| EDEBİYATÇI MİMARLAR ANTOLOJİSİ |
Kaynak :
01.10.2008 -
Edebiyatçı Mimarlar Antolojisi Kitabı
|
Yazdır
|
|
Galatasaray Lisesi’nin ardından, 1961’de İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni bitirdi. 1961’de “Mimarlık ve Sanat” dergisini çıkaran gruba katıldı. İTÜ’deki asistanlığının yanı sıra Mimarlar Odası’nın dergisi “Mimarlık”ın yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Mimarlar Odası yönetim kurullarında çeşitli görevler üstlendi. 1968’de bir grup arkadaşıyla birlikte yapı alanında bir bilgi merkezi olan Yapı-Endüstri Merkezi’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği (UICB)’nin iki kez başkanlığına, daha sonra da onur üyeliğine seçildi. Kimi mimari proje yarışmalarında ödül ve mansiyonlar kazandı, kimilerinde de jüri üyeliği yaptı. Eşi Hayzuran Hasol’la birlikte, Mimarlar Odası’nın “1990 Ulusal Mimarlık Ödülü”nü yapı dalında kazandı. Serbest mimarlık çalışmalarını eşi ve kızıyla birlikte kurdukları “HAS Mimarlık” grubu içinde sürdürmektedir. Doğan Hasol, mimariyle ilgilenen herkesin başvuru kitabı olan “Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü”nün yazarıdır. Bu sözlüğün yanında İngilizce-Fransızca-Türkçe “Mimarlık ve Yapı Terimleri Sözlüğü”nü hazırlamış, İngilizce-Fransızca bir mimarlık sözlüğü de Fransa’da yayınlanmıştır. Hasol’un, çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarının bir bölümünü derlediği “Yağma Var!”, “Her Şeyin Mimarı Var”, “Mimari İzlenimler”, “Galatasaray’da Düşler-Gerçekler” ve “Anılar Kuşlar Gibidir” (2007) adlı kitapları bulunmaktadır. Ayrıca 1973’ten bu yana Yapı-Endüstri Merkezi adına “Yapı Dergisi”ni çıkarmaktadır. Kendisine İstanbul Teknik ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nce “Onursal Doktor” unvanı, Mimarlar Odası’nca “Mesleğe Katkı Başarı Ödülü”, Beykent Üniversitesi’nce de mimarlık dalında “Onur Ödülü” verilmiştir. NAYLON İstanbul’un sayılı kışlarından birini anımsıyorum. Birkaç günden beri sürekli yağan kar, evimizin yokuşunu doldurmuş. Savaş yıllarının sıkıntıları sürüyor. Karne karşılığında alınmış kok kömürüyle yanan sobalarımızın sıcağına sığınmışız. Akşamları bir görevlinin gelip ucu fitilli uzun sopasıyla tek tek yaktığı sokaklardaki havagazı fenerlerinin kör ışıkları altında, mahallenin delikanlıları kızak olarak kullandıkları el merdivenleriyle yokuşun tepesinden kendilerini topluca koyveriyorlar, sekiz tek dümencili gibi. Kâh yuvarlanıyorlar, kâh yokuşun dibine varabiliyorlar; sonra sırtlarında merdiven, tırmanış yeniden başlıyor. Herkese yetecek kadar kızak olmadığı için el merdivenleri kızak olarak kullanılıyor. Biz, sımsıcak odamızın penceresinden çocuk gözlerimizle, keyifle seyrediyoruz bu cümbüşü. Bazı akşamlar da bozacının ya da tahin-pekmezcinin sesi yankılanıyor. Mahalle bekçisinin tiz düdüğü zaman zaman uykumuzu bölse de bize güven veriyor. Üsküdar’daki bu arnavutkaldırımı yokuşun nedense çeşitli adları var: İnadiye Yokuşu, Menzilhane Yokuşu, Gündoğumu Caddesi gibi… Osmanlı’da ordunun sefere çıkarken ilk geçtiği yollardan biri. Altta artık kullanılmayan, mezar taşları eğrilmiş bakımsız küçük bir mezarlık… Kenarında akşamları dikilen dilek mumlarının ışıklandırdığı salaş bir türbe: İskender Baba Türbesi. Karşısında erkekler ve kadınlar için ayrı bölümleriyle Ağa Hamamı; öteki yanda ezanı Türkçe okunan Ağa Camisi… |
Evler büyük çoğunlukla ahşap, iki ya da bizimki gibi üç katlı. Çoğunun arkasında bahçesi var. Bizim bahçemiz epeyce büyük… Çok farklı türden erik ağaçları ile dut ve kayısı ağaçları meyvelerini cömertçe sunuyor. Bu evlerde yaşam, yazın kolay ve zevkli, kışın sobayla ısıtma zorunluluğu nedeniyle epey çileli. Gördüğü günden uzaklaşmış, giderek yoksullaşmış bir mahalle… İskender Baba Türbesi’nin, karşısında büyük bir ahşap konak var. Oda oda kiraya verilmiş. Bitişiğindeki iki katlı evin sahipleri, saraylı iki hanım… Onlar da artık bir hayli yaşlanmış. Bir süre sonra, tifoya yakalandıkları için kapılarına sarı karantina kâğıdı yapıştırılacak ve bu dünyadan ayrılacaklar. Biraz ötede, Pırnal Sokağı’nda Ethem Pehlivan’ın evi vardı. İri yarı Ethem Pehlivan, adından da anlaşılacağı üzere eski bir pehlivandı, tramvaycı üniformasının göğsünde sürekli olarak bir İstiklâl Madalyası taşırdı. Kuvayımilliye’ye katılmış, ayağından sakatlanmış. O nedenle bastonluydu ve sekerek yürürdü. Hayli ilerlemiş yaşına karşın, Bağlarbaşı tramvay deposundaki görevini hâlâ sürdürmekteydi. Ama asıl ünü, pehlivanlıktan kalma deneyimiyle(!), mahallenin çıkıkçısı olmasından gelirdi. Gün gelecek, benim de çıkan sol dirseğimi ustalıkla yerine oturtacaktı. İskender Baba Türbesi’nin karşısındaki sevimli küçük camiden herkesin anladığı duru bir Türkçeyle ezan sesi yükselir: “Tanrı uludur… Tanrı uludur… Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” O zamanlar hoparlör daha çığırtkanlık işlevini üstlenmemiş. Bazen de mahallenin çocuklarından birinin tiz sesi müezzinin sesinin yerini alır: “Tanrı uludur…” Mahallede hemen herkes, bütün aileler birbirini tanır: Kaymakam Beyler (o zaman yarbay da böyle anılırdı), nüfus memurları, tapucular, komiserler, Trabzonlu teyzeler vb… Komşuluk canlıdır. Aileler sık sık evlerde toplanırlar, aralarında iyi bir dayanışma vardır. Mahallenin renkli simaları da eksik değildir. Örneğin, sucu veya o zamanki deyişle “saka” Cemile Hanım… Cemile Hanım, eski bir memur olan bakkal-muhtar Muhsin Bey’den ve Ethem Pehlivan’dan sonra mahallenin en çok tanınan kişisi. Gün boyu evlere su taşır. Evlerin bir bölümünde terkos(1) suyu vardır, fakat çoğu kez kesilir, akmaz. Cemile Hanım, suyu nereden bulursa bulur, eşeğinin sırtına vurduğu dört tenekeyle imdada yetişir. Bir gün Cemile Hanım’ın eşeği yavruladı. Sıpanın adını mahalleli koydu: Naylon… O sıralarda plastik yeni bulunmuştu ve Türkiye’ye ulaşan her plastiğin adı “naylon”du. Hattâ şarkısı bile çıkmıştı, “Evlenmeyin bekârlar, naylon kızlar çıkacak” diye… Böylece yeni sıpanın adı da Naylon oldu. 1. İstanbul’un Anadolu yakasının suyu yalnızca Elmalı’dan karşılandığı halde, şehir suyunun adı yine de “Terkos”tu.
|

