| Platform İZMİM |
Kaynak :
09.11.2006 -
Platform İzmim
|
Yazdır
|
|
Sayın HASOL, öncelikle web sitemizde Konuk” bölümümüzde yer almayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. PLATFORM İZMiM, kent ve mimarlık özelinde nasıl bir “İzmir” sorusunun cevabını arıyor. Bu bağlamda çalışmalarını İstanbul’da sürdüren, mimarlık camiasının önemli bir ismi olarak neler söylersiniz? DH: Bu benim için gerçekten zor bir soru. “Nasıl bir İzmir” dediğiniz zaman, bunun için hazır bir reçete olduğunu hiç sanmıyorum. Kimsenin de bu soruyu çok kolay yanıtlayabileceğini düşünemiyorum. Bu konu, İzmir’li mimarların konusu daha çok. O bakımdan ben çizmeyi aşmak istemem. Ayrıca, “nasıl bir İstanbul” sorusunu sorsaydınız, onun yanıtı da yine aynı şekilde zor olacaktı. Yıllardan beri meslek adamlarının verdikleri uğraşa rağmen İstanbul’un durumu ortada. Orada da bu sorunları henüz çözebilmiş değiliz. Ama ben biliyorum ki İzmir’deki mimar arkadaşlarımızın İzmir konusunda ciddi çabaları var. Belki bir avantajları da, yerel yönetimin konulara daha uyumlu yaklaşmasıdır. İzmir’in son yıllarda daha iyiye gittiğini görmekten de mutluluk duyuyorum. Bir ara Kordon’un ne duruma getirildiğini kolaylıkla hatırlayabiliriz. O sıkıntının aşılmış olması bile, İzmir için bir kazançtır diye düşünüyorum. Kordon’a yığdıkları toprak, taş, benim için son derece kötü bir sürpriz olmuştu. Kıyıda yemek yeme umuduyla bir akşam Kordon’a gittiğimizde, kocaman bir duvarla karşılaşmıştım. O tepkimi hiç unutamıyorum. Hatta lokantanın garsonlarını sorguladım, duvar yapılırken, bu taşlar oraya dökülürken siz neredeydiniz diye. Gerçekten korkunç, ürkütücü bir manzaraydı. Neyse ki o yanlıştan dönüldü ve belki İzmir’in ünlü Kordon’u kurtarılamadı ama kıyının çok kötü bir trafik anarşisi altında ezilmesi engellenmiş oldu. Öncelikle şunu söylemek lazım: İzmirliler’in kentlerine sahip çıkmaları gerekir. Bu her yerde böyle. İstanbul’a da, İstanbullular’ın sahip çıkması lazım. Ama ne var ki, Türkiye’de kentleşme çok hızlı bir şekilde oldu ama kentlileşme aynı derecede hızlı olmadı. Bugün dahi, sanıyorum ki İzmir’de pek çok kimse birbirine “nerelisin” diye soruyordur. Aslında kökeni ne olursa olsun, kendisini önce İzmirli sayması lazım. Kendisini İzmirli saymayan insanlarla İzmir’e çözüm bulunması söz konusu olamaz. Öncelikle “İzmirlilik” bilincinin aşılanması ve insanlarda “İzmirliyim” düşüncesinin yerleşmesi gerekiyor. Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek, tamamıyla bilgi üretmeye yönelik hizmet sunan Yapı Endüstri Merkezi’ni kurdunuz. Bu merkezi kurmaktaki amacınız, hedefiniz ne idi? Yapı Endüstri Merkezi’nin Türk mimarlığı içindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? DH: Yapı-Endüstri Merkezi’nin kurulduğu yıl 1968. Yapı-Endüstri Merkezi’nin yurt dışında benzerleri vardı. Bunların içinde o tarihte en önemlisi Rotterdam’daki Bouwcentrum’du. Ben o merkezi 1965 yılında gezmek olanağını buldum. Rotterdam, 2. Dünya Savaşı’ndan harap bir şekilde çıkmıştı, şehrin %80’i yıkılmış durumdaydı. Savaş sonrasında yenileme, daha doğrusu şehri yeniden kurma çalışmaları başlarken, ilk olarak bir yapı merkezi kurmakla işe başladılar ve bu amaçla özel bir bina inşa ettiler, Rotterdam tren istasyonuna yakın bir noktada… Yapımda kullanacakları malzemeleri teknolojileri, Bouwcentrum’da açılan sergilerle karşılamayı denediler. Orası, Rotterdam’ın yeniden nasıl kurulacağı konusunda bir bilgi merkezi oldu. Oradan aldığımız deneyimi biz Türkiye’ye aktarmaya çalıştık.1968’de kurduğu zaman, hâlâ emek üstün değer sayılıyordu, bilgi henüz devreye girmiş değildi. Bilgisayar bugünkü anladığımız işlevlerinden uzaktaydı. Devboyutlu makineler halindeydi; öyle herkesin kolayca kullanabileceği durumda değildi. Telefon almak için yıllar öncesinden sıraya girmek gerekirdi. Hatta teleks yoktu, faks yoktu.Tabii cep telefonu da… Bunlar çok sonraki buluşlar. Biz öyle bir dönemde bir bilgi merkezi kurmaya niyetlendik. Bunu, isterseniz bir öngörü, bir erken girişim olarak düşünebilirsiniz. O tarihte yapı malzemesi ve teknolojisi konusunda bilgi derleyen, bunları işleyen ve ihtiyaç sahiplerine ulaştıran bir merkez olmayı hedefliyorduk. Tabii bunun bazı araçları olacaktı. İşe, ilkin daimi sergiyle başladık. Yapı malzemesi örneklerini gösterip, üzerinde açıklamalar yapabiliyorduk. Bunu kurslar, konferanslar, seminerler izledi. 1973 yılında yani kuruluşumuzdan beş yıl sonra, düzenli olarak YAPI Katalogları’nı çıkarmaya başladık. Yine 1973 yılında YAPI Dergisi bizim etkinlik halkalarımıza eklendi. Onun ardından 1978 yılında ilk YAPI Fuarı’nı düzenledik. YAPI Fuarı yalnızca yapı alanında değil, bütün alanlarda Türkiye’de yapılmış olan ilk uzmanlık fuarıydı. Bütün bunlar Yapı-Endüstri Merkezi’nin gerçekleştirdiği ilkleri gösteriyor. Daha sonraki yıllarda bu etkinliklerimizi daha da geliştirme fırsatını bulduk. Tabii bütün bu etkinliklerin gelişebilmesi, yaptığımız işin doğruluğunu da ortaya koyuyordu. Biz 1968 yılında bu işi başlatırken, bir gereksinmeyi doğru olarak görebilmişiz, tahmin edebilimişiz. O tarihlerde bu projemizi açtığımız pek çok kuruluş, pek çok kişi, “bu yaptığınız deneme inşallah tutar” diyerek dudak büker oldu. Çok az sayıda da yüreklendirenler vardı; onu da söylemeliyim. Ama pek çok kimse ilkin kuşkuyla karşıladı. Bizi kimse geriye çekmeye çalışmadı ama bizim Harbiye’deki Daimi Sergimizin yeri dahi pek çok kişi tarafından eleştirilidi: “Yapı malzemesinin yeri Perşembe pazarıdır” diyorlardı. Çünkü o döneme kadar alışılmış olan buydu. Biliyorsunuz sonradan bu işler Harbiye’yi de geçti, Mecidiyeköy’e gitti. Belki ilk adımı o konuda da biz atmış olduk. Yine o tarihlerde bizim daimi sergimizden sonra Çanakkale Seramik, Taksim’de belediyenin yaptığı mağazalardan birkaçını kiralayarak, orada kendi ürünleri için bir galeri dahi açtı. Ama daha sonra bu etkinlikler, bildiğiniz gibi Mecidiyeköy’e doğru kaydı. Onlar tabii yapı malzemesinin ticaretini yapıyorlardı. Biz hiçbir dönemde yapı malzemesi ticareti yapmayı düşünmedik. Amacımız yapı malzemesi konusunda doğru bilgi vermekti. Bu malzemelerin ticaretine başlamış olsaydık, belki yan tutmak zorunda kalırdık; bundan sürekli olarak kaçındık. Başka bir noktaya daha değinmek istiyorum: Bizim ana sözleşmemizde yazılı olan bütün etkinlikler gerçekleştirildi ya da başka bir deyişle, bizim gerçekleştirdiğimiz bütün etkinlikler, 1967 yılında hazırladığımız, 1968 yılında tescil edilmiş olan ana sözleşmemizde vardır. Yapı-Endüstri Merkezi’nin serüveni bu … 2006 yılına geldik; bu, dolu dolu bir 38 yıldır. 40. yılımıza yaklaşıyoruz. Yaptığımız çalışmalar önemlidir: YAPI Fuarları, YAPI Dergisi, YAPI Kataloğu, YEM Yayın, Yapı Bilgi Merkezi, YEMAR, yapi.com.tr, Sanal Mimarlık Müzesi… Bunların hepsi çok önemlidir. Benim sık kullandığım bir tanımlama vardır: “Yapı-Endüstri Merkezi bir buzdağıdır” derim. Görünen bölümü sadece uç kısmıdır. Altında koskoca bir gövde vardır. Bu sözümü doğrulayacak olan bir veri de şu : Bugün Yapı-Endüstri Merkezi’nde çalışanların sayısı 90’dır. Kadromuzun büyük bölümü yüksek öğrenim görmüştür, kendi konularında uzmanlaşmıştır ve bu kadro bütün bu hizmetlerin arkasındadır. Ama dışarıdan bakıldığında Merkez’de bir kadro bulunduğunu ilk kez duyanlar hayretle karşılıyorlar. Son dönemde gerçekleştirdiğiniz, Anadolu Hastanesi ve kentimizde yer alan Efes Oteli Yenilenmesi projelerinde yabancı mimarlık grupları ile çalıştınız. Bu deneyimle değerlendirirseniz, Türkiye’de yabancı mimarların ve mimarlık bürolarının mimarlık hizmeti vermesi konusundaki düşünceleriniz nelerdir? DH: Biz istesek de istemesek de dünya küreselleşiyor. Birincisinden başlayalım: Anadolu Hastanesi … Türkiye’de malsahipleri genel olarak, bir süreden beri hep yabancı bir mimar arayışındalar. Anadolu Hastanesi konusunda da, bazı yabancı mimarlardan teklifler istenmiş. Onlardan biri olan Rees Grubu bizi buldu. Teklif aşamasından başlayarak malsahibi ile olan bütün temasları birlikte yürüttük. |
Malsahipleri bu birlikteliğin, işi iyi bir şekilde gerçekleştireceğini düşünmüş olmalılar ki, işi bize verdiler. Rees Grubu hastane planlaması konusunda Amerika’da uzmanlaşmış, çok deneyim sahibi bir kuruluştu. Kendileri ile uyumlu bir birlikteliğimiz oldu; iyi bir çalışma yürüttük. Tabii bu arada hastane planlaması konusunda bütün yenilikleri öğrenme fırsatı bulduk. Bu bizim şansımız oldu. İkinci konumuza gelince… Büyük Efes için bizden teklif istenecekti. Bu defa da, malsahibi adına hareket eden proje yönetimi grubu, kendinize çok deneyimli bir yabancı ortak bulun dedi. Bunu yalnızca Büyük Efes Oteli için değil, Emekli Sandığı’nın sahip olduğu bütün oteller için istediler. Yani bu şekilde bizim yerli mimarlık grupları kendilerine yabancı ortaklar buldular, o yabancı ortaklarla birlikte başvurdular. Önce ön yeterlilik işlemi yapıldı; bazı gruplara ön yeterlilik verildi. Biz de bunların arasındaydık ve yanılmıyorsam, biz, o tarihte iki otel için ücret teklifi vermiştik. Bizim teklifimizi Büyük Efes için uygun buldular. Büyük Efes Oteli Yenileme Projesi işini kazanmamız beni çok sevindirdi. Birincisi, işi aldığımız için… İkincisi ise, Büyük Efes Oteli projesi söz konusu olduğu için… Gerçekten de Büyük Efes Oteli’yle benim duygusal bağlarım vardır. Daha otel yeni açıldığı zaman, Mimarlar Odası’nın bir kongresini Büyük Efes Oteli’nde düzenlemiştik. O tarihte ben, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Sekreteri idim. Büyük Efes Oteli’nin konferans salonunu bize tahsis etmişlerdi, İzmir dışından gelen delegeler de Büyük Efes Oteli’nde kaldılar. Yine yanlış anımsamıyorsam, oda fiyatı 52,5 Lira’ydi. Aslında çok ucuz; hem otel yeni açılmıştı, tanıtıma gereksinmesi vardı, hem de mimarları ağırlamak herhalde onlar için hoş bir durumdu. Böylece, biz o tarihte kongremizi yepyeni, Büyük Efes Oteli’nde yaptık. Bu keyif vericiydi. Ayrıca, İzmir çok hoş bir şehir; be ne zaman İzmir’e gelsem, kendimi tatilde gibi sayıyorum. Büyük Efes Oteli güzel bir yapı. İzmir için çok anlam ifade ettiğini, İzmirliler için önemli olduğunu biliyorum. Dolayısıyla Büyük Efes Oteli’ni yeniden tasarlamak bizim için son derece keyif verici oldu. Bildiğiniz gibi sonradan, Emekli Sandığı’nın bu otelleri satması, hükümetçe ilke olarak benimsendi ve satış işi epeyce bir zaman aldı. Büyük Efes Oteli’nin bu kadar uzun bir süre İzmirliler’in yaşamından uzak kalmış olması üzüntü vericidir. Neyse ki şimdi çalışmalar hızla sürüyor.Her iki çalışmada da bilgisayarlı iletişim olanaklarından çok yararlandık. Birinci projeyi; Anadolu Hastanesi’ni size anlattım. Orada, işin pilotu konumunda olan Rees Grubu’ydu. İkinci konuya gelince, Büyük Efes Oteli’nde pilot Has Mimarlık’tı. Bunu niçin söylüyorum: Yabancılarla; başladığınızda ilkin, ikinci planda oluyorsunuz, sonra birinci plana geçmeye başlıyorsunuz. O iki deneyimden sonra, bugün biz, Anadolu Sağlık Merkezi’nin öteki yapılarını Has Mimarlık olarak yapıyoruz. Aynı alanda, hastanenin hemen yanıbaşında, hasta yakınları için bir konaklama tesisi, bir çeşit otel, bir de spa tesisleri yapıyoruz. Aşamaları anlatmak bakımından şunu not etmek istiyorum: yabancılarla başladık, artık kendimiz devam ediyoruz. Türkiye dışında yapmakta olduğumuz başka projeler de var. Örneğin Moskova ‘da gerçekleştirmekte olduğumuz bir proje var, Tacikistan Duşanbe’de bir projemiz var, Batum ‘da bir başkası … Lüksemburglu yatırımcılar ve Alman müteahhitlerle birlikte Dubai’de yapmaya hazırlandığımız bir proje var. Kısacası, ekibinizle belli bir deneyim düzeyine geldiğinizde, belli bir bilgi birikimine sahip olduğunuz zaman, artık dışarıya açılmaya başlıyorsunuz. Has Mimarlık’ın daha geçen hafta Moskova bürosu kuruldu. Orada üç mimar arkadaşımız göreve başlıyor. Stuttgart’ta bir arkadaşımız var; o, İstanbul’la sürekli ilişki halinde ev-ofis ortamında çalışıyor. İstanbul’daki büromuzda da çalışan mimar sayısı yirmiyi buldu. Bunları, gelişmedeki süreci size aktarmak için anlatıyorum, yani yabancılarla ortaklık kurmanın kötü anlama gelmediğini belirtmek istiyorum. Siz bugünkü iletişim olanaklarıyla işi iyi güdebilirseniz, avantajlı çıkmanız mümkün. Bugün projelerimizdeki hizmet ağırlığı, yurtdışına kaymış durumda. Bizim gibi başka bürolar olduğunu da biliyorum. Yurtdışına hizmet veren bürolar var. Bu durum Türkiye’deki mimarlık pratiğine ne kadar yansıyor, onu ayrıca konuşmakta yarar var. “Mimarlık” pratik yaşamda yansımasını buluyor mu, kentte, toplumda, çevrede, kültürel düzeyde? DH: Avrupa Birliği’ne adaylık adımları atılırken bizim Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı bazı anlaşmalar var, hizmetlerin serbest dolaşımı konusunda. O anlaşma, bizim kapılarımızı Avrupalı mimarlara sonuna kadar açıyor. Oysa Avrupa ülkeleri, bırakın Türkiye’yi, kendi ülkelerinin kapılarını, Avrupalı mimarlara dahi tam olarak açmıyorlar. Örneğin GATS anlaşmasına, bu hizmetleri düzenleyen anlaşmaya, AB üyesi birçok ülke çekinceler koymuş. Ne var ki Dışişleri Bakanlığımız, hiçbir çekince koymadan anlaşmayı kabul etmiş. Örneğin, buna göre bir Alman mimar Türkiye’ye gelip rahatlıkla çalışabiliyor ama biraz önce anlattığım etkinliklerimizi biz Almanya’da sürdürmeye kalkarsak önce vize almamız gerekiyor. Bırakın orada büro açmamızı, onların bizi tanımalarını, Almanya’ya turist olarak girmek istesek bile vize almak zorundayız. Bütün bunlar bizim mimarlığımızın karşısındaki engeller; bunları aşmaya çalışıyoruz. Yine meslek açısından Avrupa Birliği’nin zorunlu kıldığı iki yasa var. İnsana en yakın meslekler olarak seçtikleri üç meslek dalı vardır: Birincisi mimarlık, ikincisi tıp, -hiyerarşik olarak söylemiyorum- ve üçüncüsü hukuk. Hukuk konusunu başka türlü çözmeye gittiler ama tıp ve mimarlık konularında, Avrupa’yla paralelliği sağlayabilecek olan yasaların bir an önce çıkarılması gerekiyor. Mimarlık yasası üzerinde çalışmalar var; mimarlığın bir düzene girmesi gerekiyor. Şu anda ülkemizdeki mimarlık pratiğinin doğru yolda olduğunu söylemek mümkün değildir. Bugün dört yıllık öğrenimi bitiren, bir mimarlık okulu mezunu, bütün yetkilerle donatılmış olarak meslek hayatına atılıyor. Dünyanın hemen hiçbir uygar ülkesinde böyle bir durum söz konusu değildir. Dört yıllık okul ancak, edinilmesi gereken bazı bilgileri verir ama kimseye mimarlık mühendislik yapma yetkisi, becerisi veremez. Dolayısıyla bunun birtakım başka eğitim kademeleriyle pekiştirilmesi gerekiyor. Bizde de eğitim-öğretim sürecinde, değişiklikler olacaktır. Tabii okul sonrasnda meslek içi eğitim sürecinde de ciddi değişiklikler olması söz konusudur. Şu anda Mimarlar Odası ve bazı üniversiteler bu konularda çalışıyorlar. Yeni düzenlemen sağlıklı bir şekilde devreye girmesi gerekiyor. Mimarların kente, topluma karşı tavrı ve tarzı nasıl olmalı sizce? Mesleğimizden, sivil toplum örgütü kimliğindeki meslek örgütlerimizden beklentiniz nedir? DH: Mimarlar Odası toplumun hizmetindeki bir kuruluştur. Kuruluşundan bu yana, kendi üyelerinin hak ve çıkarlarını gözardı etmemiş, ancak toplum çıkarını her zaman daha önde tutmuştur. Toplumun sorunlarını çözmeden, kendi sorunlarımızı çözemeyiz. Odaların yılların ötesinden bu yana, doğru yönde uygulamaları olmuştur. Noksanları olabilir ama temelde her zaman, önce toplumun haklarını savunmuştur. Oda’nın yanısıra bazı derneklerin kurulması doğaldır; onlar da kendi olanakları ölçüsünde mimarlık yaşamında Oda’nın yetişemediği alanlarda yer almaya çalışıyorlar. Mimarlık Vakfı da bu yönde anılması gereken önemli bir kuruluştur. Sayın HASOL, vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. DH: Bu olanağı verdiğiniz için ben teşekkür ederim. İzmir’li meslektaşlarımı sevgi ve saygıyla selamlıyorum. |

