Expo 85 ve Japonya’dan İzlenimler Kaynak : 01.05.1985 - Yapı Dergisi - 63 | Yazdır

Eylül başında Tokyo’da yapılan “UICB” Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği toplantılarına katıldım.
Toplantı yeri olarak Tokyo’nun seçilmesi için daha önce dikkate alınan, Birlik bünyesiyle ilgili bazı nedenler vardı ama en önemli neden Tokyo yakınındaki ünlü Tsukuba bilim kentinde açılan Expo 85 Dünya Sergisiydi. Toplantı, Mart ayından beri açık olan serginin son haftasına rastlatılmıştı. Programa göre hem toplantı yapacaktık, hem de sergiyi gezecektik. Program aynen uygulandı; toplantılar yapıldı, sergi gezildi, hatta araya Japonvari başka yoğun inceleme gezileri de sığdırıldı.
Burada Japonya izlenimlerimi uzunboylu anlatacak değilim; ancak Tsukuba’ya ve Tokyo’nun mesleğimizle ilgili bazı çarpıcı özelliklerine değinmek istiyorum.
Tsukuba, Tokyo’dan otobüsle yaklaşık bir buçuk saatte ulaşılabilen bir bilim kenti. Burada pek çok bilim ve öğretim kurumu var. Kendi belirttiklerine göre altı öğrenciye bir öğretim üyesi düşüyor. Konusu “Konut ve Çevresi-Evdeki insan için Bilim ve Teknoloji” olan Expo’yu Japonlar, en ileri bilim ve tekniğin simgesi haline gelmiş olan Tsukuba’da düzenlemeyi yeğlemişler.
Expo 85’te ağırlık daha çok Japon kuruluşlarının pavyonlarındaydı: Toshiba, Mitsubishi, Matsushita Fujitsu gibi hepimizin tanıdığı, uluslararası boyutlara ulaşmış daha pek çok kuruluş.. Bunların yanısıra pek çok yabancı ülke, bu arada Türkiye de Expo 85′ te yerlerini almışlar.
Expo 85’te Türkiye, “Asya ile Avrupa, Geçmişle Gelecek arasındaki köprü” olarak sunuluyor. Türk Pavyonu, dışıyla ve özellikle de içerideki ışık kubbesiyle oldukça iyi düzenlenmiş. Pavyonda Türkiye, toprağında yeşermiş sanat ürünlerinden özgün parçalar (sanırım geçen yıl Anadolu uygarlıkları sergisinde yer alan parçaların küçük bir bölümü) ile turistik bazı dialar saz eserleri eşliğinde sergileniyordu.
Pavyonun iyi düzenlenmiş olmasına karşılık, sıcaktan ve sergiyi dolaşmaktan yorgun düşmüş insanlar rahat kanapelere yayılmış uyuyorlardı. Biz, uyuyan on iki kişi saydık.
Pavyonun hemen karşısında, Türk yemeklerini tanıtmak üzere açılmış olan Divan lokantası ise kullandığı yerin küçüklüğü nedeniyle bu işlevi karşılayacak nitelikte görünmedi bize.
Genel çerçevesiyle Expo’ya gelince.. Expo’da da hemen tüm Japonya’da görülen karşıtlıklar göze çarpıyor. Bir yanda en üstün teknoloji, bilgisayarlar, robotlar, öte yanda dondurmacılar, oyuncak ve tişört satıcılarıyla, dönmedolabıyla bir bayram yeri, bir panayır havası: Mimari olarak, daha önceki Expo’larda, örneğin bir Brüksel’de, bir Montreal’de yaşanan, heyecan verici yepyeni mimari yapıtlara pek rastlanmıyor. Expo 85, hatasıyla sevabıyla günümüzün ileri dünyasını yansıtıyor 20. yüzyılın sonlarında teknoloji, artık sanatı da, mimariyi de ezip geçiyor. Konusu “konut ve çevresi”, yani hedefi “insan” olan bir sergide bile mimari ile sanatın çok geri planlara itilmiş olması günümüz dünyası için hayli düşündürücü..
Ziyaretçilerin gösterdikleri ilgi çok büyük.

Her pavyonun film gösterilen büyük salonları var.Yarım saatte bir dolup boşalan bu salonların bazılarına girebilmek için son haftada dahi büyük kuyruklar oluşuyor ve bazan iki saate yakın kuyrukta beklemek gerekiyordu.
Biz Japon Yapı Merkezi sayesinde “VIP” sayılarak bu kuyruklara girmekten ve zaman kaybetmekten kurtulan şanslı gruplardan olduk ve böylece de daha kısa zamanda daha çok şey görmek olanağını bulduk.
Yine bu salonlardan birinde, Gas Pavilion’da Türk folklorundan, Türk mutfağından seçilmiş görüntüleri (Fransız, Çin ve Finlilerinkiyle birlikte) beyaz perdede renk ve içerik zenginliğiyle izlemek şaşırtıcı ve gurur vericiydi.
Özellikle elektronik alanındaki gelişmeler Japonlarca yaygın bir biçimde sergilenirken, topraksız yetiştirilen bitkiler, resim çizen robotlar, lazer uygulamaları, holografi, gördüklerimiz arasında en ilgi çekici olanlarıydı.
Tokyo’ya dönmek gidişten daha çok zamanımızı aldı. Akşamın yoğun trafiği 12 milyon nüfuslu Tokyo’nun yollarını işlemez hale getiriyor. O yollar ki, akarsuların bile üzerine çeşitli doğrultular da üç dört katlı olarak kurulmuş.. Yoğunluk ve aşırı nüfus ister istemez çevrenin bozulmasına, hatta tahribine yol açıyor. Savaşta yıkılan Tokyo, savaştan sonra bir Japon kenti gibi değil de bir Amerikan kenti gibi kurulmuş. Eski kitaplardan anımsadığımız Japonya’yı kısmen de olsa bulmak için eski başkentlere Kyoto ile Nara’ya kadar uzanmak gerekiyor. Tokyo’yu “Toshiba Building” in 39. katından seyrettik: büyük yoğunluklar, yüksek yapılar, çok katlı yollar, tren yolları, Tokyo Osaka arasını (- 500 km) 3 saatte alan tek raylı “hikari”.
Bir deprem bölgesi olan ve ilk öğrenciliğimizde tahta evler, kağıt pencereler öykülerini dinlediğimiz Tokyo, günümüzde yüksek yapılarıyla başka bir kontrastı sergiliyor. Tokyo’da 60 kata kadar yüksek bina yapılmasına izin veriliyor. Japonların yapı-deprem ilişkisini en iyi bilen uluslardan biri olduğu kuşkusuz, ama insan yine de depremi, 18 milyon nüfuslu MexicoCity’nin uğradığı felaketi düşündükçe ürpermekten kendini alamıyor*
Japonya’da her baktığınız yerde çok çalışmanın izlerini görüyorsunuz. Japon kalkınma mucizesinin kökenini Japon insanında aramak gerektiğini sanıyorum. Tokyo’da çalışan insanlar genellikle çevredeki başka illerde yaşıyorlar ve günübirliğine Tokyo’ya gelip gidiyorlar. Akşam saat on sularında bile büro binalarının ışıkları yanıyor. Japonlar çalışıyorlar.
Buraya kadar, gördüklerimi özetlemeye çalıştım. Toplantılarda duyduklarıma gelince, bunları, bu toplantılara sunulan bildirileri Yapı’nın önümüzdeki sayısında sizlere aktarmaya çalışacağız. Mucize yaratan Japonya’nın, bir milyarlık Çin’in konut deneyimlerine ilişkin bilgileri Yapı’nın 64. sayısında en yetkili ağızlardan bulabileceksiniz.

* Bu yazı Ekim başında Tokyo’da görülen 6.7 şiddetindeki depremden önce kaleme alınmıştır. Depremin hasarsız atlatılması Japonlann bu konudaki ustalığını bir kez daha kanıtlıyor.