Geçmişten Bir Röportaj Kaynak : 01.01.1996 - Yapı Dergisi - 170 | Yazdır

Celal Esad Arseven’e hayranlığım hep artarak sürüp gitmiştir. 1969 güzüydü; Mimarlık Sözlüğü çalışmalarına bir yıl kadar önce başlamıştım. Kaynaklara indikçe karşıma çoğu kez Celal Esad Arseven’in kitapları çıkıyor ve kendisine olan hayranlığım ve saygım giderek artıyordu. Doğrusu, doğum tarihinin 19.cu yüzyılın son çeyreğinin başlangıcına dayandığını bildiğim için, kendisinin hayatta olabileceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Bir gün Bülent Özer’e çalışmalarımdan söz ederken, Arseven’e duyduğum hayranlığı dile getirdim. “Öyleyse gidip kendisini ziyaret edelim” demez mi?
Celal Esad Arseven’in yaşadığını öğrenmem beni en çok sevindiren olaylardan biri olmuştur. Hani, yitirdiğinizi sandığınız bir dostun yaşadığı haberini yıllar sonra etmeniz gibi birşey..
Bir gün öğle sonrası, Bülent Özer, ben ve Önder Küçükerman hep birlikte Kadıköy’e yollandık. O tarihlerde Oda ‘nın dergisi MiMARLIK’ı çıkarıyoruz. Bir taşla iki kuş vuracağız: amacımız, hem ziyaret hem röportaj.
Dereboyu’nda (Kurbağalıdere’de) parkın karşısında, yanlış anımsamıyorsam üç katlı mütevazı bir eski Kadıköy evi.. Kapıyı eşi açtı. Hemen üstadın yanına geçtik. Girişin solundaki odada koltuğunda oturuyor. Çok yaşlı; üzerinde şık bir takım elbise ve kravat var. Belli ki, konukları için özenle giyinmiş. Dudağında bir sigara, çevresinde bir sürü kitap.. Doksan küsur yaşın azizliğiyle gözkapağı kasları artık çalışmadığı için, düşen gözkapaklarını yara bandıyla alnına tutturmuş.
Kendimizi tanıttık. Başladık konuşmaya.. Anlatılacak o kadar çok şeyi var ki, biz sormadan sürekli anlatıyor.. Müthiş birikim hemen sezinleniyor. Daldan dala gençlik yılları ve hep sürekli atılımlar içinde upuzun bir yaşam.. Ressam; müzikle, tiyatroyla uğraşmış, beste yapmış, film çevirmiş; sanat tarihi, mimarlık tarihi, şehircilik hocalığı; bir sürü kitap, milletvekilliği.. Alman oyuncuların rol aldıkları Die Tote Wacht filmi, belki de bir Türk’ün çevirdiği ilk film. Ayrıca, Şaban adlı Almanca bir opera komik yazmış, bu yapıt Viyana’da Volksoper tiyatrosunda ve İstanbul’da Almanca olarak sahnelenmiş. İki de film senaryosu var: birincisi Ölüm Kulesi, ikincisi Semra ve Turgut.
Avrupa’yı, orada yaptıklarını, film ve tiyatro çalışmalarını, düzenlediği sergileri anlatıyordu ki, daha sonra anımsadıkça hepimizi güldüren bir olay oldu. İyi bir öğrenim görmek, gençlik yıllarında Avrupa’da yaşayabilmek, kuşkusuz kolayca ulaşılabilecek bir olanak değildi o dönemde. Merakla, biraz da patavatsız bir şekilde “babanız ne iş yapardı ?” gibisinden bir soru yöneltmiştim kendisine. Yanıtı kısa ve net oldu: “Sadrazamdı”.
O tarihe kadar elime geçirebildiğim kitapları beni büyülemeye fazlasıyla yetmişti. Milli Eğitim Vekaleti’nce fasiküller halinde yayımlanmış Türk Sanatı Tarihi, yine aynı Bakanlıkça ikinci kez basılmış olan kocaman beş ciltlik Sanat Ansiklopedisi, L’Art Turc ve Yeni Mimari adlı kitapları ve nihayet, elden ele geçerek bana ulaştığı için epeyce hırpalanmış 1944 baskılı Fransızca’dan Türkçe’ye Sanat Lugati elimin altındaydı. Mimarlık Sözlüğü çalışmalarım derinleşirken, işin güçlüğünü gördükçe bu kitaplara ve yazarına duyduğum saygı giderek artmıştı.
Şimdi, bir insan ömrüne sığması olanaksız görünen o kitapların yazarının başka alanlardaki hünerlerini dinliyordum : sinema, tiyatro, müzik, resim, hocalık, milletvekilliği… Bence en önemlisi, yazdığı kitaplar.. O an, uzun yaşamanın Celal Esad gibi insanlarla daha çok anlam kazandığını düşünüyordum. Eşi Leman Hanım da zaman zaman söze giriyor ve bazı anımsatmalar yapıyor. Söz, Arseven’in resimlerine gelince Leman Hanım resim kağıtlarına yapılmış suluboya resimleri kucak kucak getirip yanımıza, yere bırakıyor. Mükemmel bir serbest fırça suluboya tekniğiyle yapılmış daha çok, peyzaj türünden resimler.. Kadıköy’den, Moda’dan, Erdek’ten, Tiran’dan..

Leman Hanım, ısrar edip duruyor: “çocuklara birer resim versenize”.. Celal Esad oralı olmadığı için hep duymazlıktan geliyor. Belli ki vermeye kıyamıyor. Ancak ısrar o denli büyük ki, sonunda “birer tane seçin” diyor ve seçtiğimiz resimleri eli titreyerek imzalıyor.
Yaşamımın en büyük ödülünü almış gibiyim. Arseven’in 1965 yılında, doksan yaşındayken yaptığı suluboya “Erdek’te Kahve” resmi, taşındığım bütün evlerin en seçkin duvarlarında yer aldı hep.. Bugün de öyle.
Nasıl bu kadar çok yazabildiğini, üretebildiğini, işin sırrını yakalamaya çalışıyorum. Sözlerinde ne övünme var, ne abartı.
Önce, hala kullandığı, günlük çalışma saatlerine bölünmüş takvimini, sonra da zarflarını, fişlerini gösteriyor. Eline geçen belgeleri, notları konulara göre ayrılmış büyük boy zarflarda biriktiriyor. Zarflar doldukça, konu olgunlaşıp yazılabilir hale geliyormuş. Söylediğine göre, iş bu denli basitmiş..
Büyük güçlükle edinebildiğim Fransızca’dan Türkçe’ye Sanat Lugati’nden bir miktar kenarda duruyor. Elimdeki çok hırpalanmış olduğu için bir tane istiyorum. Bu kez cömertçe veriyor. O an fark ediyorum ki, kitaplar numaralanmış olarak yalnızca 1000 adet basılmış. Yeni kitabımın numarası 0113. Kitap hâlâ elimde; o an imzalatmamış olduğuma şimdi çok hayıflanıyorum.
Eylül ayındaki bu ziyaretin hemen ardından, askere gitmek için MİMARLIK Dergisi’ndeki Yazı işleri Müdürlüğü görevimden ayrılırken, hazırlığına giderayak katıldığım Ekim 1969 sayısında, Bülent Özer’in kaleme aldığı bir yazı o gün çekilen fotoğraflarla birlikte yayımlandı. Aynı sayıda Doğan Kuban’ın Celal Esad’ı anlatan bir yazısı ile, kapakta Celal Esad’ın bir portresi yer alıyordu. Özer’in yazısı bir röportaj niteliğinde değil; ziyaretimize pek değinmiyor, sonuç bölümünde, Celal Esad gibi bir “kültür kahramanı” dururken, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Prof. Clemenz Holzmeister’e fahri doktorluk vermesini eleştiriyor. Doğan Kuban ise şöyle diyor: “Arseven’in yorulmak bilmez bir ‘vulgarisateur’ olarak Türk Sanatının tanıtılmasında büyük hizmeti olmuştur.. ”
“.. Karşılaştırmalar yapmak için topladığı veriler bugün bile bu alanda çalışanların istifade edecekleri zenginliktedir. Kendisinden sonra gelen genç sanat tarihçileri daha bilimsel bir görüş içinde yetişmişlerdir. Ama bilgi ve değerlendirmelerini toplum katına indirmek için Arseven’in gösterdiği çabayı henüz göstermemişlerdir.”
Mimarlar Odası’nın dergisi MİMARLIK’ın bu yayını işe yaramış olacak ki, uzunca bir süreden beri köşesinde unutulmuş olan Celal Esad Arseven, sonunda anımsandı ve kendisine 1971 ‘deki son yolculuğundan kısa bir süre önce bir ödül verildi. Evinde yapılan törene katılan kişilerden hiçbiri bu ödülün niteliğini önemsemiyor. Dönemin Kültür Bakanı Talat Halman da törene katıldığı için, Kültür Bakanlığı ödülü olarak anımsayanlar da var, İTÜ öğretim üyeleri katıldıkları için onursal doktora diyenler de .. Ancak bütün soruşturmalarımıza karşın İTÜ Senatosu’ndan, Celal Esad Arseven’e onursal doktora verilip verilmediğini bize söyleyemediler.
1996 yılı, Celal Esad Arseven’in doğumunun 120. ci, bu dünyadan ayrılışının da 25. ci yıldönümüdür (1). Yılın ilk sayısında kendisini gecikmiş bir röportajla bir kez daha anmayı ve belleksiz toplumumuza anımsatmayı kutsal bir görev sayıyorum.
Ola ki, hayatta olup mimarlık mesleğine katkılarından dolayı ödüle layık olanları unutan Mimarlar Odası, bu yıl Arseven’e sahip çıkmayı, belki özel bir hizmet ödülüyle anısını tazelemeyi düşünebilir.

(1) Doğum tarihi kimi kaynaklara göre 1876, kimilerine göre de 1875’tir.