Mimarlık Dili Üzerine Kaynak : 01.11.1976 - Yapı Dergisi - 21 | Yazdır

Mimarlık dilinden ne anladığımızı önce kısaca belirtelim. Mimarlık dili, mimarın öğrenimi ve mesleki uygulaması sırasında kullandığı dildir. Daha fantezist bir yaklaşımla “mimarın dili çizgisidir” diyenler çıkabilir. Gerçekten de mimar, çizgisiyle pek çok şeyi kolayca anlatabilir. Ancak bu dil yalnızca yazılı, daha doğrusu çizili dil olur; konuşma dili eksik kalır.
Mimarlık terimlerini kapsayan yabancı sözlüklerin pek çoğunda mimarlık dili bu kadar geniş kapsamlı düşünülmemekte, terimlerin seçimine biçimci bir anlayışla yaklaşılmaktadır. Özellikle mimari yaratmaya, biçime değgin terimler sözlük kapsamı içine alınmakta, buna karşılık yapıya, yapı malzemesine, şehir planlamasına vb,
çok az yer verilmektedir. Kanımca bu yaklaşım, mimariyi yalnızca biçimsel yaratma olarak benimseyen 13. yy. yaklaşımıdır. Bunun sonucu olarak da bu türden bütün sözlükler eksik kalmaktadır. Bugün mimarlık, insanoğluna daha rahat yaşanabilir çevreler düzenlemek, hatta yaratmak amacıyla toplumsal, ekonomik, teknolojik, sanatsal etkenlerin kullanılmasını gerektirir. Günümüzde mimarlık, bilimle en çok içiçe olan sanattır. Bu nedenle de bugünün mimarlık dili geçmiş yüzyılların dilinden çok daha ayrımlı, çok daha geniş kapsamlı olacaktır.
Böylece diyebiliriz ki gülçe, gözpencere, kengeryaprağı, sütun, mekan, ne denli mimarlık terimi ise tuğla, kireç, teskere, uydukent, kilit, menteşe, kalas da o denli mimarlık terimidir.

MİMARLIK DİLİNİN GELİŞİMİ
Mimarlık dilinin gelişimine gelince.
Mimarlık dili de her yerde dilin geçtiği şemalardan geçerek gelişmektedir. Mimarlık dilinin dinamizmini, toplumun kullanacağı dilin dinamizminden soyutlamak olanaksızdır.
Mimarlık dili yeni konulara, yeni buluşlara göre gelişecektir: Eski Mısır’da tapınakları ve mezarları; Yunan’da Akropolde yer alan yapıları, dış mimarisiyle beliren tapınakları; Roma’da hamamları, tiyatroları, yengi taklarını, sukemerlerini, köprüleri, kemer ve kubbeli yapım yöntemlerini; Gotik’te katedralleri, düşeyliğe ve iskeletli yapıya yönelişi; Rönesans’ta sarayları; Barok’ta ve daha sonraki dönemlerde, ağırlık kazanan süslemeleri; çağımızda ise modern mimariyi anlatmıştır.
Selçuklularda ve Osmanlıların klasik döneminde ise bu dil kervansarayların, kümbetlerin, camilerin, külliyelerin, çeşmelerin, kapalıçarşıların; teknolojik olarak da kubbenin ve bunlara ilişkin ayrıntıların dili olacaktır.
Her çağ, her toplum ortaya çıkan yeni yapı türlerini ve yapım yöntemlerini anlatacak sözlüğünü yaratmıştır. Zamanla sözcükler kuşaktan kuşağa geçecek, her dilin mimarlık sözlüğü (vokabüleri) giderek gelişecektir.
Son döneme yani teknolojinin önem kazanarak ülkeler arasında hızla yayıldıgı döneme, dil bakımından uluslararası ortak terimlerin yaygınlaşma dönemi diyebiliriz.
Türk mimarlık diline biraz daha yaklaşalım. Anadolu’daki Türk mimarlık dili de Türkçe’yi izler ve ilk dönem, İslamiyet’in benimsenmesinden sonra Arapça ve Farsça’nın etkisi altındaki gelişimi kapsar.
Yazılı kaynaklara göre, büyük kentlerdeki mimarlık dili yine Arapça Farsça karışımı Osmanlıcadır. Örneğin: kils (kireç taşı), hadid (demir), haccar (taşçı), benna (yapıcı), cassas (sıvacı, badanacı, kireççi) cisr (köprü), cisreyn (Galata ve Unkapanı köprüleri), mutalla (sıvacı). Yakut Türkçesinden gelen karnas bile bu dönemde mukarkarnas haline gelecektir. Anadolu’nun anonim mimarisinde ise Türkçe sözcüklerin ağırlıklarını sürdürdükleri kuşkusuzdur.
20. yüzyılın başlarından itibaren de Batı kökenli sözcükler, yurda hızla giren Batı teknolojisi ve belki de yabancı uzmanlar ile birlikte Türkçe’ye sızıp yerleşeceklerdir. Hutut-i hadidiye’nin yerini şömendöfer alacaktır.. Batı kökenli terimlerin yaygınlaşması dönemine, gelişimin ikinci dönemi olarak bakabiliriz.
Üçüncü dönem, Türkçe’nin yabancı sözcüklerden arındırılması çabalarını kapsayan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından, yani yeni Türk harflerinin yürürlüğe girdiği 1928’den başlayıp günümüze uzanan dönemdir.

Bugünkü mimarlık dili :
a. Arapça, Farsça asıllı Osmanlıca sözcükler (Örneğin: alem, bina, imar, inşaat, kemer, kubbe mimar, mimari, mukavemet, payanda, şehir, türbe),
b. Batı kökenli sözcükler (Örneğin: abajur, balkon, detay, fosseptik, gabari, plan, prefabrike, proje, restorasyon, restitüsyon, strüktür, tiyatro, tribün, vasistas, veranda, vestiyer)
c. Türkçe sözcükler (Örneğin: bini, bingi, dayanak, dayanım, gökdelen, kent, tasar, tüteklik, yapı, yapım)
ile bu üç grubun çeşitli tamlamalarından (örn. vaziyet planı, mimari proje, tafsilat projesi) oluşmaktadır.
Dilin zenginliği soyut ve somut kavramların tam olarak anlatılmasına elverişli sözcüklerin çokluğuna bağlıdır. Meslek dallarında, bu sözcüklerin yaratılmasında, halk, kendi diline daha uygun karşılıklar seçmekte bulmaktadır.
Mimaride de aydınlar, yabancı kaynaklı sözcükleri dile, olduğu gibi aktarırlarken halk adamı zanaatçılar bunlara Türkçenin anlamına daha uygun karşılıklar bulmuşlardır. Örneğin: Marangozluktaki düztaban, farekuyruğu, halk zekasının yarattığı sözcüklerdir. Nişangeç ise, daha ilginç bir örnektir. Ahşabın kenarına paralel çizgi çizmekte kullanılan bu marangozluk aletinin İngilizcedeki karşılığı “marking gauge” marangozluk dilinde Türkçeye nişangeç olarak alınmıştır. “Marking”in karşılığı “nişan” olarak çevrilmiş, “gauge” ise büyük bir olasılıkla, “geçmek” mastarının emir kipini

andırmasından ötürü, okunuşuyla olduğu gibi aktarılmış.Oysaki, aydınlar bu konuda önemli bir tembelliğin içindedirler. Batı kaynaklı, özellikle teknik terimleri dile olduğu gibi almak kendilerine daha kolay bir yol gibi gelmektedir.
Bu nedenle de bütün diller, yabancı sözcüklerin istilasına uğramaktadır. Bu konuda, özellikle Fransızların yakınmalarını sık sık duyuyoruz. Amerikanca’nın Fransız diline gelip yerleşmesini önlemek için çırpınıyorlar. Bu arada, Almanların dillerini nasıl koruduklarına şaşmamak elde değil. Bütün dünya dillerindeki telefon, televizyon, radyo gibi uluslararası sözcüklerin Almanca karşılıkları var (fernspraher, fernseher, rundfunk). Çok hızlı gelişen bir çağın ve teknolojinin ürünlerine adlar bulmanın güçlüğü açıktır. Yeni biçimi, nesneyi yaratan, adını da yaratıp benimsetmektedir. Bu nedenle de Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin Türkçe’den atılması savaşı verilirken Batı kökenli yüzlerce terim Türkçe’ye sızıp yerleşiyor.
Kanımca dilin arındırılması, çalışmaları çok daha bilinçli ve hızlı olmalıdır. Türk Dil Kurumunun, dil çalışmalarını kişilerin amatör çabalarından sıyırarak daha sağlam, daha bilimsel temellere oturtması, sürekli profesyonel kadrolar kurarak dil devrimini hızlandırması gerektiğine inanıyorum.
Bilindiği gibi, TDK.nun çalışmaları 1932’den bu yana sürdürülmektedir. İlk Türkçe Sözlük TDK.ca 1944′ te yayımlanmıştır.
Yabancı kökenli sözcüklere, karşılıkları da bulunmadığı halde, sözlüklerin birçok baskılarında yer verilmemiştir. Bu durumun, dili özleştirmek isterken fakirliğe ittiği açıktır. Ayrıca, yazım (imlâ) kuralları sık sık değişebildiği için kurallara uygun yazı yazmak hemen hemen olanaksız duruma qelmiştir. TDK ‘nun kuruluşundan bu yana geçen 45 yıl içinde kesinlikle oturmuş bir yazım kuralları dizisine kavuşamamış olmak gerçekten üzücüdür.
Kurumun kuruluşta saptanan çalışma amacı
1. Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak,
2. Türk dilini dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe ulaştırmak gibi iki maddede özetleniyordu.
45 yıllık süre içinde yapılanları yadsımak ya da küçümsemek istemiyorum ama yine de yeterli bulmadığımı açıklamama izin veriniz. İnanıyorum ki amaç, dilin zenginliğini ortaya koyacak dil araştırmalarına girişmek, bunların sonucunda dil varlığını derlemektir. Önce tarama çalışmalarıyla, dil varlığının tam olarak saptanması; hangi sözcüklerin dilde kalacağına karar verildikten sonra arama, türetme çalışmalarına girişilmesi gereklidir.
Türkçenin Türkçeleştirilmesi calışmalarının çok hızlı yapılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yoksa, bir elli yıl geçtikten sonra daha nice elli yıllar sürecek arama çalışmalarına “devrim” denilebilir mi?
Uzmanlık dallarına ilişkin sözlük çalışmalarını yıllar boyu büyük bir yavaşlık içinde yürüten Kurum, her yıl şiir, roman, öykü, oyun, çeviri, deneme, eleştiri, gezi, masal ve çocuk yayını dallarında ödül verirken dil araştırmalarına, sözlük çalışmalarına ödül vermeyi hiç düsünmemiştir.
Son yıllarda Kurumca hazırlatılan uzmanlık sözlüklerinin bir bölümünün niteliği ise kuşku vericidir. Örneğin; konumuza giren Güzel Sanatlar Terimleri Sözlüğü. Bu sözlükte yanlış tanımlar, yanlış türetilmiş sözcükler, yazım yanlışları, yanlış yabancı karşılıklar vardır.
Üzülerek belirtelim ki, TDK’nca yayımlanan Sözlük, terim sözlüklerinin eksikliği nedeniyle cılız kalmıştır. Bu durum Türkçenin yeterli olmadığı sanısını haksız olarak yaygınlaştırmaktadır. Oysa dil varlığımızın yeniden derlenmesiyle Türkçenin zenginliği apaçık ortaya çıkacaktır. Mimarlık ve yapı dili için yaptığım araştırmalar sırasında, Türkçenin bilim dili olabilecek zenginliğe sahip olmadığı yolunda ileri sürülen iddiaların ne kadar tutarsız olduğuna bir kez daha inandım.
Burada, ulusal olmaktan uzak bir dil politikasına ulusal olmaktan uzak bir “milli eğitim” politikasına da değinmek istiyorum. Birçok siyasal iktidar, bir yandan “milliyetçiyiz” diye bağırırken öte yandan Türkçe’ye karşı Arapça ve Farsça’nın savunusunu yapmıştır.
Dünyada hiç bir evrimin geri döndürülemeyeceğine inanarak Türkçe’nin evriminin de durdurulamayacağını geri döndürülemeyeceğini belirtebiliriz. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, bu tür engellemeler evrimin devrime dönüşmesini önlemekte ya da en azından yavaşlatmaktadır. TDK’na sitem ederken bu noktanın da göz önünde bulundurulmasının bir haktanırlık olacağına inanıyorum.
Dildeki bu dağınıklıktan ötürü birçok kavramı anlatacak sözcükler bilinmemekte, bilinenlerin birçoğu da mimarlar arasında bir kargaşa yaratacak kadar ayrımlı ve yanlış kullanılmaktadır. Örneğin, “parapet” ile “pencere eteği”, “parapet” ile “denizlik”,”dikme” ile “baba”, “damlalık” ile “yağmurluk”, “lento” ile “hatıl”, “küpeşte” ile “korkuluk”, “payanda” ile “göğüsleme”, “telaro” ile “kasa”, “gusulhane” ile “gasilhane” eşanlamlı sözcükler gibi dilden dile dolaşırken; “lambri” yalnızca ahşap duvar kaplaması sanılmakta; izolasyon izalasyon’a (izale etmek’ten olacak), gardrop gardolap’a dönüşmekte: “sistem detayı” 1/20 düşey kesiti anlatmak için yanlış olarak kullanılmakta.. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Böylece, dil devrimimiz ellinci yılını doldururken, “Türkçe”, “Arapça, Farsça” ve “Batı dilleri adına çoğu kez Fransızca” dan oluşan mimarlık dilimiz üstelik her mimarın ağzında ayrı bir “mimarca”ya dönüşerek yaşamını sürdürmektedir.