda?

Sözde, herkes korumadan yana… Ama başkasının bahçesindeki ağacın, başkasına ait yapının korunmasını istiyor. Vergiyi başkasının vermesini istediği gibi… Kaçak yapıya karşı, ama komşusunun kaçak yapısına…

Herkes daha büyük inşaat yoğunluğu, daha çok metrekare, daha çok yükseklik peşinde… Ama bunun, daha kirli hava, daha az yeşil, daha çok taşlaşma, daha az güneş, kısacası, daha sağlıksız yaşam demek olduğunu hiç mi hiç düşünmüyor. Tek hedef; spekülasyon, köşedönme… Gökdelenleri dikenler, bu ülkenin en varlıklı insanları bile kendi dar çevrelerinden, kozalarından şehir mekânına çıktıkları anda, onlar da ülkenin sefaletinden nasiplerine düşeni alıyorlar. Görsel kirlilik, gürültü, kirli hava, sıkışık trafik, güvenlik sorunları, salgın hastalıklar onların da, her gelir düzeyinden insanla paylaştıkları kaderdir.

Bu davranış bozukluğu, ekonomik yaşamda da kendisini gösteriyor. Parası faizde olan, faizlerin artmasına; altını olan, altının değerinin yükselmesine; dövizi olan, döviz kurlarının başını alıp gitmesine seviniyor. Kısacası felâketimize seviniyoruz.

Niçin böyleyiz?..

Dar gelirli bir toplumun insanları olarak hızlı çoğaldık… Eğitilmedik, eğitemedik, cahil kaldık… Eğitim hızı, üremenin hızına yetişemedi. Bakmanın yanısıra görmeyi; ezberlemek, körü körüne inanmak yerine anlamayı, düşünmeyi öğrenemedik. Bilimsel eğitimin yerini dinsel eğitim aldı. Cahilliği yenemeyince de;

•Kaderciliği aşamadık,

•Kişisel çıkarlar toplumsal çıkarların önüne geçti.

•Haklara saygıyı, uzlaşmayı, paylaşmayı unuttuk, akıl edemez olduk,

•Üretmeden tüketmeye, çalışmadan kazanmaya, hak etmeden almaya alıştık.

Sonuçta, eğitimsizlik, yarı eğitilmişlik ya da cahillik her şeye; kırsal kültür kente egemen oldu. Yalnız kente mi? Ya politika, ya ülke yönetimi?

İşte size memleketimden manzaralar… Gelecek kuşaklara ait doğal ve tarihsel mirası yağmalıyoruz. Ne dersiniz? Kader mi utansın?”

Bunları 1997’de yazmışım… Ne yapalım toplum böyle olunca yöneticileri de böyle oluyor. Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in dediği gibi, “Halk hak ettiği doktoru, başına geçecek diktatörü ya da demokratik adamı buluyor” (3).

Dipnotlar:

1.Radikal gazetesi haberi, 10.9.2009.

2.Hasol, D.; Yağma Var, YEM Yayın, Kasım 1997, www.doganhasol.net.

3.Musa’nın Teypi, (Musa Ağacık’ın röportajı), “Politikacıların Beyni Sağlam”, Milliyet, 3.6.1995.