Finlandiya Mimarisine Bir Bakış Kaynak : 01.06.1980 - Yapı Dergisi - 36 | Yazdır


Luther Katedrali – Engels’in projesine göre başlanmış ve 1852’de bitirilmiştir. Mimar E. B. Lohrman yapım sırasında çevredeki küçük kubbeleri eklemiştir. Geri planda, Ampir üslubundaki Üniversite Kitaplığı görülmektedir.

Şubat ayı başında Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği’nin yönetim kurulu toplantısına katılmak için Helsinki’ye gittim. Grigoriy Petrev’un tanıtımıyla bütün dünyada “Beyaz Zambaklar Diyarı” olarak bilinen Finlandiya bir mimar için daha çok, ünlü mimar Alvar Aalto’nun ülkesi olarak ilgi çekicidir.
Helsinki bizi, donmuş denizleri, bembeyaz görünümü ve sıfırın altında 21 derecelik soğuğuyla karşıladı. Bu soğuk, geceleri -35° ye kadar düşüyordu. Dolayısıyla, özellikle biz güneyliler için -Finlilere göre biz böyle sayılıyoruz, zira Finlandiya, İzlanda’dan sonra Dünyanın en kuzeyindeki, ülkesidir- bu ortam, gezip görmek bakımından çok güç koşullar yaratıyor.
Yine de, Finlandiya Yapı Merkezi’nin Müdürü Tapani Eskola’nın yol göstericiliğinde, Aalto’nun Helsinki’de ki yapılarını ve bunların yanı sıra öteki ünlü yapıları görmek ve böylece bir bölümünü buraya aktarmak olanağını buldum.
Aalto’ya duyulan ilgi Finlileri mutlu kılıyor; fakat Finlandiya’da Aalto’dan başka mimarlarında bulunduğunu her fırsatta yinelemekten geri kalmıyorlar.
1155 – 1809 yılları arasında İsveç Krallığı’nın bir parçası olan Finlandiya, 1809-1917 arasında Rus Çarlığı’nın muhtar bir dukalığı olarak kalmıştır. 1917 Rus Devriminden bu yana da bağımsız bir Cumhuriyettir. İki resmi dili vardır: Fince ve İsveççe.
Fin dili Fin – Ogur ailesindendir; Macarca ve Estonca ile yakın, Türkçe ile uzak akrabadır.
Kendi kabullerine göre bir “ormanlar ve göller” ülkesi olan Finlandiya’nın 1979 nüfusu 4.757.000’dir. Başkent Helsinki yaklaşık 500.000 nüfusludur. Öteki büyük kentlerde ise dağılım şöyle: Tampere 165.400, Turku 165.000, Espoo 125.800.
Geniş topraklar, az nüfus, Finlileri geleneklerin, ve refahın egemen olduğu bireyselci bir yaşam biçimine yöneltmiştir. Nüfus patlamasının, aşırı kentleşmenin bulunmadığı, ekonomisi ve toplumsal düzeni güçlü bir ülkede pek çok şeyin yanında mimarlıktan da söz edilebilir.


Helsinki Üniversitesi.
Bu yapı, başkentin Ampir üslubuna göre düzenlenmiş olan merkezinde yer alan yapılardan biridir. Sağda, II. Aleksandr heykeli görülmektedir.


Kallio Kilisesi. Lars Sonck, Helsinki 1908-1912. Fin Ulusal Romantik akımına uygun olarak tasarlanıp, gri granit kullanılarak gerçekleştirilmiş bir kilisedir. Tampere Katedralinin (1902-07) da mimarı olan L. Sonck, Romantik akımın önemli uygulayıcılarından biri olarak kabul edilir.

Çok eski bir yerel mimarlık geleneğine sahip olan Finlandiya, modern çağların iki büyük akımından yararlanacak ve bunları kendi geleneğine uyarlayarak yorumlayacaktır: 19. yüzyıl’ın klasisizmi ve yüzyılımızın “modern hareketi”.
18. yüzyıl savaşları, Rus istilası ve aristokratların İsveç’e göç etmeleri Fin mimarisinin gelişmesini yavaşlatmıştır.
19. yüzyıl’ın ilk yarısı boyunca ise yeniklasik biçimler Fin mimarlığını etkilemiştir. Bu dönemin öndegelen mimarları Charles Bassi adlı bir İtalyan ile Alman asıllı Cari Ludwig Engel’dir. Cari Ludwig Engel (1778 – 1840) 1820’lerde başlayan Finlandiya Ampir döneminin en ünlü simasıdır.
Bu dönemdeki evler ve malikaneler Avrupa’dakilerden çok daha sade, mütevazi boyutlu ve sınırlı süslemeleriyle çok daha sevimlidir.
St. Petersburg’dan gelen yeniklasikçilik etkileri ile, Helsinki’nin Finlandiya’nın yeni başkenti haline getirilmesi bu döneme rastlar. Yeniklasik kentçilik özellikle eski başkent Turku ile Helsinki ‘de (eski Helsingfors) kendisini gösterirse de Helsinki daha ilginçtir.
Aynı zamanda bir politikacı olan, kent plancısı Johan Albrecht Ehrenström (1762-1847), danışmanı ve arkadaşı olan mimar Engel ile birlikte Helsinki’nin çehresini etkilemiştir.
Albrecht Ehrenström kenti planlarken, Engel de anıtsal kent merkezini gerçekleştirmiştir. Böylece, Ampir üslubunda bir, merkez yaratılmıştır. Ampir üslubu buradaki ahşap mimariye de uygulanmıştır.
Helsinki’nin bu bölümü, Senato binası, Üniversite Kitaplığı ve Başkilisesi (katedral) ile korunmuş ve günümüze ulaşmıştır. Bu binaları kuşatan ahşap evler ise yazık ki yok olmuşlardır.
19. yüzyıl’ın ikinci yarısında, bu iki ustanın yokluğunun duyulduğu dönemde ise, Avrupa’nın pek çok ülkesindeki gibi, eski tarihsel üsluplardan derlenen ve doyurucu bir bireşime (senteze) ulaşmayan çabalar görülür.
19. yüzyıl’ın son dörtte birinde ise Cari Theodor Höijer’in himayesi altında Helsinki bir metropol karakteri kazanmaya yönelir. Çoğunlukla İtalyan biçimlerini dirilten büyük ticari bloklarla yeni bir yönetsel ve ticari merkez doğar.
Daha sonraki dönemde, geleneksel Fin sadeliğinden yararlanan Fin mimarları modern harekete yönelirler.

Ulusal Romantik Üslup
Dermeciliğe karşı hareket 1890’larda somut olarak ortaya çıkmaya başlar. İlk gelişmelerin tedrici olmasına karşılık, 1900 yılındaki asıl darbe çok gürültülü ve şiddetli olmuştur. Bunu izleyen dönemde gerçekten, klasik biçimler uzun bir süre için yeniden görülmemişlerdir.
Bu dönemde mimari, Ulusal Romantisizm ve Avrupa “Art Nouveau” akımlarının yoluna girmiştir. Kareli tarzı ahşap mimarisi ve Ortaçağ taş kilisesi ideal olarak benimsenmekteydi. Lars Sonck’un (1870-1956) Tampere Katedrali (1902- 1906), Helsinki İpotek Bankası (1908), Borsa Binası (1911) ile Gesellius Lindgren ve Eliel Saarinen’in çalışmaları (örneğin, Kirkkonummi’deki Hvittrask Sanat Merkezi) dönemin önemli örnekleridir.
Eksensel mimariden vazgeçilirken serbest plan ve serbest kitle düzeni geçerlilik kazanıyordu.
Cephe mimarisi ayrık bloklara ve kollara dayalı düzenlemelere götürürken modern mimarinin ana sorunlarından biri olan mekanda süreklilik sorunu böylece çözülmüş oluyordu.
Bu sorunlar Finlandiya’da öylesine özgün bir yolda çözümlenmiştir ki, en iyi örnekler son yıllara değin tazeliklerini koruyabilmişlerdir.
Art Nouveau çoğu kez sanatsal bir etki için süsleme ayrıntılarına bağlı olduğu halde Ulusal Fin Romantik Üslubu daha çok, kullanıldığı malzemenin etkilerine dayanmıştır. Ahşap ve granit güçlü ve anlatımcı etkiler yaratmışlardır.
Sonuçta, zafer, gerçek anlamıyla “Art Nouveau”nun değil de, Ulusal Romantik Üslup adını alan ve ilkel Fin mimarlık geleneğinden esinlenen, Finlandiya’ya özgü bir yorumunun olmuştur.
Finlandiya’da romantik mimarlık akımının, “Ulusal Romantisizm”in öncüsü sayılan E. Saarinen (1873 -1950), ana düşüncesi, yatay bir kütleyi ortasından yararak yükselen, bir düşey harekete dayanan, kendisine özgü anıtsal üslubunu geliştirmiştir. Eliel Saarinen’in Finlandiya’daki en önemli yapısı Helsinki Garı’dır; fakat bu, Helsinki için 1918’de hazırladığı kent planından daha az dikkat çekicidir.
Van de Velde’nin öğrencilerinden olan Sigurd Frosterus ile Gustaf Strengell rasyonalist direnişin öncüleri olarak modern mimarlığa ilişkin düşüncelerini 1904’te yayınlamışlardır. Rasyonalistler, romantikleri bu dönemde tam olarak yenmeyi başaramamışlarsa da önemli bir darbe indirmeyi başarmışlardır.
Tepki, örneğin Eliel Saarinen’in Helsinki Garı (1904, yapımı 1910-11), Sonck’un Kallio Kilisesi (Helsinki, 1908-12), Armas Lindgren’in Suomi Sigorta Kumpanyası (Helsinki, 1909) gibi, anıtsal etkiler ve simetri arayan davranışlarına karşı çıkarak serbest kütle gruplaşmalarını savunuyordu.


Helsinki Garı. Eliel Saarinen, 1906-14.
Fin Ulusal Romantik Akımına uygun bir monümantalizm örneği olan yapı, 1904’te açılan bir yarışma sonucunda gerçekleştirilmiştir.
Eliel Saarinen 1900 Paris Sergisi’ndeki Fin Pavyonunu çizmiş, dört yıl sonra Helsinki Garı proje yarışmasını kazanmıştır. Daha sonra Finlandiya Parlamento Binası yarışmasını da kazanmışsa da bu yapılar inşa edilmemiştir. A.B.D.’ne yaptığı bir seyahatten sonra oraya yerleşmiş ve ölümüne kadar, uygulayıcı ve eğitici olarak çalıştığı A.B.D.’de Cranbrook Sanat Akademisi ile birçok okul, kilise ve müze inşa etmiştir.
Bir kitabı “Form Araması” adı altında Türkçeye çevrilerek İTÜ Mimarlık Fakültesi’nce yayımlanan Eliel Saarinen’in oğlu Eero Saarinen de çeşitli yapıları ve mobilya tasarımları (şampanya kadehi veya lale koltuk) ile Dünya çapında üne kavuşmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir sanatın ve yeni bir mimarinin doğuşuna inanç giderek zayıflar. Klasik motifler mimariye yeniden dönerler. 1920’ler boyunca, özellikle İskandinav etkisi gelişir ve klasisizm, cephe düzenlemelerinde moda haline gelir.
1920’lerin klasikleştirici geçit dönemi sırasında, anıtsallık çabası J. S. Siren’in
(1889 -1961) Helsinki’deki Parlamento binası (1927 – 31) ile doruk noktasına ulaşır. Bu yapı klasisizm döneminin en heybetli yapısıdır.


Parlamento Binası. J. S. Siren, Helsinki, 1927-31.
Yapımı, Aalto’nun Paimlo Sanatoryumu, Viipuri Kütüphanesi ile hemen hemen aynı yıllara rastlayan Parlamento Binası’nın, çağdaş anlayışın ne kadar gerisinde bir dermecil (eklektisist) anlayışla ele alındığı görülmektedir. Bu yapı, Finlandiya’da, 1920’lerin klasisizm yolundaki geçit döneminde gerçekleştirilmiş en heybetli yapıdır.


Helsinki Stadyumu, Yrjö Lindegren ve Toivo Jantti.
Stadyumun projeleri 1933’te açılan bir yarışma sonucunda elde edilmiş ve stadın büyük bir bölümü, 1940 Olimpiyat Oyunlarına yetiştirilmek amacıyla 1934 – 40 yılları arasında bitirilmiştir. Ancak 2. Dünya Savaşı nedeniyle 1940 Olimpiyatları yapılamadığı için İnşaat, savaş sonrasında yapılan ikinci olimpiyat için tamamlanmıştır. Stadyuma, 1930’ların “beyaz mimarı” akımına uygun olarak başlanmışsa da sonradan yapılan bazı ahşap eklemeler bu ana düşünceyi zedelemiştir.
Bu dönemin pek çok stadyumlarında olduğu gibi, burada da stadyumun güneyinde yer alan yüksek bir kule vardır.
Yine stadyumun önünde, 1952 olimpiyatlarının başarılı Finli atleti Nurmi’nin sonradan dikilmiş bir heykeli bulunuyor.

Uluslararası Rasyonalizm
Ancak, 1920’lerin klasisizm ortamı içinde, fonksiyonalizm izleri görünmekte gecikmez. Fonksiyonalizmin öncü yapıları arasında Erik Bryggman’ın (1891-1955) Turku’daki uygulamaları, Hilding Ekelund’un Töölö Kilisesi (Helsinki, 1929), Aalto’nun Muurarne Kilisesi sayılabilir. Erik Bryggman ve Gunnar Taucher gibi mimarlar için bu gidiş bir sadeleştirme sürecidir.
Akdeniz ülkelerinin ebedi işlevsel mimarisi, ileri sürülen ana örnekti ve bu bakımdan klasisizm, yeni mimarinin işini kolaylaştırıyordu. Daha sonraları, 1920’lerin toplumsal düşünceleri, Martti Valikangas ve arkadaşlarının planladıkları Helsinki yakınındaki Kapyla bahçekentinde görüldüğü gibi. Ebenezer Howard’ın öğrettiklerine olduğu kadar Fin geleneklerine de dayanan yeni bir öğeyi ortaya çıkarıyordu.
Yeni mimari, fonksiyonalizm * 1920’lerin sonuna doğru Finlandiya’ya yerleşti.
Fonksiyonalizm, ilk çıkışını 1929’da Turkunun 700.cü kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen sergide yapmıştır. Fin Fonkslyonalizminin öncüleri sayılan A. Aalto ve E. Bryggman’ın projelendirdikleri Turku Sergisi bu akımın bildirgesi olmuştur. Bir yıl sonraki büyük Stockholm Sergisi ise Fonksiyonalizmin Finlandiya’daki zaferini pekiştiriyordu.
Birçok başka ülkeye oranla Finlandiya’daki değişiklik kesin ve hızlı olmuştur. Bu okulun öteki simaları olan Erkki Huttunen, Helsinki Olimpiyat Stadyumunun mimarları olan Yrjö Lindegren (1900-52) ile Toivo Jantti (d. 1900) ile pek çok Finli mimarın ilk yeni çalışmaları büyük bir olgunluk gösterirler. Aalto’nun Palmio’daki sanatoryumu (1929-33) ve Viipuri’deki Kütüphanesi (1927-35) ise modern mimarinin klasikleşmiş başyapıtları arasında yer alırlar. Paimlo Sanatoryumu ileri anlayıştaki planı ve yeni malzemelerin (cam ve betonarme) ustaca kullanılmasıyla modern mimarinin kilittaşlarından biri olmuştur.
Finlandiya’daki bu “beyaz fonksiyonalizm”, uluslararası karakterine rağmen bireyselciliği ortadan kaldırmayacaktır.
Belli bir sağlamlık gerilimi bu dönem ürünlerinin pek çoğunda karakteristiktir, ve bunlara gerçek anıtsallık anlatımı verir.
1930’lar, Finlandiya mimarisinde bu denli tekdüze olduğu halde, bu dönem içinde yeni düşünceler gelişmiş ve çok farklı sanatsal anlatımlar ortaya çıkmıştır.
Dönemin karakteristik rasyonalist ve önfonksiyonalist eğilimleri daha çok, ticari- idari binalarda (örneğin Stockmann mağazası, Helsinki 1930) görülür.

Aalto’nun ilk çalışmalarının çoğu, mimari proje yarışmalarının ürünüdür. Bu çalışmalardan biri de Paimio’daki Tüberküloz Sanatoryumu (1929-33) olup, bu yapı, ileri anlayıştaki planı ve yeni malzemelerin ustaca kullanılmasıyla (cam ve betonarme) modern mimarinin atlama taşlarından biri olmuştur. Paimio Kliniğinin bütün mobilyası da Aalto tarafından çizilmiştir.


Paimio Sanatoryumunun bitişi ile 2. Dünya Savaşı arasındaki dönem Aalto’nun endüstri yapıları dönemidir. Doğu Baltık kıyılarında bulunan Sunila’daki Selüloz fabrikası (1936-39) ile burada çalışanlar için yaptığı çam ormanları ile kuşatılmış konutlar bu dönemin ürünleridir.

Ünü bu dönemde Finlandiya dışına taşan Aalto, değişik bir tasarım gücü ortaya koymuştur. Baltık’ın doğu kıyısında bulunan Sunila’daki Selüloz Fabrikası (1936-39) ve Kauttua’daki evi (1938-40) mimarinin doğaya uyarlanmasının denemeleridir. Serbest biçimler ve yapı gereçlerinin (özellikle ahşabın) dikkatli kullanılışı Aalto’nun yapıtını başlangıçtan itibaren belirler. (Örnek: New York Dünya Fuarındaki (1939) Fin Pavyonu). Fonksiyonalizmin aşırı sadeliğinden serbest anlatıma geçiş 1930’ların sonuna doğru gelişirken, 1940’lar, Fonksiyonalizmin ciddiyetine karşı bir tepkiyi de beraberinde getirir.
Yeni eğilimler, örneğin Hilding Ekelund ile Martti Valikangas’ın projelendirdikleri Helsinki Olimpiyat Köyü’nde (1940) görülür. Olimpiyat Köyü, fonksiyonel biçimler karşısında klübün gerileyişini vurgular.
Savaş sırasında yapım etkinliği çok sınırlandığı için, sanatsal sonuçları da son derece mütevazi olmuştur. 1940’ların sonuna doğru, kısa bir süre için yeniden güçlü bir romantizm tırmanışı görülür. Bu romantik tepki, dermeci ve süslemeci motiflere sığınmış, böylece yeni mimarinin ana karakteri yine iyiden iyiye kaybolma yoluna girmiştir.
1950’lerde ise uluslararası fonksiyonalizme uygun olarak daha rasyonalist doğrultuda bir yöneliş Fin Mimarlığına egemen olur.
Bu yıllar, rasyonalizm ve konstrüktivizm bayrağı altında bir kez daha yeni bir etkinliğin ortaya çıkmasına sahne olurlar. Amerikan etkileri Aarne Ervi ve Viljo Hevell’in çalışmalarında açıkça göze çarpar. Revell’in atelyesi, bugünün pek çok öncü Fin mimarının yetiştiği, rasyonalist okulun bir çeşit merkezi olmuştur.
Hanko’daki parlak ve basit Kudeneule Fabrikası (1955) Revell’in en tipik tasarımı olarak görülür. Kendisi, sonraları, Toronto Belediye Sarayı yarışmasını kazanan ekibin başı olarak büyük ün kazanacaktır. 1950’ler bu denli rasyonalist olduğu halde, 1930’larda başlayan gidiş hala devam etmekteydi. Fin mimarisinin ağır, kuvvetli biçimleri, Uluslararası Üslubun (Enternasyonal Stil) kesin pürizminden hayli farklıdır: malzemenin araştırılması ve doğal çevreye uyarlama kuralı “değişmez” kalmıştır. Hatta Kaija ve Heikki Siren’in Otaniemi’deki kiliseciği (şapeli) (1957) gibi kimi pürist örneklerde, “insani” olarak nitelendirdiğimiz sıcaklık, bu sayede korunmuştur.
Bu özellikler Alvar Aalto’nun yapılarında çok iyi ortaya çıkarlar. Aalto’nun mimarisi, organik malzemeleri, çevredeki arazi parçasına uyumu ve her tür dogmadan kaçış ile yeni mimarideki önemli bir değişikliği vurgular. Yapılarında görülen, doğa ile bağdaşma kendisini sınırlamaz. İlkin serbest biçimleri reddettiği halde, tasarımları, dikdörtgenliklerine rağmen plastik bir birlik beraberlik getirirler. Aalto sonraları, yeniden serbest biçimlere yönelir ve bunları içeriden, kütleye yansıtır: (Helsinki Kültür Enstitüsü 1955-58; Imatra yakınındaki Vuoksenniska Kilisesi (1956-58). Paleti, her zaman olduğu gibi genellikle doğal malzemelerden oluşurken biraz daha zenginleşmiştir. Ahşabın dışında artık çıplak tuğla, bakır, seramik ve mermer kullanır.
Aalto bir mimarlar okulu kurmamıştır; ancak kendisinin, yeteneği ile yeni yönler göstermesi ve mimari kalitenin ölçütü olarak kullanılması sayesinde Fin mimarisi üzerindeki etkisi olağanüstü derecede büyüktür.


Politeknik Enstitüsü (Bugün, Teknik Üniversite). Alvar Aalto. Otaniemi, Espoo,
1955 – 64. Ana Oditoryum’dan kesit ve görünüşler. Espoo’nun kırsal kesiminde yer alan Politeknik binaları, ana malzemesi kırmızı tuğla ile sıcak bir görünüme sahiptir. Tuğla gibi geleneksel bir malzemeye modern çağda modern bir anlatım kazandıran mimar, A. Aalto’dur. Özellikle Espoo Teknik Üniversite Kampusundaki uygulamaları Aalto’nun ustalığını açıkça ortaya koymaktadır.

Lindegren (Olimpiyat Stadyumu ek binaları, 1952) ve Aulis Blomstedt, dönemin önemli mimarları arasında sayılırlar. Blomstedt’in az sayıda olan daha mütevazi çalışmaları, kendisini verdiği özel araştırmalar sonucunda bulduğu oranlarının dikkate değer sağlamlığı ile önemli bir etki yaratmışlardır.
1950’lerin sonuna doğru Dünyada oluşan yeni gelişmeler de Finlandiya’ya ulaşmakta gecikmemiştir. Serbest kabuk örtü biçimleri az ya da çok tasarım sahnesinde kalmıştır.
Modern Fin mimarisinin en önemli yapıtları arasında çeşitli okullar ve enstitü binaları yer alırlar. Bunların arasında Woldernar Baeckman ve Hugo Harmia’nın Helsinki İktisat Okulu (Helsinki, 1950); Aarne Ervi’nin Helsinki Üniversitesi’ndeki Portharıla Binası (1952-56); Baeckman’ın Abo Akademisi Kitaplığı (1957); Ervi’nin Turku Üniversitesi (1951-58); Aalto’nun Jyvaskyla Üniversitesi (1953 – 57); Toivo Korhonen’in Tampere Üniversitesi (1960); Reima Pietila’nın Dipoli Teknik Öğrenci Birliği binası (Espoo, 196), sayılabilir. Savaş sonrasının dikkate değer kültüryapıları arasında ise Kaija ve Heikki Siren çiftinin Lahti Konser Salonu (1954) ve Ulusal Tiyatro’nun küçük sahnesi (Helsinki, 1954); Aalto’nun Kültür Evi (Helsinki, 1955-58) ve Finlandiya Hall (Helsinki, 1971); Timo Pentilla’nın Helsinki Kent Tiyatrosu (1967); Ervi’nin Töölü Kitaplığı (Helsinki, 1970); Helmer Stenros’un Turku ve Kuopio Kent Tiyatroları: Marjatta ve Martti Jaatinen’in Oulu Kent Tiyatroları ve Aalto’nun Lappia Hall’ü (Rovaniemi, 1976) yer alır.
Modern kilise mimarisinin gelişmesi ise 1930’larda fonksiyonalist dönemle birlikte başlar ve savaştan sonra sürüp gider. Kaija ve Heikki Siren’in Otaniemi Öğrenci Köyü kiliseciği (şapeli) (Espoo, 1957); Keijo Petaja’nın Lauttasaari Kilisesi (Helsinki, 1958); Timo ve Tuomo Suomalainen kardeşlerin Taivallahti yeraltı kilisesi (Helsinki, 1970); Aalto’nun Seinajoki Kilisesi (1952-58) ve Vuoksenniska Kilisesi (1956-58); Aarno Ruusuvuori ‘nın Hyvinkaa Kilisesi (1961); Kaija ve Heikki Slren’in Orivesi Kilisesi (1961) ve Pietila’nın Kaleva Kilisesi (Tampere, 1966) bu dönemin önemli dinsel yapılarıdır.
Fin mimarisi, konut alanında da önemli gelişmeler göstermiştir. Dizi evler, terasevler, apartman blokları ve toplu konutlar ile Finlandiya, modern konut mimarisinin önde gelen ülkelerinden biri olmuştur. Kent planlamasının hızlı gelişmesi, mimarinin 1950 ve 60’lardaki yükselişinin bir parçasıdır. Kent merkezi planları bu dönemin en ilginç örnekleridir. Bunların içlnde en önemlisi Alvar Aalto’nun Rovaniemi kenti planlaması, Imatra nazım planı ve Helsinki merkezi planıdır. Yapı malzemesi endüstrisi alanındaki gelişmeler örneğin prefabrike yapım birimleri kullanılması ve standartlaşma, savaştan sonraki konut mimarisini geniş ölçüde etkilemiştir. Amaç daima, bütünleşmiş bir ortamın yaratılması olmuştur. Tapiola bahçekenti bu çalışmaların ünlü örneklerinden biridir.


Dipoli Öğrenci Merkezi, Reima Pietila ve Raili Paatelainen, Otaniemi, Espoo, 1966. Plan ve Girişten görünüş.
Dipoli Öğrenci Merkezi, genel çizgileriyle son derecede rasyonel karakterdeki Finlandiya Mimarisinde irrasyonel tutumla ele alınmış yapıların en dikkat çekici olanıdır.
Pietila’nın deyişiyle “Dipoli’yi tam ve bitmiş bir yapıt olarak değil de, daha çok bir deneme, bir eğilim, belirtisel (semptomatik) bir şey gibi düşününüz.”


“Finlandia Hall” Helsinki’de yapılmış bir konser ve kongre merkezi olup, Aalto tarafından projelendirilmiş ve 1971’de tamamlanmıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa devletlerinin başları. 1975 yılında ünlü Helsinki Toplantısı’nda (Avrupa Güvenliği ve İşbirliği Konferansı) bu binada bir araya gelmişlerdir. Koydan bakıldığında geri planda Ulusal Müzenin kulesi ile Parlamento binası görülür. Finlandia Hall, Aalto’nun 1964’te tasarladığı Helsinki Merkezi Projesinin bir parçasıdır. Maket fotoğrafı, Finladia Hall dışında kalan yapıları henüz gerçekleştirilmemiş olan bu merkezi göstermektedir.


Taivallahti (Tempelliaukio) Kilisesi. Timo ve Tuomo Suomalalnen, Helsinki 1969.
Günümüz dinsel mimarisinin en iyi örneklerinden biri olan kilise, kayaların içine oyularak yapılmış olup, ana malzeme olarak, ünlü Fin graniti, çıplak beton, bakır ve ahşap kullanılmıştır.
Tempelliaukio Alanında bir kilise yapılması için 1932 yılında açılan yarışmanın sonucu tatmin edici bulunmadığından, yarışma 1936’da yinelenmiştir. Bu ikinci yarışmada 3.’cü ödülü kazanan J. S. Siren’in önerisine uygun, katedral tarzında bir kilisenin yapım çalışmalarına 1939’da başlanmışsa da, savaş nedeniyle çalışmalar durdurulmuştur. Sonuçta, 1961 yılında yeniden açılan yarışmayı bugünkü yapının mimarları Suomalainen kardeşler “Taş Kilise” önerileriyle kazanmışlardır.Yapım bir buçuk yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiştir.
Finlilerin “Finlandiya’da Aalto’dan başka mimarlar da vardır” derken gösterdikleri örneklerden biri, hatta başta geleni olan kilise, bugün Helsinki’yi ziyaret eden herkesin uğrağı durumundadır.


Büro Binası. Alvar Aalto, Helsinki.
Limanda bulunan Büro Binası, Aalto’nun 1953’te başlayan “ikinci beyaz dönemi”nin son ürünlerinden biridir. Yapının cephesi, Finlandia Hall’deki gibi, beyaz mermerlerle kaplı.
Limandan ve karşı kıyıdan bakıldığında yapı, arkasındaki Rus Kilisesini örtüyor. Burada, Aalto’nun, öteki yapılarındaki gibi doğaya, çevreye ve dış mekana uyduğunu söylemek pek güç.
Aalto’nun büro binasında olduğu gibi, Finlandiya’nın modern yapılarının pek çoğunda “cam”ın önemli bir yer tuttuğu bir eleştiri konusu olarak öne sürülebilir. Ancak, bu binaların tümünün Kuzey cephelerinde üç, öteki cephelerinde çift cam bulunduğu göz önünde tutulursa bu eleştiri -kanımızca- geçersiz olur.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
– A Visual History of Twentieth – Century Architecture, Denis Sharp.
– Finnische Architecture, Asko Salokorpi.
– Encyclopaedia of Modern Architecture.
– Architecture d’Aujourd’hul, Sayı: 134 -135.
– Finland – Facts and Figures – Otava Publishing Co. Helsinki, 1976.
– Facts about Finland – Otava Publishing Co. Helsinki, 1979.
– Finlandiya Büyükelçiliği Fotoğraf Arşivi.