| Emin Onat’a Saygı |
Kaynak :
01.07.2001 -
Yapı Dergisi - 236
|
Yazdır
|
|
1961 yılının Temmuz ayı… Fakülteyi yeni bitirmişiz; umut doluyuz. Arkadaşlarla birlikte Büyükada’ya, bir yaz gününün tadını çıkarmaya gidiyoruz. Henüz bir işe başlamak için yeterli zaman olmamış; hâlâ öğrencilik havasında, tatilde gibiyiz. Hocamız Emin Onat’ın ölüm haberini o sabah ada vapurunda bir gazete haberinden öğrendik. Onat, bir gün önce, 17 Temmuz günü geçirdiği bir kalp krizi sonucunda ölmüştü; daha 53 yaşındaydı, daha yapabilecekleri vardı kuşkusuz. Hepimizi bir hüzün kapladı. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucusu, ilk dekanı, Mimarlar Odası’nın 1 numaralı üyesi, Anıtkabir’in mimarı, Fakültedeki adıyla “Emin Hoca” artık yoktu. Temmuz 1961-Temmuz 2001.. Emin Hoca’nın aramızdan ayrılışı üzerinden tam 40 yıl geçmiş.. Emin Onat 1908’de İstanbul’da doğmuş, 1927’de Yüksek Mühendis Mektebi’ne girmiş ve mimarlık öğretimi için “İnşaat Şubesi” adıyla açılan yeni bölümün kurrayla belirlenmiş ilk beş öğrencisinden biri olmuştu. Bu öğrencilerden üçünün, mimar öğretim üyesi olarak yetiştirilmek üzere üçüncü sınıftan sonra yurt dışına gönderilmeleri söz konusuydu. Emin Onat bu kapsamda seçilerek 1930’da Zürih Politekniği ETH’ya burslu olarak gönderilmiş ve ünlü mimar-hoca Salvisberg’in öğrencisi olmuştur. O tarihlerde Avrupa mimarlık ve tasarım çevrelerinde Bauhaus düşünceleri egemendi. Doğal olarak Onat, öğrenimi sırasında o düşüncelerden etkilenecekti. 1934’te ETH’yi birincilikle bitirerek İstanbul’a, Yüksek Mühendis Mektebi’ne dönen Onat, 1935’te doçent, 1938’de profesör, 1943’te Ordinaryüs Profesör olur. Bu arada 1942 yılında, Mimar Orhan Arda ile birlikte katıldığı Anıtkabir proje yarışmasında birincilik ödülünü kazanırlar. Yine o tarihlerde (1941) Nafia Vekâleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı’na) bağlı Yüksek Mühendis Mektebi, Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı’na) geçer ve okulun adı Yüksek Mühendis Okulu olarak değişirken okulun “bina-mimarlık” ile uğraşan ve İnşaat Şubesi adını taşıyan kolu, Emin Onat’ın büyük direnişlere karşı verdiği savaşımla Mimarlık Şubesi’ne dönüşür. Emin Onat “mimarlık”ın gönüllüsüdür. 1942-43 öğretim yılında, yine Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Yıldız Teknik Okulu’nda Mimarlık Bölümü’nün kurulmasına önayak olur ve bölümün başkanlığını üstlenir. Dört yıllık lisans öğretimi veren bu bölümün öğretim kadrosunda Orhan Safa, Orhan Arda, Said Kuran, Emin Necip Uzman gibi adlar bulunmaktadır. Yüksek Mühendis Okulu’nun 1944’te İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşmesi sırasında Onat’ın yine büyük katkıları görülür ve bu kez, Mimarlık Fakültesi’nin ilk dekanı olur. İki dönem sürdürdüğü dekanlığı sırasında (1944-48) dönemin yerli yabancı seçkin öğretim üyelerini bir araya getirerek yeni bir öğretim kadrosu kurar. 1946’da Britanya Mimarları Kraliyet Enstitüsü RIBA kendisine onursal üyelik payesi verir. 1951’de İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü olur. Onat güçlü kişiliği ve yönetici-hoca niteliğiyle, dönemin önemli iki mimarlık okulunu, dekoratör-mimar (“beaux-arts”) geleneğine sahip Güzel Sanatlar Akademisi ile, yapımcı mimar geleneğindeki İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni birbirlerine yakınlaştırmaya, aralarında bağlantı kurmaya çalışmıştır. 1954’te Mimarlar Odası kurulunca da Oda’nın 1 numaralı üyesi doğallıkla Emin Onat olacaktır.
1956 yılında, Hannover TH’sının 125. kuruluş yıldönümünde seçilen 6 yabancı bilim ve sanat adamı arasında Emin Onat’a da mimarlık adına sunduğu üstün hizmetlerden dolayı Fahrî Doktorluk payesi verilir. Onat hocalığın yanısıra serbest mimarlık çalışmalarını da sürdürmüştür. Önce bireysel çalışmalar, daha sonra Anıtkabir ve Sedad H. Eldem ile ortaklaşa projeler ve yine bireysel çalışmalar.. 1956 sonbaharında Üniversiteye öğrenci olarak girdiğimizde Emin Hoca milletvekiliydi, ama Fakültede adı efsane gibi sürekli olarak anılıyordu. Resmen olmasa da hâlâ, I. Bina Bilgisi Kürsüsünün şefi sayılıyor ve Taşkışla’nın ana girişinin hemen üstüne rastlayan balkonlu oda Hoca’nın yeniden döneceği günü bekler şekilde olduğu gibi korunuyordu. Mimarlık çevrelerinde büyük bir saygınlığı vardı. 1957 milletvekili seçimlerinde Onat, yeniden milletvekili adayı olmamış ve Üniversiteye dönmüştü. Dönüşünde törenler yapılmadı (zaten ayrılmamış sayılıyordu) ama bir heyecan dalgası yayıldı okula (1). 1957 seçimleri, Emin Onat’ın 1954’te katılarak milletvekili seçildiği Demokrat Parti için tükenişin işaretiydi adeta.. Ciddi bir ekonomik bunalımın eşiğindeydi Türkiye.. 1950’den beri iktidardaki Demokrat Parti’nin “her mahallede bir milyoner yaratma” vaatleri ve Türkiye’yi bir “küçük Amerika” yapma sevdası ülkeyi ekonomik bunalıma sürüklemişti. Ayrıca, iktidar partisinin çarpık demokrasi anlayışı bir siyasal zorbalığa dönüşmek üzereydi. Emin Hoca’nın yuvaya dönüşü kadar, Demokrat Parti’den ve siyasal kargaşa ortamından ayrılmasına da sevinmiştik. Dönüşünde kendisini yakından tanıdık: Hoca öğrencilerle ilişkilerinde çok sevecen, coşkulu ve yüreklendiriciydi, ödüllendirmede çok cömertti. Ülkedeki ekonomik ve siyasal bunalım 27 Mayıs 1960 askerî ihtilâlini getirdi. Her ihtilâl birilerini, çoğu kez de öncelikle kendi evlatlarını yer. 27 Mayıs’ta da öyle oldu. Devrimin (2) temelinde iki grup vardı: ordu ve gençlik (üniversiteliler). Devrimin sloganı bile “ordugençlik elele” idi. 27 Mayıs da bir yandan, ordudaki subay sayısını azaltmaya yönelik bir tasfiye hareketine girişirken, bir yandan da üniversitelere el attı. O tarihlerde sayıları zaten çok az olan üniversitelerden 147 öğretim üyesi hiçbir gerekçe açıklanmadan Milli Birlik Komitesi’nce bir anda görevden uzaklaştırıldılar. Uzaklaştırılan pek çok değerli öğretim üyesinin arasında ne yazık ki Ord. Prof. Emin Onat da vardı. Herhalde, bir dönem önce Demokrat Parti’den milletvekili olması ve İstanbul’daki imar hareketleri sırasında, çok etkili olmasa da Adnan Menderes’in yanında görülmesi kendisi için kötü puan sayılmıştı. Dört büyük üniversitenin rektörlerinin 147’ler kararını protesto etmek üzere istifa etmeleri de kararın değiştirilmesini sağlayamadı (3). Olay, üniversitelerce genelde hoş karşılanmasa da, ayrılmak zorunda kalanlar için ister istemez gurur kırıcıydı. Bence, 147’ler olayı Emin Hoca için, dönülmez sonun başlangıcı olmuştu. Öğretim yaşamını artık, çaresiz, İTÜ yerine, Hannover TH’sının çağrısına uyarak yurt dışında sürdürecekti. Yazık ki ömrü yetmedi. Emin Onat’ın mesleki yaşamının “eğitimci-yönetici” ve “tasarımcı” olarak iki önemli boyutu vardır… İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kuruluşu eğitim alanındaki en büyük başarısıdır. Hoca, mimarlık mesleğinin ve eğitiminin aşığı, öncüsü, savunucusuydu.. Fakülteden on yıl sonra kurulacak Mimarlar Odası için de yine en önde o vardı. Eski Yüksek Mühendis Mektebi İnşaat Şubesi mezunlarının çoğu, Odaların kuruluşu sırasında Mimarlar Odası üyeliği yerine, İnşaat Mühendisleri Odası üyeliğini seçerlerken, mesleğin kimliğini korumak, kurumlaşmasını sağlamak ve yüceltmek üzere buna karşı çıkanların başında yine o vardı. Eğitim çalışmalarının yanısıra, serbest mimarlık çalışmalarını da neredeyse aralıksız olarak sürdürmüştür. Tasarım anlayışında üç dönem söz konusudur. 1940 öncesi, Bauhaus etkisindeki dönem; 1940-50 arasındaki Milli Mimari (2. Ulusal Mimarlık) doğrultusundaki ikinci dönem ve 1950 sonrasındaki üçüncü dönemle modern mimarlığa yeniden dönüş. Bu durum, Cumhuriyet Türkiye’sinin izlediği yoldan farklı değildir. Onat 1934’te, İsviçre’den döndükten sonra, orada gördüğü öğrenime paralel, uluslararası üslup doğrultusunda akılcı-işlevci mimarlık örnekleri vermişti. Bu örnekler, katıldığı proje yarışmalarına sunduğu projelerde olduğu gibi, yapılarında, örneğin, 1940-41’de Göztepe’de inşa edilen Hazik Ziyal villasında da görülebilir. Bu, birinci dönemdir. 1940-50 arasında bütün Türkiye’de olduğu gibi Onat’ta da bir yön değişikliği görülür. Dünyadaki olumlu gelişmelere ayak uyduran ve yaklaşık on yıl süren (1930-40), çağa ayak uydurmuş bir akımdan sonra gelişen, yerel ve ulusal mimarlık öğelerinin bulunup kullanılmasına dayalı bir üslup araştırması niteliğindeki yeni akımla geriye dönüş başlamıştır. Sedad H. Eldem, Emin Onat, Paul Bonatz, C. Holzmeister bu akımın önde gelen adları olmuşlardır. Yapım gereksinmesinin özellikle Ankara’da hızla artması, buna karşılık yerli mimar sayısının yeterli olmaması nedeniyle 1927’den itibaren bir yabancı mimar egemenliği dönemi başlamıştı. Konuk mimarların sayısı ileriki yıllarda, başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki milliyetçi siyasal gelişmeler ve Nazi rejiminin baskısı nedeniyle daha da artacaktır. |
Giderek bunaltan siyasal ortamdan kendilerini kurtarmak isteyen mimarlar sığınabilecekleri, daha özgürce çalışabilecekleri ülkeler arayışına girmişlerdi. Bunların bir bölümü ABD’ye, yeni dünyaya göç etmeyi yeğlemişler, bir bölümü de Atatürk Türkiye’sine gelmişlerdi. Bauhaus grubundan mimarların çoğu, örneğin, Walter Gropius, Mies van der Rohe, Marcel Breuer ABD’yi seçmişler ve modern mimarlık atılımının orada hız kazanmasına öncülük etmişlerdir. Buna karşılık, Türkiye’ye gelenler daha çok, gelenekçi Orta Avrupa-Viyana ekolüne bağlı mimarlardı. C. Holzmeister ve P. Bonatz başta olmak üzere, gelen mimarlar hem çok sayıda bina tasarladılar, hem de eğitim çevresinde görev aldılar. Emin Onat, bu iki mimarın Yüksek Mühendis Okulu Mimarlık Şubesi’nde hoca olarak görev almalarını sağladı. Konuk mimarların tasarım anlayışları yapılarının yanısıra verdikleri eğitimle Türkiye mimarlık ortamındaki etkisini daha da yaygınlaştırdı.
Milli Mimari biraz da bu yabancı mimar egemenliğine tepki olarak doğmuştu. Bir yandan, Vedat ve Kemalettin Beylerin başlatmış oldukları, sonradan “1. Ulusal Mimarlık” olarak anılacak Neoklasik Türk Üslubu’nun henüz sönmemiş etkileri, bir yandan da Avrupa’yı kasıp kavurmaya başlayan totaliter rejim baskıları altında oralarda gelişen anıtsal mimarlık örnekleri Türk Mimarlarını etkilemekte gecikmeyecekti. Arayışlar, yine yabancı hocaların etkisi ve Sedad H. Eldem’in Güzel Sanatlar Akademisi içinde sürdürdüğü Milli Mimari Semineriyle de desteklenince on yıllık bir macera başlamış oldu. Avrupa’da esen aşırı milliyetçilik rüzgârları genç Cumhuriyeti, mimarisinin yanısıra siyasal alanda da etkilemekten geri kalmamış, 1938’de cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü resmen “Milli Şef” ilân edilirken, Mustafa Kemal Atatürk de “Ebedi Şef” ya da Almanca “Führer” ve İtalyanca “Duce”den (4) esinlenilerek olsa gerek, “Ulu Önder” olmuştur. Bu dönemin hiç kuşkusuz en önemli yapısı Anıtkabir’dir. Emin Onat ve Orhan Arda’nın birlikte katılarak kazandıkları bir uluslararası yarışma sonunda gerçekleştirilen Anıtkabir, döneme damgasını vuran yapılardan biri olmuştur. Emin Hoca’nın kuşkusuz en önemli yapısı olan Anıtkabir, genç, dinamik cumhuriyetin kurucusunun devrimci karakteriyle bağdaşmayacak, tarihe çok fazla referans veren, ağır bir yapı olmuştur (5). Yapımı da yine, devrimlerini büyük bir hızla gerçekleştiren yüce kurtarıcının hızlı temposuyla hiç bağdaşmayacak bir yavaşlıkla 1953 yılına kadar sürmüştür ve bu nedenle Atatürk, ölümünden ancak 15 yıl sonra toprağa verilebilmiştir. Doğal ki, gecikmedeki bu ağır kusurun sorumluluğu Emin Onat ya da Orhan Arda’da değil, günün Türkiye’yi yöneten siyasilerinde aranmalıdır. Zaten proje yarışmasının bile Ata’nın ölümünden yaklaşık iki buçuk yıl sonra açılmış ve ancak üç buçuk yıl sonra sonuçlandırılmış olması bile bu görüşü doğrular niteliktedir. Yine 1940’lar, Türk mimarlığının en önemli iki adı Emin Onat ve Sedad H. Eldem’in ortak olarak birlikte projeler gerçekleştirdikleri bir dönemdir. Onat, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin başındadır, S.H. Eldem ise Güzel Sanatlar Akademisi’nde Mimari Şube’nin şefi. Kısaca söyleyecek olursak, iki önemli öğretim kurumunun başındaki iki mimar biraraya gelmişlerdi. Kemali Söylemezoğlu, bu birlikteliği şöyle özetliyor: “Sedad Bey’le çalışması ne dereceye kadar tam bir teşriki mesai olmuştur, onu bilmiyorum. Fakat bana kalırsa, tam mesut bir teşviki mesai sayılmaz.. O, bir tesadüftür; belki de mecburi bir teşviki mesaidir. Belki de devletin verdiği bir teşviki mesaidir” (6). Sonuçlar kendi açılarından olduğu gibi, Türk mimarlığı bakımından da mutluluk verici değildir. İstanbul Üniversitesi’nin Fen ve Edebiyat Fakültesi kompleksi (1944) bu birlikteliğin Milli Mimari anlayışındaki bir ürünüdür (7).
İkinci Ulusal Mimarlık’taki çözülme 1948’de İstanbul Adalet Sarayı için açılan üçüncü yarışmada yine S.H. Eldem ile E. Onat’ın ortaklaşa düzenledikleri rasyonel nitelikteki projenin birinci seçilmesiyle başlamış, akım, 1952’de sonuçlanan, Nevzat Erol’un birincilik ödülünü kazandığı İstanbul Belediye Sarayı yarışmasıyla kesin olarak son bulmuştur. Böylece Emin Onat ve Sedad H. Eldem’in de katkılarıyla güçlenen Milli Mimari akımı, hem Türkiye, hem de iki ünlü mimar için İstanbul Adalet Sarayı yarışmasıyla birlikte kapanmıştır. Sedad H. Eldem, yıllar sonra, “Adalet Sarayı muhakkak ki Milli Mimari’ye karşı reaksiyonun ilk tezahürü olması bakımından önemlidir..” “Mimarimizde bir dönüm noktası(dır).” “Hele bunun konkurda ortaya çıkan bir reaksiyon olması daha da önemli..” diyecektir (6). 1950 sonrası Emin Onat’ın serbest mimarlık yaşamında tasarım anlayışı bakımından üçüncü dönemdir ve anlayış olarak birinci dönemden hiç de farklı değildir. Onat-Eldem ikilisi, Türkiye’de mimarlığın daha sağlıklı bir şekilde, daha çağdaş anlayışta gelişmesinde yol gösterici olamazlar mıydı? Olmadılar, olamazlardı. Milli Mimari akımının tohumlarının bir bölümü zaten Sedad H. Eldem tarafından Milli Mimari Semineri ile atılmıştı. Emin Onat’ın ise eğitimde ve mimarlık mesleğinin geçerlilik kazanmasında gösterdiği dava adamı kararlılığını tasarım konularında göstermediği anlaşılıyor. Onat’ın eğitimci ve yönetici olarak mimarlık mesleğine katkıları, serbest mimarlık uygulamalarıyla ortaya koyduklarından daha ileride görünüyor. En önemli binası Anıtkabir bile bugünkü büyük saygınlığını mimarisinden çok, Atatürk’ün büyüklüğünden alıyor. Nezih Eldem’in de dediği gibi, “Emin Onat’ın bunların hepsinin üzerinde bulunan eseri İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin bizzat kendisidir” (8) ve gerçekten de Türkiye’de mimarlık eğitiminin kökleşmesi bakımından çok önemli bir gelişmedir. Emin Onat için bizler ne yaptık?.. Hoca’nın kabri, Mimarlar Odası’nın açtığı bir yarışma sonucunda birinci olan Doğan Tekeli’nin projesine göre düzenlendi. Ölümünden sonra adı, Kadıköy – Moda’da evinin bulunduğu sokağa verildi. Taşkışla’da bir stüdyo onun adını taşıyor. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde ve Teknik Okul döneminde hocalık ve yöneticilik yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesi’nde adına, öğrenciler arası proje yarışmaları düzenlendi, ödüller verildi. Taut ve Onat için, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin 225. kuruluş yıldönümü münasebetiyle anlamlı bir sergi ve çok değerli bir kitap hazırlandı (9). Mimarlık ve Sanat Dergisinin, Onat’ın ölümünden hemen sonra düzenlediği toplantıya dayalı olarak yayımlandığı özel sayıyı da bu listeye eklemek gerekir. Bülent Özer’in girişimiyle Mimarlık ve Sanat Dergisini çıkaranlar olarak, 22 ve 27 Eylül 1961 günleri İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Emin Onat’ı anmak ve yakınlarının izlenim ve anılarını derlemek üzere iki toplantı düzenlemiş ve o toplantılarda dile getirilenleri derginin 4-5 ci sayısında yayımlamıştık. Derginin Emin Onat’a ayrılan bu özel sayısı Mimarlar Odası’nca bütün üyelerine gönderilmişti. O zamanki baskı sayısının 2000-2500 dolaylarında olduğunu sanıyorum. Üye sayısı çok azdı; örneğin ben çiçeği burnunda bir mimar olarak Oda’nın 1636 ncı üyesiydim. Yapılanlar yeterli mi? Değil.. Onat’ın projelerinden hiçbiri ortada yok. Anıtkabir’in projelerinin bile Bayındırlık Bakanlığı arşivi dahil hiçbir yerde bulunamamasına şaşmamak, kurumlarımızın bellek eksikliği karşısında karamsarlığa düşmemek mümkün mü? 17 Temmuz 2001 sabahı kabrinin başında toplanacağız ancak, değerlerimizin arkasından ağlamanın ötesinde yapabileceğimiz anlamlı ve kapsamlı bir şeyler olmalı. 1. Bu konudaki izlenimler için bkz. Atatürk, Bruno Taut ve Emin Onat, Her fieyin Mimarı Var, D. Hasol, YEM Yayın, 1998, S. 198. |




